Büyük Doğu için tefrika, yeni konsept, aslında Sait Faik’in en derli toplu, desem, derli toplu da biçimce, yani bir karakter anlatılacaksa yine teşebbüs var da araya köpekler, deniz girince hikâyeler raydan çıkıyor ama geri dönüşler var bu kez. Uç mu verdi hikâye, verdiği yere geri dönüyor da esas karakterler anlatacaklarına kapılıyorlar tekrar, anlatıcılar değişse de esas anlatıcı ipleri yine eline alıyor, kontrolü sağlamaya çalışıyor. Bari, diyoruz, bu kez ne hikâyeye girememekten şikayet var, ne başı sonu belirsiz bir anlatı, ki olsun bu tür anlatı, o savrulmanın keyfi! Toplanınca daha mı iyi görünüyor, iyi veya kötü görünmüyor da bölümler arasındaki bağlantılar ortaya çıkıyor işte, bir bu var. Tekniktir, biraz kafa yormacadır çünkü bir karakterle diğer karakterin anlattığı üçüncü karakter, öyle aman aman bir çalka da olmadığından tutarlıdır, bir manzaraya beş kişinin bakmasından mürekkeptir. O kadar kişi bakmaz, Kınalı’nın bir iki insanı hepi topu, birinin mektupları da katılıyor, başkasının anıları derken yaşamları geri sarıyoruz, geriden biraz ileriye gidiyoruz, hareket halindeyiz, Beyoğlu’nun ara sokaklarında bir müddet dolanıyoruz, Hayırsız’ın kıyısındayız, kiliselere girip meyhanelerden çıkıyoruz, Sait Faik’in evreninde dolanıyoruz bittabi. E, daha baştan karıştırıyor ama işleri, anlatıcı yine hikâye avına çıkmış, bulduğu surata yapıştıracak aklındakileri. “Bu uzun bacaklı, karınsız, niyeti kötü bakışlı sarışın adamın hayatına dair bildiklerimi şu veya bu kimseden öğrenmiş değilim dersem inanmayın! Bu adam hakkında söylenenleri buraya yazmasak da olurdu. Dedikodunun kıymetsiz bir şey olduğunu ortaya sürmek de doğru değil… Hiç olmazsa bir zevki vardır, kâfirin! Dedikodu biraz alaminüt fotoğrafa benzer. İcap ederse bu adam üzerine sinmiş dedikodu havasından da söz açabiliriz, korkumuz yok:” (s. 9) İlk paragraftan tongaya düştük, hayırlısı. Yanındaki köpeğiyle birlikte sahildedir bu adam, höt dedi mi oturtur köpeği, “içi rahatsızların yüzlerindeki ifade”yle bakar denize. Anlatıcının tanışı gelir, posta müvezzii, mektup götürdüğü köpekli adamın evinde kendi kendine konuştuğunu işitmiştir, onu anlatır. Evet, Rumca bilir. Hayır, gazoz içmeden hikâyeyi anlatmayacaktır, soğuk olsundur lütfen, tamam, yeterince soğuktur. Şimdi müvezziin gördüğünü anlatsa, bazı şeyleri görecek, bazı şeyleri görmeyecek, karar vermesi lazım. “Söylemeyeceğim ama yine şunları ilaveden kendimi alamıyorum: Belki bu adamla aynı evde beraber yattık. Belki o adam benim, demeyeceğim. Mesela size, ‘Odasında başını kaşıdı’ diye yazsam; ‘Nereden biliyorsun, gördün mü?’ diye bana sorabilirsiniz. Yahut; ‘Sabahleyin uyandığı zaman içinde bir yorgunluk duydu’ desem ne gülünç bir cümle olur! Okuyucu bana ‘Sen o adam mısın? Be herif! Herifin içini nereden biliyorsun?’ diye sorabilir. Haklıdır da… Ben, şu hikâyemin devamınca aynı hataları yapmaya hazırlanıyorum, mazur görün!” (s. 11) Yeterince “hatanın” üsluba dönüşmesinin böyle uygulamalı halini gören var mı, yoksa görsün. İç münasebet kurmuş bir kere anlatıcı, müvezziinin lakırdılarını da kattı mıydı hikâyeye, sağdan soldan başka insanları da çakıverdi miydi tamam, herif bir boy yükselir, sırf köpeğinden, evde bir başına konuşmasından neye döner. Aşk yüzünden öyledir, şehirdeki iki dükkânının başına bir şey gelmiştir belki, hadi köpeğine mi anlattırsa anlatıcı, başlar ama keser hemen, “hikâyesinin fena halde tadı kaçacaktır”. Çöker yanına bir akşam, muhabbete başlarlar da karşıdaki bakkal, Yani Efendi’nin çoluğu çocuğu, bahtiyarlığı daha bir dikkat çekicidir, acaba onu mu anlatsa? İlk öyküden çıkamadık daha, “Havada Bulut”ta eşeleniyorum da ilerleyen bölümler bu girdili çıktılı, mektuplu anılı haliyle yine