Çoğun slogana indirger öykülerini, yaklaşan şafağın haberini veren, sömürüye karşı başkaldıran ve ezilmesine rağmen yılmayan işçinin direnciyle noktayı koyar İlkin, öykülerinin niteliğini düşürür ama isteği başkadır zaten, estetik değeri sosyalizmin öyküdeki tezahüründe bulur. Sistemleştirmiştir de, girişteki yazısında edebiyat anlayışını açıklar. Arka kapakta da onun dokunuşları var sanırım. Başlı başına slogan: “Metin İlkin, bu öykülerinde kavram olarak sosyalizmi ve fenomen olarak ülke sosyalizmlerini irdeliyor. Öykücülüğümüzde yeni bir ileri adım. Dünya öykücülüğünden söz sahibiyiz. Hem bu kitapta işlenen konular yalnız ülkemizle sınırlı değil; Eski Yunan, Roma, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, İran toplumsal savaşımları, sosyalist duruşları ve insanal sorunsallarını içkindir.” İdeolojiyi öyküye kakmaca, nasıl olduğunu görmeden “Genç Öykücüye Yanıtlar” nam yazısına bakalım İlkin’in, Marksist teoriyle sanatın fikrince nasıl kesişebileceğini görelim. “Toplumsal yaşamı tutarsız” sanatçıların başarılı olamadıklarını söylüyor İlkin, kastı sanatçının toplumsallığının sanat eserinde mutlaka yer alması gerektiği. Şart ama yeter değil, daha fazlası lazım, “sosyalist gerçekçi sanat” için sağlıklı bir sosyalizm kavrayışı olmalı. Buradan sonra teorik tartışmaya geçiyoruz: Marksçı olmayan, olguya dayanan, pozitif, toplumbilimsel yoldan tanımlanan sosyalizm ilk sosyalist çizgiyken kavrama dayanan, diyalektik, felsefi, Marksçı sosyalistlik ikincisi. Toplumsal olayları soyut toplumsal emekle değerlendirmek, artı değeri toplumsal emeğin uzantısı olarak görmek Marksçılık: bir aksiyoloji, toplumsal olayların ilişkilerini oluşturan bir bilim, epistemoloji, işçi sınıfı eylemlerinin rehberi, ontoloji. Üç alanı birleştirmek İlkin’e göre asıl Marksçılık, nesnel gerçeğin soyutlanıp tekrar somutlaştırılması. “Eski TİP liderleri (Behice Boran, Sadun Aren, Mehmet Ali Aybar) Marksçılığı somut durumların somut çözümlemesi diye yorumluyorlardı. Sosyalist kamuoyunda da yerleşti bu yanlış kavrayış. Yanlış, çünkü bu durumda Marksçılık kavramlara değil, olgulara dayanan bir niteliğe itiliyor ve köken bakımından amprizme, pozitivizme bağlanmış oluyor.” (s. 6) Çevrimin, dönüşümün önemli olduğunu söylüyor İlkin, Locke, Comte, Fransız sosyalizmi, İngiliz ekonomi politiği, hepsi bileşen olarak Marksçılığın parçaları, soyuttan somuta devinimin itici güçleri. Sanata gelelim, İlkin nesnel gerçekliğin sosyalizm açısından soyutlanması olarak görüyor sanatı, nesnel gerçekliğin gözlemlenmesi ve estetik beceriye göre bir kalıba sokmak olarak değil. Lukács’ı gömüyor arada, Lenin-Stalin sosyalizmiyle uzlaşmış hiçbir diyalektikçiye, hiçbir estetikçiye kuşku duymadan bakmamak gerektiğini söylüyor. Masadaki şeyleri belli bir düzen göre koyma belli bir iyileştirme sağlar, reformdur bu, devrim değil, masayı devirip tekrar kurmak gerek. Bir de dil meselesi var, estetik somutlamayı dille yapacağız ve iyi yapacağız, işte o zaman bütünselliği sağlıyoruz, İlkin’e göre “doruk bizi bekliyor”. Manifesto havası iyi, belli bir yordam da sağlıyor, peki uygulama? Teori canavar da pratik sallanıyor, İlkin’in öykülerinde her şey yüksekten, coşkuyla, dank diye geldiği için yüz buruşturabilir sosyalistler, ideolojilerine halel de gelmez zira dil kupkuru, hani oradan bir kıymet çıkacaksa ortaya.
“Umut” ilk öykü, eylemden dönen işçilerin bir anlık bezginliğine değiniyor, umudu nasıl bulacaklarına. Davayı satan kardeşine iyi gözle bakmaz anlatıcı, yine de durumu bildiğinden ses de çıkarmaz: gecekondusunu yeni dikmiştir, oğlu yeni doğmuştur, olay her neyse affedilebilir gibi değildir ama anlaşılabilir gibidir. Olaysız ilk 1 Mayıs, yılı nereden çekip çıkarmalı, 12 Eylül’den sonrası olsa gerek. Kardeş de utanır kendinden bu arada, eyleme eşi Ayşe gitmiş, kendisi çocuk bakmaktadır. Anlatıcı yeğeninin yanına gelir, kulağına fısıldar. Sınıfına, yoldaşlarına kazık atarsa bir, hele atsın, çekeceği var. Adı Umut bu bebeğin, anlatıcı söylediklerinden utanmış mıdır, kestirip atmamak lazımdır belki, kardeşi bile olsa kan kusturmalı ama pişmanlığı görünce affedebilmeli.
