“Bu kitabın niteliğini anlatmak gerekli mi? Nedense her kitabın başına bir giriş yazma alışkanlığım sürüyor.” (s. 9) Merak konusu, acaba neden, düşünmeliyiz bunu. Daha baştan olmasın, tutayım kendimi diyorum, beceremiyorum. Bu kitaptaki yazıların bir kısmı dergilerde kalmış, okur çoğunluğuna ulaşmamış. Üzücü. Dergiler neden hâlâ var bu arada, başka bir merak konusu. “Sönmüş Kibritin İzinde” uzunca bir Tanpınar yazısı, Hızlan’ın yazdığı yüz beş bin üç Tanpınar yazısından biri. Hocanın derslerine girdiğini iki yüz sekiz kez belirtiyor Hızlan, iki yüz dokuzuncusu benden gelsin, Tanpınar’ın derslerine girmiş Hızlan, yazarın yazdıkları ile kişiliği arasında gidip gelmekten yorulmuş. Şair Tanpınar, romancı Tanpınar, tarihçi Tanpınar, kendisi için “düzensizliğin düzeni” gibi bir açıklama yapan Tanpınar. Doğu’yla Batı’yı birleştirmiştir, Yahya Kemal’se Batı’ya bakan bir Doğuludur, Hızlan böyle düşünüyor, Hızlan ikisine de yer veriyor yazısında, tipik. “Eleştiride” sırf metne bağlı kalmamayı savunuyor, yaşamlara da bakmalı, bakanların metinlerini anıyor Hızlan, oralara bakmalı. Kendisi Tanpınar’ın derslerine girdiği için onun dediklerine de bakmalı. Gevezeliğin sonu yok, ilginç noktalara değinip geçeceğim. Yaşar Kemal’in Steinbeck’ten etkilendiği söylemiş ders notlarında Tanpınar, Hızlan’ın yorumu: “Yaşar Kemal’i onun etkisine bağlamak yanlıştır. İnsanda, Yaşar Kemal’i de çok az okuduğu kanısını uyandırıyor. Üstelik bulunduğu çevrede zamanın birçok şairi, romancısı, öykücüsü bulunuyordu, onlarla dostlukları da vardı, ama demek ki onları okumadı ya da okuduysa anlatmaya değer bulmadı.” (s. 19) Tanpınar çağdaş isimleri pek tanıtmamış çünkü bilememiş, incelememiş, bu işi Mehmet Kaplan üstlenmiş. Tanpınar development kaçkını şairlere örnek olarak, “işin şaka tarafında olanlar” diyerek Orhan Veli’yi gösteriyor, Hızlan malum akımın yapmaya çalıştıklarından bahsediyor, eyvallah da Tanpınar’ın kurduğu bağlam belli, yoksa Beş Hececiler’in şiirsellik anlayışını yıkmak ne alaka. Müzik için Yahya Kemal “ladinî” der, Tanpınar “dinî”. Upuzun alıntılar, varyasyonun tanımı, Paganini’nin bilmem nesinin bir şeyini şöyle yorumlayınca varyant oluşması, iki sayfalık açıklama iki dizeyi anlamlandırmak için. Didaktizmden yakasını kurtaramıyor bu yazılar, okurken her an bir şey öğrenmeye hazır olmak lazım ve öğrenirken bir paragraflık şeyi sayfalar boyunca bulmaya. Yahya Kemal’in karşılaştığı bütün şairlere şiiri bırakıp nesirden devam etmelerini söylemesi çok matrak, şiir onunla bitmiş çünkü, nesri de bitirebilse dükkânı kapatıp gitmek gerekecek. Mehmet H. Doğan bir antolojisinde Tanpınar için “verimsiz” demiş, şiir verimliliğinden, nicelikten bahsediyor sanırım, Hızlan “elbette” kabul edemiyor bu yargıyı çünkü şairleri yazacaklarına göre değil yazdıklarına göre değerlendirdiğinden o gerekçeyi hiç kullanmamış? Mesela Enis Batur “Tanpınar’ın şiir serüvenini iğdiş eden” iki şairi, Yahya Kemal ve Paul Valéry’yi anmış bir yazısında, “şiirlere sinmiş cüretsizliği” iki dev gölgenin varlığına bağlamış, Tanpınar’ı şiire çağıran da “şiirini yazdırtmayan” da bu ikisiymiş, ey, Mehmet H. Doğan’ın yorumuna yakın ama Hızlan sadece “tartışma parantezi açması açısından” ilginç buluyor bu yorumları, herhangi bir yargı belirtmiyor. Niye, çünkü öyle? “Aykırı” bir önerisi var, önce Tanpınar’ın bütün metinlerini, sonra başkalarının Tanpınar ve Tanpınar’ın metinleri hakkındaki yazılarını okumak. Edebiyat tepetaklak, neden bunu kimse düşünemedi. Bitsin bu fasıl, fenalık geldi.
