Hakan Akdoğan – Struma: Karanlıkta Bir Ninni

Adam dünyanın işkencesinden sonra ayakta durmaya çalışıyor, yanından araçlar geçiyor, insanlar yürüyor, adamın kaburgalarındaki kırıklar ciğerlerine batıyor, ayak kırık, adam yere yığılıyor. Çiviler, platinler, kurtulacak. Ali Kemal Gündüz’e kim olduğunu soruyorlar hastanede, Aka Deniz’in eski bir arkadaşı, refakatçisi artık. Yıllardır görüşmemişler, anlaşıldığı kadarıyla o kadar yakın da değiller veya zaman içinde kaybolan arkadaşlıklardan onlarınki. Aka’nın özel eşyalarını teslim ediyorlar Ali’ye, ıvır zıvırın arasında parçalanmak üzere olan bir defter var, içindekiler hikâye çizgilerinden birini oluşturacak, Struma‘nın Şile açıklarında bekletildiği zamanlar. Diğer çizgide eski arkadaşların konuşmaları üzerinden 12 Eylül’ün dehşeti. Kurgu iyi, bağı yokmuş gibi görünen iki hikâyenin birleşmesi aceleye getirilmiş olsa da -kurgusal başarıyı bu acelecilik, yüzeysellik, listelemeye sıklıkla başvurma gibi basitlikler düşürecek- biçimin yazı bilir elden çıktığı bariz ki Nü Peride yazarın her metninin gerisinde dikiliyor, referanstır. Mesela bu metin değildir, Akdoğan’ın yavan metinlerinden sayıyorum, formüle oturtulmuş kuruluğun yanında Tahirîlik de var, karakterlerin bilgi bombalarından kaçınamamanın yanında özdeşleşimi engellemeleri metne dert. Sahnelerden ibaret, teknik anlamda iyi yazılmış kötü bir roman. Sahne değişti, anlatıcı değişti, Ali arkadaşının evine gidip bakıyor şöyle bir, hayatı mahvolmuş birinin evi nasılsa öyle, “yağlı”. Aka’nın kitapları dağınık, televizyonda salgın haberleri, Aka’nın yaka silktiren vecizelerinin başladığı an. Medya yığılmış Zaire’ye, onca tatava için harcanan para sağlığa harcansa o kadar insan ölmezmiş, Körfez Savaşı sırasında medya askerleri çekiyormuş da atılan bombalar yüzünden Keşmir’e kara kar yağıyormuş, yerlilerin yalvardığı asıl tanrı göklerde değilmiş, bombaların atılması için düğmeye basmış yeryüzünde, bilmem ne. Sahne değişti, Aka’nın kafatasından alınan parçayı steril tutmak için karnına dikmişler, beyindeki ödemi almak için operasyon. Sahne değişti, bundan sonra da değişecek sürekli, ben doğrusal anlatacağım, Gönül’ün yaptığı yemekleri özlediğinden bahsediyor Aka, sonra Uyanış‘ın ilk cümlesiyle 12 Eylül’ü ilan eden radyo bildirisinin ilk cümlesini uluyor, polisin kolundan tuttuğu adamın önünde kapkaranlık bir gelecek uzanıyor. Aka’yı mahallede sevmedikleri için adını anarşiste çıkarmışlar, otuz yedi ay on dokuz gün hapis yatmış, işkenceleri anlatıyor ama kendi korkusunu -muhtemelen bu gevezeliğinin düşürdüğü etki yüzünden- aktaramıyor, taşaklarına ve diline bağlanan metal aksamın sıradan anlatımında büyük yazarların ustalıkla kullandığı sıradanlığın dehşeti yok, haber dili yüzünden duygu sönük kalıyor, olay korkunçluğundan yitiriyor. Spotlar Aka’ya dönük adeta, tiratlar bitmiyor, misal: “‘Söylene söylene kocalarını işe gönderdikten sonra çocuklarını hırpalıyorlardı. O hırpalanan çocuklar sokağa kaçıp kendilerinden küçükleri dövüyordu. Onlar da kedi köpekleri… Şiddet, oksijen gibiydi, gerekliydi. Dalga dalga yayılıyordu etrafa. Beni kara listeye almaları da bir şiddet gösterisi değil mi sence?’” (s. 22) İşkence seanslarını anlatmaya başlayacakken televizyona takılıyor gözleri, ünlülerin her hareketlerinin toplumsal bir olaya dönüştürülmesini eleştiriyor, kadınların vajinalarına parmak sokmasının, penislerini avuçlamalarının mastürbasyona alkış tutan seyircilerce desteklendiğini söylüyor, yani toplumsal eleştirilerini kafamıza kafamıza fırlatıyor Aka, ortaya karışık bir şeyler yapıyor da anlatının estetiği fena cortluyor bu sıra, karakter karikatür artık, özneliğin çarpıklıklarla temsili gibi bir şey. Defterdeki hikâyeden farklı bir şey çıkmayacak, Carol’ın günlüğü 1941’deki zulmü sırf olay zinciriyle aktarıyor, sırf olay zinciri sadece senaryoda işe yarar da günlük gibi çok çok öznel bir metinde yeri yok. Diyalogların günlükte yeri yok, hikâye anlatımının var ama hikâyenin hikâye olduğu bilincine sahip olduğunun sezgisinin okura verilmesinin yeri yok. Romanya. Köstence. Ter. Soğuk. İstanbul. Simon, bunlar