Aslı E. Şeran – Öte Yaka Fırtına

Usulca bir şey. “Kanepe”de kanepe, o kadar yumuşak değil, mürdüm eriği renginde. Anlatıcı üzerinde uyursa muhtemelen kaygılı rüyalar göreceğini söylüyor, kenarları sarı kanepe. Esinti hafif, terasın açık kapısından geliyor. “Yazdığımız odada”, kendi evi yok, bir oda var ama geçici, rüzgâr geçici, mürdüm eriği geçici. Sandalyenin üzerinde bozuk bilgisayar, ona dair biraz malumat. Biraz, her şeyden azıcık. Annesi gelmiş bir ara, “Bunun için mi…” demiş, devamı gelmemiş, bırakılan, terk edilen her neyse. Kedili, iki odalı, iki cepheli daire, yuva, geride kalan şeyler. Âşığımızın evinde uyuduk mu, kanepede, soruyor anlatıcı. Açık alanları doldurmak için düşünüyoruz. Düşünmüyoruz da, kendiliğinden hücum ediyor anlam.

“Müjgân’ın Nesi Var?” için bir Müjgân, bir hayat yeterli, neşeyle bunaltı kendiliğinden gelecektir. Sabah uyanınca ilk iş pencereyi sonuna kadar açmak, sonra mutfağa, çay suyu, yalnızlığa iyi gelmesi değil, göz kapaklarına dem sürmekten. Salondaki bitkilere az su, denizliklere az ekmek, kuşlar gelecek. Gündelik işler, rutin, dirilik. Mutfak robotundan geçen ekmekler eşit parçalara bölününce hem Müjgân’a hem kuşlara iyi geliyor, robotlaşmaya mutfaktan başlamak da iyi geliyor, robotlar dünyayı ele geçirecekse başlangıç mutfak. Çöpü atmaya çıkınca alt katında oturan yaşlı kadının çöpünü de alıyor, orasına burasına kayan bakışları da alıyor, esnafın gözü torba değil. Poşetlerle geliyor eve, kediler merakla toplanıyorlar. Hemen her öyküden bir kedi çıkıyor piyasaya, öyküler boyunca uzanan kuyruk. Saksılarda maydanoz, dereotu. Ev yaşamla işi gücü olan birinin evi, belli, pat diye Ada’ya gidecek, yumurtalı sandviçin sanat olduğunu düşünecek birinin. “Müjgân önce martıları, sonra kendini besliyor. Müjgân’a önce çevresini, sonra kendini beslemeyi kim öğretti bilmiyor, o kendini bildi bileli böyle.” (s. 13) Hindistan’a gidecek, para biriktiriyor, pek bir şey yiyip içmiyor. Birikimlerini martılar da yemiyor, uykularını yiyordur, özellikle sabah martıları. Ben kedilerin rızkına göz dikeni, kedileri bir gaga darbesiyle dağıtanları gördüm, Küçükyalı’nın martıları arsız. Kedi maması o, senin maman başka, hadi bunu anlamadın da yerde koşturmak ne oluyor, sen martısın, pıtı pıtı bir yerlere koşar adım yetişir gibisin. Martılara insan muamelesi yapmanın zamanıdır artık, sonra evi boşaltmanın. Tebligat, icra emri, eve sürekli bir şeyler gelir, kapıyı açmaz Müjgân, Uruguay’dan gelen mektubu alır bir, arkadaşı dünyayı gezmektedir. Müjgân sade evi gezmektedir, sokağı, civarı yani, o gün başka şeyler yapmayı kafasına koyduğu için martılar, mahalleli, kim varsa düşünür Müjgân’ın neyi olduğunu, bildikleri Müjgân yoktur karşılarında zira, bir şey yapmak üzere olmanın tedirginliğiyle, kararlılığıyla gezinen biri vardır. İnternetten biletlere bakar en son, Hindistan’a gitmek kaç para? Gidip gitmemesi değil, o boşlukta ne kadardır eşindiği mesele. Değil, yaşamıyla ne yapacağını bilmemesi, bilmesi, bilmeye çalışması. Müjgân. Ne halt edeceğimi bilemediğim, denize boş boş baktığım zamanlardan kardeşim. Şimdi bir öykü kahramanı sadece.