“Bir Savaş Molasında”. İşkenceye değil o kez, ısınmaya, mahkumun sorduğu soruyu gayet normalmiş gibi cevaplıyor gardiyan, belki omzunu sıvazlayacaktı işkenceye gitseler. “Nisan ayının başlarıydı ama soğuklar, hele geceleri kış ortası gibi etkiliydi. Biz hücrelerdekiler çömeldiğimiz yerden sabahı zor ediyorduk. Bu hücrelere telefonlu hücreler deniyordu. İçerde oturup ayaklarımızı uzatmamız bile olanaksızdı. Ancak çömelebiliyorduk.” (s. 12) Üç kişi gidiyorlar sobanın yanına, biri öğrenci, diğeri işçi, anlatıcı da az iş yapmıyor açıkçası. Öğrenci teorinin belini kırıyor, davayı söyleve çevirip kafasını ütülüyor memurların, memleketi elbette o kurtaracak. Diğeri başına gelenleri anlatıyor, dinleyenlerin gözleri doluyor resmen. “‘Evet sosyalistim. Sosyalist olmaktan başka çarem yok. Babam öldüğünde ilkokuldaydım. Evde ekmek yoktu. Babamın cenazesini bile zor kaldırdık. Fabrika ölüm parası vermedi. Yalnız içerde işleyiş birkaç gündeliği varmış onu verdiler. O da ancak bir hafta boğazımıza yetti. Sonra ben bir atelyeye çırak girdim. Annem ve kardeşlerim aç kalmadı hiç olmazsa. Ama hep boğaz tokluğuna yaşadık. Okul mokul da kalmadı bu ara. Oysa okumayı çok seviyordum. Aklımın ucunda hep biraz para biriktirip okumaya yeniden başlamak vardı. Oysa para biriktirmek olanaksız, sanki ücretimizi günde kaç ekmek tükettiğimizi hesap edip öyle veriyorlar. Daha iyi olur umuduyla simit satmaya başladım. Ayakkabı boyacılığını da denedim. Hiçbiri çare değildi. Tek çare sosyalistlik kaldı önümde.’” (s. 14) Görev tamamlandı, öykü üzerine düşeni yaptı, nasıl biterse bitsin artık, klasik olarak dışarıdaki yağmura, kara çevrilir kamera, tamamdır.
“Çocukluğumuz” bir abiyle kardeşin boğuşmalarının arasında dünyada neler olduğunu, anneleriyle babalarının ne kavgalara girip çıktıklarını anlamalarıdır. Baba küfreder gazete okurken, anne nöbete gitmek için hazırlanır, çocuklar didişirler ama annenin paparasıyla kendine gelir anlatıcı olan, kardeşini koruyup kollaması gerektiğini düşünür. Anneyle babanın diyaloglarıyla örülmüştür öykü, medyanın grevi nasıl canavarlaştırdığını küfrederek anlatan babaya karşın anne daha soğukkanlı, daha eylemcidir, hiç erinmeden otuz gündür greve gider, nihayet eşi de kaldırır kıçını, gazeteyi bir yana bırakır, birlikte çıkarlar evden. Anlatıcıysa babası gibi küfretmeye başlar, kardeşinin üstü kapalı takdirini kazanır. “İt oğlu itler!” Birileri vardı bu lafı yiyen, çocuk evde haykırır, annesiyle babasının yanından rüzgâra binip gider hakaret, kodamanlara yapışır.
“Bahçelerde Maydanoz” bir aydınlanma, devrim yolunda düştükten sonra kalkabilme öyküsü. Negatif aydınlanma gerçi, tepeden inen balyozun dağıttığı örgütler, yıktığı umutlar sayısız. Dersleri boşladıklarını söylüyor anlatıcı, fakülte bomboş, günler dernekte geçiyor. Avrupa Öğrenci Birliği’nin temsilcileriyle ortak çalışmaları, afişler, boykot ya da miting, hani kapıyı aralamışlar da devrimin kıyısına gelmişler gibi. Geçen haftaki mitingde tutuklanan Osman beş gün içerde kaldıktan sonra salıverilmiş, derneğe geliyor, yüzü gözü biraz dağılmış ama sorun yok, eve dönmeyişinde sorun olduğu için arkadaşlarında kaldığına dair bir yalan kuruyorlar, aileye söylemelik. Yine Erdoğan çıkmış masaların üstüne, millete görev dağıtıyor, herkes işin bir ucundan tutarken kılçığı atıyor Osman, Erdoğan’ın ne yapacağını soruyor. Sus pus ortalık. Gerçeği öğrenmek istediğini söylüyor Osman, maksadı Erdoğan’ı bozmak değil. “‘Bak, ben içerdeyken, bizim gibi uğraş veren ama bizden keskin, vurdulu kırdılı gençler gördüm. Onlara niçin böyle bir yol izlediklerini sordum. ‘İktidarı ele geçirmek için’ dediler. ‘Peki sonra?..’ dedim. ‘Sosyalizm’ dediler. Sosyalizm üzerine bilgiler öğrenmek istedim. Doğru dürüst bir şey söylemediler. Onların aslında bir şey bilmediklerini anladım. İşte o an insanlara soru sormaya karar verdim. Soru sordun mu tafra bitiyor. İşte Erdoğan’ın durumu…’” (s. 25) Eh, anlattığı hikâyenin bağlamıyla Erdoğan’ın edimleri arasındaki ilişki tartışılır, Erdoğan’la bitirim çocukların kıyası da tartışılır ama bir noktaya da parmak basar sonuçta Osman. Kırarlar o parmağı birkaç gün sonra, “bir adım ötede sandıkları” devrim yerine askeri darbe gelir, ortada hiçbir mücadele kalmaz.
Atılan taşla ürken kuş bu kadar, yine okunur öyküler ama Nöbet’tekiler çok daha iyiydi. Denk gelen baksın yine, sosyalist gerçekçilik görsün.











Cevap yaz