İkinci Yeni’nin gelmişi geçmişi, savunuları, retleri, eleştirileri. “Asım Bezirci’nin sert ve gerçekçi eleştirisinde haklılık payının yüksek olduğunu belirterek, bu şairlerin hepsinin aynı şiir potasında anılmasına doğrusu ben de katılamıyorum.” (s. 99) Haklılık payı neden yüksek, yok, ve katılmakla ilgili Yılmaz’ın enfes yorumunu hatırlamalıyız. İkinci Yeni bir devrim değil, evrim. Şairlerin benzerlikleri var, ayrıksılıkları var. Evet. Âttila İlhan portresi, Ülkü Tamer’in şiirleri, iki ayrı yazı. Hilmi Yavuz’un gelenek hakkındaki düşüncelerini bilmeden şiirini eksik ve yüzeysel anlarmışız, aslında şöyle toptan bir fikir ortaya koyabilir Hızlan: birinin her şeyini okuduktan sonra her şeyini okursak her şeyini çok daha iyi anlayabiliriz. Şüphesiz. Yavuz’un göndermelerini yakalamak için bu kez herkesin her şeyini okumak lazım gelmektedir, yoksa bilmem kimin nesini almış da şiirinde kullanmış, nereden bileceğiz, insan okumalı ki Yavuz’un göndermelerini anlayabilsin. Misal, bir dizede “teslis, teslis ve Teslis” var, Hızlan’a göre iki kez yazılan teslis sözlük anlamını taşıyor ama büyük harfle yazılanı Hıristiyanlığa bir gönderme. Aşırı yorum gibi görünüyor ama Hızlan dediyse altı yedi kez düşünmeli. “Akşam, yine akşam, yine akşam” mı var şiirde, özellikle belirtmeliyiz çünkü göndermedir.
“Neden Yazı Yazıyorum?” nam yazıda Hızlan neden yazdığını ama kesin olarak yazdığını açıklıyor. Hızlan yazıyor, bundan keyif almak isteyenler Hızlan’ın bütün yazdıklarını okuyup yazdıklarını bir de öyle okumalı. “Neden yazıyorum? İnanmayacaksınız ama ben kendime hiç böyle sorular sormadım, aldığım zevklerin derin saiklerini ortaya çıkarmak için, psikologlara, psikiyatristlere ait soruları sorup da rahatsızlık duymadım.” (s. 174) Soruların mülkiyetini hiç düşünmemiştim, yıldızların neden parladığını sormak için telif hakkını kime ödeyeceğiz mesela. Ş Şu var, dergilerde okur az, gazeteye geçiyor Hızlan, bir anda binlerce okur, eh, ona göre yazmak gerekiyor, niteliği düşürüyor veya yükseltiyor. Asansör nitelik lazımdır mecraya göre, zottirik dergilerde yazarken başka, gazetede yazarken bambaşka. Hızlan sevdiği kitapları, sevdiği yazarları, şairleri yazıyor, tıpkı sevdiği yemekleri yediği, sevdiği içkileri içtiği gibi, sevmek çok önemli olduğu için neyi sevdiyse seviyor. Sevmediğini yazmıyor herhalde, bu durumda eleştiri ne oluyor, olmuyor. Yazılı her şeyi okuyor Yazar, okuya okuya yazmaya geçiyor. “Zaman gelir Sait Faik’e hak veririm, yazmasam ölürdüm, demesine. Ama bunun tersi de geçerli olabilir. Son zamanlarında Esat Mahmut Karakurt’un, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yazmaktan nefret ettiklerini okudum.” (s. 179) Bağlamı var herhalde bu yazmama olayının, Sait Faik’in dediğininkinde olduğuna göre, acaba ne. Yazar yazıyor, ego tatmini, kimse yalan söylemeyecekmiş.
Hisar’ın ediplere oradan buradan bakışı, Hızlan önsöz yazdığı için malum kitaba. “Ad ve örnek vermeyeyim ama ben de birçok ünlü yazarın, zamanın ünlü, iyi romancıları, şairleri yerine başka adları savunduğunu, başka adlar verdiğini bilirim.” (s. 224) Meşhur örnekleri veriyor Hızlan, sırf kendi bildiği varsa onlar gizli, şu yazarların yediği haltları göremeyiz ama öğrenebiliriz, Hızlan değinir geçer. İstanbul’u Sait Faik’le dolaşmak, tarama bayağı, genel olarak sokaklar, caddeler filan, ardından semtler geliyor alıntılarla. Yüksekkaldırım, Pera, Burgaz. İstanbul’da yaşayan biri için deniz önemliymiş, balık da önemliymiş, deniz balıkçılığı da önemliymiş, balık denizciliği elbet önemliymiş, kısacası İstanbul’da yaşayıp denizle ilgisi olmayan kişi Sait Faik’ten ne anlar canım, şöyle bir hımfs diye içe çekmek lazım denizi ki Sait Faik anlaşılsın, keyif versin. En son “Şiir Galaksisinin Hülyalı Şairi”nden bahsedeceğim, bahsettim ve bitti. Cemal Süreya’ya dairdir. Ama astrofizik de girdi mevzuya, psikoloji de. Neçe bir benzetme bu, Hızlan bazen şaşırttıkça şaşırtıyor, daha fazla şaşırtmayacak diye düşünürken, şak, şaşırdık gitti. Eleştiri-eleştirmen-okur üçgeninin köşeleriyle oynayarak üçlü vaziyet ayarları, eleştirmenin görevi, görevi olduğu halde görevini yapmayan eleştirmen, eleştirmenin aslında eleştirmen olmaması, metnin metin olmaması ve okurun nerede olması. Üç aşağı beş yukarı böyle, Hızlan’ın tipik denemeleri işte. Yine “Eleştiri” denmiş, ısrarla öyle denince öyle oluyor herhalde.












Cevap yaz