sıralanıyor yer yer, Carol metnine bir kurmaca havası veriyor, aynı havayı Aka’nın söylediklerinde de görüyoruz: Kan. Elektrik. Hücre. Kemik. Kum torbası. Kurguda altın kural yahu, sürekliliği bir ögeyle -üslup, tesadüfilik hatta rastgelelik bile olur, belirsizce bağlamalı- sabitlenmemiş hiçbir şeyi tekrarlamamak gerekir, sözcükleri tekrarlamamak, tekniği tekrarlamamak, herhangi bir tekrara düşmekten kaçınmak gerekir. Asgari kurgu için şart değildir, asgari kurgudan daha iyisini kotarmak isteyenler için şarttır. Aşorlamamak da şarttır, etik kaygım beni bunu yapmamaya yönlendirir, mesela Neil Postman’ın Orwell’la Huxley’nin kurmaca dünyaları üzerinden siyasi görüşlerini kıyasladığı bir metni vardır, Aka’nın ağzından duyarız bir türevini, ilginç. Pek çok arıza var ama şurayı vereceğim, yanlış odaklanmanın dört dörtlük örneği: “Tereyağı kaynama noktasında. Yumurtanın beyazı fokurduyor. Patlamamak için direniyor. Sarısı sertleşmek üzere. Sucuk dilimleri yumurtanın akında kıpırdanıyor. Aka ekmeği bastırdığı anda sarı kabartı patlıyor, beyazın üzerine akıp sucukların arasında dağılıyor. Büyük lokmayı ağzına götürürken gözleri büyük bir zevk duyumsarcasına kapanıyor.” (s. 47) Haldır haldır diyalog giriyor ardından. Önceki bölüme bakıyorum, açlıkla ilgili bir mevzu yok gemide, herkesin ölümü düşünmeye başlamasından iştahın sezdirdiği canlılığa bombalama dalış mı, yemez, o halde biz bunca tırıvırıya niye maruz kaldık, yumurtanın beyazıyla sucukların ne halt ettiklerinden bize ne, ayrıca vegan değilse ve zorla yemek yemiyorsa Aka’nın gözleri neden zevk “duyumsarcasına” kapanıyor, merhaba mantık?

Carol günlüklerinde Nazilerin gemiye doldurup gönderdiği Yahudilerin yaşadıkları zorlukları anlatır. İlaç, yiyecek yoktur, insanlar ortalık yere sıçarlar, örgütlenmeleri nedense boklara basıp kaymalarından sonraya kalmıştır. Gemi karaya yakın bir yerde durdurulmuştur zira Türkler diplomasi çatışmasının ortasında kalmışlardır, yol vermezler. Filistin’e gidecektir gemi, İngilizler müsaade etmezler zira Arapların muhalefeti kuvvetlidir. Almanlar çatışmayı harlamak için öldürmedikleri insanların bir kısmını kullanırlar, sonuç Struma. Simon kıyıdan yardım etmeye çalışır Carol’a, geçmişine şöyle bir değinilmiştir ikisinin de, o noktaya nasıl geldiklerinin özeti gibidir. Ladino şarkıları söylenir gemide, belki de Yahudilerin sosyal yaşamlarına dair tek veridir bu, başka hiçbir iç dinamik yoktur. Ölüme, yaşama dair genel geçer fikirleri, gemide yaşamın zorlukları dışında hiçbir şey göstermez Carol, kurgusal vazifesini yerine getirmek için icat edilmiştir adeta, okuru gözlemcilikten öteye geçirmez ki bir kurmacanın yapacağı en büyük kötülüktür bu, okura paye biçmek. Karakterin vasatlığına mahkum etmek yine kötülüktür, mesela Aka’nın müstesna sözlerinden üçüne beşine bakalım: “‘Yavaş yavaş zehirliyorlar bizi. Derinden derinden. Bunların yanında bir de tiranlar toplumsal rahatsızlıkları insanları eğlenceye boğarak örtbas etmeye çabalarken en az reklamlar kadar kirletiyorlar beyinleri. Bunun etkisini de katınca o ünlü sirozlu karaciğer ile temiz karaciğer fotoğrafları arasındaki fark gibi oluyor televizyon mağduru ile diğerlerinin beyni.’” (s. 73) Böyle şeyler okuyunca aklımda hep aynı görüntü canlanıyor, çocuğun biri yanıma geliyor da, “Abi Metalika diye bi’ grup keşfettim, süper!” diyor. Bunu bir metnin canlandırmaması gerek, bir metnin çizgiyi bu kadar aşağıdan çekmemesi gerek, bir metnin kafamıza Kapitalizm 101 ders kitabını atmaması gerek ve en önemlisi Postman’ı bu kadar katmaması gerek. Aka’nın yaveleri bir türlü bitmek bilmediği, sabrım da az önce bittiği için sona geleyim, aslında doğrudan gelmeyeyim, Ali’nin itirafına bam ânı –punch line yerine kullansam bunu- diyeceğiz, geminin başına gelene de aynı şeyi diyeceğiz, bütün bunların bağlandığı yere kadar çat çat çat biten hikâyelere ne diyeceğiz bilmiyorum ama nitelikli okurun bu romandan mümkün mertebe uzak durmasını söyleyeceğim. Bakın, yüz seksen beş bin üç kitap bekliyor raflarda, onlara yönelin.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!