“Memleket”te bir epigraf, bell hooks, en güçlü ataerkil sesin annesinin sesi olduğunu, nihayet karşı çıkmaya başladığını söylüyor, ötesi berisi yok. Öyküde evden kaçan küçük bir çocuğun eylediklerini izliyoruz, aklıma Pıtırcık geliyor. Ailesi bir şeye kızıyordu, annesi miydi, en sevdiği oyuncağı, kumbarasını falan yanına alıp evden kaçıyordu, sokaklarda dolanırken türlü hayal kuruyordu, en sonunda korkup eve dönüyordu yine, annesi yemeğe geç kaldığı için kızıyordu. İradesiyle dönmüştür Pıtırcık, dışarıda ne yapacağını bilememiştir. Buradaysa kız çocuğu, kaldırımda oturuyor, eteği poposuna kadar açılınca etrafına korkuyla bakıyor ama sıcağın alnında kimse yok neyse ki, rahatlıyor. Babalar işe gitmişler, parlak ayakkabılarıyla, kravatlarıyla, gömlekleriyle. Orta sınıf, en klişesinden. Oğlan çocuklarının anlattığı memlekete gidecek, çocuk cenneti, bulmuşlar bir zaman. Gideceğini söylüyor, oğlanlar dalga geçince ağlıyor, en iyi arkadaşı İpek’le birlikte gideceklerini söylüyor ama refüze! İpek’in sesi kırık dökük, artık arkadaş değiller. Zaten özgürlük de alınıyor elinden, çocuğun annesi geliyor, enseden yakalayıp eve sürüklüyor ama öncesinde meydan dayağı atıyor. Bir gün atamayacak, çocuk memleketin bir parçası olduğunda. Küçücüktük, ideal dünya çok yakındaydı. Hâlâ böyle düşünüyorsak o kadar da büyümüş değiliz. Ev olmuşsa bile. Semt olur, işten güçten döneriz, ensemizdeki elden kurtulmuşuzdur. Derin bir nefes alırız, keyifleniriz, eve gelmişizdir.

Belli bir duyguya yönelen öykü, “Fark”, diğer duygularla çakışmalar olmayınca, bir de kıssadan hisseyle bitince kafayı düzlüyor. Kafa düzleyen öykü iyi olmuyor, sonra alengirli hale getirmek için uğraşıyoruz kafayı, neresi bozulmuşsa orayı tamir etmek için iyi öyküler gerekiyor, neyse ki sırada var. Bu öyküde anlatıcı öğle yemeğini almak için her gün aynı yolu yürüdüğünü söylüyor, yine aynı yolu yürüyor, fark buradan çıkmamış. Çimlerin kokusundan çıkmış, renginden, gizlediği patikadan. İçinde ne varsa biçildikten sonra bırakmış artık, hani yürüyüp gidecek anlatıcı, karnı aç olmasa. Kuyruk daha kısa, insanlar daha insan, biriyle birlikte yemek bile yiyecek, beraberce karın doyurmanın saadeti. Eşlikçisi de bir şeylerin farklı olduğunu fark etmiş, şaşırıyorlar, seviniyorlar. Kıssadan hisse: aslında farklı olan hiçbir şey yok, yalnızca başı kaldırıp çevreye bakmışlar, ardından gökyüzüne. Kendine Ait Bir Hayat gibi metinlerden bilinir, yaşamın en derininde bir çiçeğin, kuşun falan, denizin, kısacası insanın bütünleşeceği bir fenomenin izi vardır, insan öyle birleşir dünyayla. Bunlar azalıyor git gide, ormanda yürümek son yıllarda iyice lüks oldu mesela, oysa ne sıradandı.

“Kedi Kara” kitaptaki en iyi öykülerden biridir, Doktor’la kedisinin akıbeti. Sarmal anlatı, ilk bölümde kedinin kediliği, ikinci bölümde Doktor’un bir arkadaşının Doktor’un ölümünden sonra düşündükleri, kediyle ne yapacağını bilip bilememesi. Örgütlü mücadele, anlatıcıyla Doktor yakın arkadaşlar, ne ki Doktor’un kadın kıyafetleri giymesini örgüt affetmiyor, ihraç ediyorlar adamı, kediyi de Doktor’dan ihraç etmiş oluyorlar. Öykünün alt başlığı “Merhaba Canım”, “Arkadaş Z. Özger’den ilhamla ve anısına saygıyla.” dipnotu düşülmüş. “Kedi?” diye not düşmüşüm ben de, kediye ne olduğunu mu merak etmişim, kedinin öyküde ne aradığını mı sormuşum, kedi olmadan öykünün daha iyi duracağını mı ima etmişim artık, bilmiyorum. Bazen böyle notlarla karşılaşıyorum, kim bilir ne söylemek istedim. Elbet ben bileceğim ama o ben nerede kaldı, 21 Ağustos’ta kalmış, beş haftada uçup gitmiş. Çok bile, birkaç günde uçup gider. İlginç de bulmuyorum artık, neyi nasıl kodladığıma dair zaten bir fikrim yok da birkaç gün öncesinden ötesi biçimsizleşiyor, anlayamıyorum günleri. Muzaffer İzgü’nün son röportajlarından birini izledim, ölümle ilgili bir şey soruyorlar, ölmekle ilgili hiçbir sorununun olmadığını söylüyor İzgü, hatta heyecanla bekliyor sanki, ilkbahar yaz sonbahar kış diye dönüp duran yıllardan bıkmış gibi konuşuyor. Onu düşünüyorum, mevsimler önce Arkadaş Z. Özger katledildi, katleden de aynı mevsimlerden geçti, muhtemelen öldü. Bazıları ölmediler, arkadaşları Özger’in yaşamını anlatan belgeselde yer aldılar bir mevsim. Misal bu mevsim yeni başladı, diğer ucunu buradan görebiliyorum, aradaki boşluğun aşağı yukarı nasıl dolacağını da kestirince bu mevsim her mevsim. Artık böyle.

Ayrıntı’nın kısa serisi, “Düşbaz Kısa”. Tavsiye ederim. Şeran’ı takip de ederim, bir sonraki kitabını beklerim, o kadar meraklandırdı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!