Matrak: TBMM’nin kütüphanesinde var bu kitap. “Vahşetin Sancısı”nda sanıyorum Maraş Katliamı’nın, bir ihtimal kurgusal bir kırımın dehşeti anlatılıyor, başbakanın dandik açıklamaları eleştiriliyor, Müslümanlığı kurtarmak için harekete geçen kitlelerin canilikleriyle dolu öykü. Ferit’in iç monoloğuyla başlıyor, otobüse binişinden kurşunlanana kadar Ferit’in hissettikleri düş âleminden sızıp hastanedeki yatağına ulaşıyor, sonlara doğru öğrendiğimize göre ziyarete gelmiş oralara, yakınlarının gazıyla yola koyulmuş, elinde saban. Olanları görünce içini sıkıntı basmış, durmalarını söylemiş yanındakilere, sağlam sopa yedikten sonra bir de kurşun. Monoloğunda otobüse bindiğini söylüyor, sıkıntılı, mutsuz insanlarıyla sıradan bir otobüs kalabalığın arasına dalınca şoförden durmasını istiyor Ferit, sonra etrafındakilerce linç ediliyor. Sayıklıyor, haykırıyor yatağında, Oya her şeyin farkında, diğer hemşirelerin istediği gibi görmezden gelemiyor olup biteni. Ferit anlatsa her şeyi, bakışlarını kaçırmasa bir, kabuslardan kurtulacak ama sessiz, Oya kadar yürekli olmaması dert, vahşet çağrısına kapıldığını itiraf etmek için zamana ihtiyacı var. Bir ay geçmiş, er geç birilerinin kendisini hatırlayacağını düşünüyor, babasını, anasını, çocuğunu kaybedenlerden biri, Ferit yarı yolda vazgeçip canilerce ölümün eşiğine atılmış olsa bile. Katil değil ama hamile kadını öldürdükten sonra kadının karnını yarıp bebeği de bıçaklayanlarla yan yanaydı, suçluluğu geçmeyecek. Uç sahneler var deminki gibi, ara sıra ortaya çıkıyor, hastaneye getirilenlerden biliniyor zaten. O kadarı dışarıya sızmasa da koca şehir yollarda yatan cesetleri, işkence gören insanları biliyor, Oya’nın kabullenemediği bu bilme hali. Doktor alışması gerektiğini söyleyince tiradı patlatıyor, asla alışmayacak, gerçi öyküyü de paramparça edip bir kenara atıyor tiradıyla da maksadı anlıyoruz, Çakmak yaşanan dehşetten sahneler sunmak istiyor döke saça. Doktor doğadaki dengeden bahsedince, eh, kırımlara rastlanıp rastlanmadığını soruyor Oya, hayvanlar birbirlerine yapıyorlar mı o kadarını? Oradaki insanlarsa hastaneyi basmaya, ardından yakmaya kalkmışlar, zar zor durdurulana kadar neler neler. İkinci aşamada Ferit’in amcası çıkıyor piyasaya, yargılama sırasında oğlunun ismini vermemesini istiyor Ferit’ten, yalvarıyor, Tanrı’nın işi olduğunu söylüyor her şeyin. Ferit’in cevabı: “‘Doğru ya, nasıl da unuttum! ‘Müslüman Türkiye’ydi değil mi?.. Bunca yıl iç içe yaşadığınız, onlardan kızınızı, oğlunuzu esirgemediğiniz insanlar sizden değildi… Amca bunları bir yana bırakalım. Ne içindi vahşetiniz?.. Neye hizmet ediyordu?.. Suskun kalmamalısın… Sahi, sen de var mıydın içlerinde?’” (s. 67) “Komünistler gelecek” diye fişteklenen güruh mallarını kurtarmak için silahlarını kuşanıp insan avına çıkmıştır basbayağı, dini kurtarmak adına yeni gelinlere tecavüz edilmiştir. Anlatacaktır Ferit, başka türlü yaşayamaz ki anlattıktan sonra da hafiflemez içi, Oya’dan kimseye söylememesini ister son nefesinde. Oya söz verir de affedebilecek midir Ferit’i, hastaneye getirilen adamın bileklerindeki yaraların sebebini öğrendiği gibi benzer pek çok hikâye dinleyecektir: doktorun açıkladığına göre akıl hastasıdır adam, eline aldığı taşla dükkânların camlarını indirmiştir. Basit: eşini, yavrularını o dükkânların sahiplerinin öldürdüğünü haykırarak saldırdığından akıl hastası değildir Oya’ya göre, acıyla doludur, doktorların olaylar karşısındaki tutumlarını da görüyoruz bir yandan. Yüksek sesine rağmen kitaptaki en iyi öyküdür herhalde, devleti sağlam bir silkeler, askerinden doktoruna eleştirmediği öge kalmaz. Çakmak’ın öykülerindeki toplumcu gerçekçilik slogandan alır gücünü ne yazık ki, öyle olmasa öykü özendirme ödülünden daha fazlasına talip olurdu. Gülderen Bilgili’nin Bir Gece Yolculuğu adlı kitabı kazanmış esas ödülü, iyi öyküler vardı o kitapta da. Diğer bir öykü ödülünü de Mustafa Hakkı’nın Mayınlarda nam metni kazanmış, okumak farz oldu. Neyse, Çakmak’ın başka kitabı var mı diye baktım, bulamadım, tek kitapla