ilginç, yine Sait Faik’in insanlarıyla dolu ama yazıya çiziye kurguya gerçeğe böyle yüklenildiği görülmez oralarda. Sancı çok şiddetli, her paragraftan fırlıyor: “Bundan öte Yani Efendi’nin hayat hikâyesi de zınk diye duruyor, öteye geçemiyordum. Kabahat bende!.. Biraz yorgunlukla Balzac bir ıtriyatçının hayatını nasıl adım adım kovalamışsa, ben de Yani Efendi’nin evinin içine girip daha birçok bilmediğim yerlerini yazıp kocaman bir roman yapamaz mıydım sanki?” (s. 15) Yeniden köpekli adamın peşine, müvezziiden de hayır yok çünkü adam üç kelime duysa öyle hikâyeler uyduruyor ki insanın aklı almıyor, diyelim ki köpekli adamın adı Ahmet’tir, Katina’nın evinde görülmüştür, gecenin bir vakti sokağa çıkınca Heybeli’nin tur yolunda fenerli bir arabaya kurulmuştur. Bunların tutarlılığı vardır da gerçekçiliği yoktur, o kadar uzaktan bakıp bu kadar yakından bilinmez hiçbir şey, anlatıcı farkındadır ama her şeyin iç içe geçip unutulacağının da farkındadır. Hikâyedir, detayları anlatılanla belirlenir de şart değildir ya belirlenmesi, insan merak ettiğince kurcalayacaktır ötesini berisini. “Ben muharrir olduğumu saklamış değilim. Ayıp değil a, yazı yazmak! Bunu ilan etmekten de hiç hoşlanmazdım. Şimdi sabahları gazinonun bir köşesinde herkesin karşısında yazıyorsan, onun yüzündendir. Eskiden gider, çam altlarında yazardım. Şimdi, oh bir masam var! Önüme kahve geliyor. Önümden kızlar geçiyor. Açıktan açığa yazı yazabiliyorum.” (s. 18) Bunu köpekli adam, Ahmet demişse onun da yazarlığı, öykülere düşkünlüğü vardır. Ki vardır, müvezzii bir gün elinde mektuplarla gelir, Ahmet vermiştir X gazetesine göndermesi için, anlatıcı da bir bok yiyip o zarfı açarak hikâye müsabakasına gönderilen hikâyeyi okumaya başlar. Geçtik başka metne, sörf başladı. “Ay Işığı”, bir zamanlar âşık olduğunu söyleyerek geçmişi kazmaya başlıyor anlatıcı, cümleleri süslü, içli de biraz, bazen araya giren anlatıcı, ilk katmandaki anlatıcı yanındaki müvezzie dönüp yorum yapıyor, bazı yerler çok iyi veya kötü. Maksat nedir, hikâyeyi okumak mı yoksa Ahmet’in hayatına bodoslamadan girmek mi, adam kendi hikâyelerini kronolojik sıra takip etmeden okuduysa –gazeteye yolladığı hikâyesinin okuduğunu öğrenince kızmaz, en azından biri okudu diye diğerlerini de getirir hemen- hepsine bir isim vermek ister anlatıcı –bu işi de üstlenir, zaten kurduğu hayat (Ahmet) ona aittir, istediği gibi değerlendirecektir- ve “Büyük Hulyalar Kuralım!”la “Havada Bulut” arasında kalır. İkincisinde karar kılacaktır.
Yorgi, âşık olduğu kız, Ahmet onun hikâyesiyle başlar. Evde anasıyla radyo dinler Yorgi, sağdan soldan isteyenleri olur ama yüz vermez, “daha hayat görecektir” de anasına söyleyemez. Mutsuzluk gelecek, biraz daha var ama. Çeşmeden su doldurunca kovaya düşmüş bulutu görür, heyecanlanır, anasını çağırır, karşıdaki kömürcü Hıristo da heyecanlanır, koşar gelir, kendi kovasındaki güneşten bahseder. Mahalle öyküsü, Yorgi’nin yaşamına giriş, Ahmet’le karşılaşmasına kadar daha neler okuyacağız. Hemen her öykünün sonunda ilk anlatıcıyla Ahmet’in, köpekli adamın -değişir durur sürekli, ikisi birdir ama ikincisinde bir gizem de var, her hikâyede olduğu gibi- kısa sohbeti yer alıyor. Adam otuz beş yaşında o sıra, Yorgi ergenliğe yeni girmiş, kederden ölmeye beş kala. “‘Birdenbire her şey hoşuma gitmişti. Ama ben onun birdenbire hoşuna gitmemiştim. Ağır ağır hoşuna gider miyim acaba? Buralarını düşünmedim. Düşünmedim, hemen o gece ona âşık oldum. Âşık olup olmadığımı da iyi bilmiyorum. O sıralarda yazmış olduğum şu hikâyemi dinlemek lütfunda bulunursanız…’” (s. 33)
Bulunun yani, Ahmet’in hikâyelerinden sevgililer, ayrılıklar çıkacak, ilk anlatıcı dinleyecek de kitabını derecek.











Cevap yaz