yetinmiş. Kimdir diye araştırdım, bir sürü Figen Çakmak çıktı, arka kapaktaki genç kadına benzemiyordu hiçbiri. Yine arka kapakta şöyle bir değerlendirmesi var Sami Karaören’in: “Dil-Tarih’te son sınıfa değin tiyatro eğitimi de gören genç yazarın bu öykülerinin yazınımıza katkısı olduğuna inanıyoruz.” Keşke daha fazla katkısı olsaymış, arızalarına rağmen iyi bir başlangıç çünkü. “Aranan Bir Sıcaklıktı” ne hüzünlü, sert öykü, Ayşe’nin kalp acısı. Kamyon arkası yazılarından, “Bir Deli Sevda”dan, “Rüzgâr gibi geçti”den hiçbir anlam çıkarmaz Ayşe, köyün yakınındaki şoseden geçen araçlar çocukken kime ne anlam ifade edecek. Yıllar sonra anlaşılır şarkılar gibi, zamanında dinlenmediğinde armonisine kapılır insan da on yıl, yirmi yıl sonra sözlerinin bir anda yaşamına hücum ettiğini hisseder, öyle bir şey. İki örük saç, al al yanaklar, yoksulluk, Ayşe bunlar. Birini sever, harmanda veya çeşme başında görmüştür, vermezler çünkü iyi para getirecektir on üçünde. Kendini öldüreceğini, kuyuya atacağını söyler ama fayda etmez, dövüp söverler de tıkarlar zindan gibi eve, kısmeti bulunasıya. Sevdiği önce kasabaya, ardından şehre gider, sevdası eskidiğinden belki, umutsuzluktan. Anası babası rahatlar Ayşe’nin, kızları kaçmaya da kalkmaz, odada bir başına oturur. Bir şey olmuştur, sesi soluğu çıkmaz, yemek yemeyi bile unutur bazı, anası korkmaya başladığında çok geçtir artık, çığlık çığlığa uyanmalar başlamıştır. İç monolog, burada lazım değildi, Ayşe’nin ne düşündüğünü görürüz ama görmemiş gibi devam edebilirim, Ayşe’yi kıskıvrak bağlayıp götürürler akıl hastanesine. Öğretmen, muhtar, hepsi bir yerinden tutup atmıştır başka bir zindana, iyice delirtirler kızı böylece. Yine sessiz ama oda arkadaşını çok sever Ayşe, onunla konuşur, derdini anlattığında yıllardır unuttuğu gözyaşları akmaya başlar. Tamamen delirmemiştir, çok kederlidir sadece, bazılarına göre delilik. Arkadaşının ölmek istediğini söylemesiyle bir eşiği daha aşar, evet, öldürebilir arkadaşını, memnuniyetle. Alt kattaki Nergis işte, ölmek istediğini durmadan söyler de kaybolur bir gün ortadan, onun gibi olsa? “Ayşe, gece yarısı, arkadaşını uyandırmamaya özen göstererek usulca kalktı yatağından. Önceden tuvaletin penceresinden kırarak aldığı cam parçasıyla kesiverdi arkadaşının boğazını. Ayşe’nin diri gücüne arkadaşının çırpınışları kâr etmedi.” (s. 11) Sorguya alırlar, o siyahlar giyen adamlar düşürmüşlerdir öldürdüğü arkadaşını oraya, eziyet edenler onlardır, sanık sandalyesinden fırlayıp adamlara saldırır Ayşe de jandarmalar zor tutarlar, doktorun yaptığı iğneyle sakinleşir. Kapatırlar bir odaya, sakinleştiriciyi yüklerler, daha beteri gelir ardından: adamın biri korkmamasını söyler odaya süzülünce, üstündekileri çıkarmaya başlar da Ayşe kendindedir, adamı bütün gücüyle itip ortalığı ayağa kaldırınca kurtulur. Arkadaşının sıcaklığını aramaktadır artık, elinde bir o kalmıştır, geçmişi silinmiştir tamamen. “Seviciydi. Tüm yaşamı gibi seviciliği de ayrıydı öbür insanlardan. Aradığını bulamayan, istediğini elde edemeyen çocukların hırçınlığıyla hırpalıyordu kadınları.” (s. 14) Şikayet üzerine şikayet, birileri gelip götürür Ayşe’yi, kimse sormaz, “Rüzgâr gibi geçti” bir yaşam böylece. Son bir paragraf: dosyayı kapattığını söyler biri, belki ortadan kaldırılacak bir dosya, bir varmış bir yokmuş Ayşe. Diğeri olayların gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorar, ilki sevk kâğıdını kendisinin de onayladığını söyler.
Kısacık bir kitap, beş öykü. Kadınların devlet elinden, aileden çektikleri ağırlıklı. Çok sevdiği eşini öldürmüştür devlet, karakter çocuğunu düşünmeden kapatır kendini, bütün çabalara rağmen dışarı çıkmaz. Başka bir öyküde erkek evlat doğurması beklenen gelin zar zor hastaneye yetiştirilir, kaynanasına kalsa o kadar şımartmaya gerek yoktur. Neler ya, son bir alıntıyla bitireyim: “Gülüyoruz dolu dolu… Gülüyoruz gözlerimizden yaş gelircesine… Gülüyoruz ağlamak isterken… Bir tepkidir… bir acıdır gülüşümüz. Gülmediğimiz ne var ki? Acı olur güleriz.” (s. 15)











Cevap yaz