Leyla Ruhan Okyay – Çilesine Âşık

Alakasız ama söylemesem olmayacak, Okyay bu kitabı Gezi’deki kütüphaneye bırakmış herhalde, tarih 7 Haziran 2013, hoş bir yazı da yazmış ilk sayfaya Okyay. İsmail Abi’den mi aldım, nasıl olduysa artık. O kitapların en azından bir kısmının Taksim’deki sahaflara verildiği malum, biri elime geçti böyle. Başka neler neler buldum, Fatih Baha Aydın zamanında Şener Şen’e imzalamış kitabı, yine İsmail Abi’de buldum. Okyay’ınki jest, güzel bir hareket, tartışmasız. Diğerleri için: Karavana çıkarsa fena, sahafa düşüyor, tutturan tutturuyor. Kimdi o, isim vermeyeyim de büyük bir gazetede köşe yazarının kendisine gönderilen kitapları sahafa koli koli verdiğini görmüştüm. PR işleri. Ne diyeyim, demeyeyim. Neyse, yelpaze geniş, hemen her konuda öyküsü var Okyay’ın. Hotorot eşinden boşanan kadının yeniden doğuşu, Felluce’ye düşen bombalar, yaşamını bir başına sürdüren Ermeni kadının yalnızlığı, gerdek gecesi dehşeti, seçme mevzular. Anlatım da seçme, iki tanecik. Tekrarlanıyor her öyküde, ilki farklı pencerelerden görünenlerin birleştirilmesi, epizodik anlatım, ikincisi klasik. Asgari öykü diyebiliriz, Felluce’de geçen hikâye Saraybosna’da da geçebilirdi, yerelliğe dair hemen hiçbir şey yok. Dümdüz hikâye, olayları akıtıp dank sonla bağlamaca. Kitaba adını veren öyküye bakalım, zamanda atlamalar, kısa paragraflar. Anlatıcının dayısı köye döndüğünde hemen Bergüzar’a haber verirmiş anlatıcı, Bergüzar bilmezden gelirmiş. Köyden manzaralar: karlı dağlar, damlarından geçilen kerpiç evler hep birörnek, elbet öyle, kar sekiz ay kalkmıyormuş, bir şeyler. “Çocuklar köylük yerde her şeyi bilir. Kim kime vurgun, hangi herif kimin karısına göz koymuş, bilirdik. Tarık Dayım’ın Bergüzar’a tutkun olduğunu da. Zaten kapı komşumuzun kızıydı Bergüzar. Dayıma karşı o da boş değildi, anlardık.” (s. 58) Esrarengiz bir durum yok aslında, köylük yerde herkes her şeyi bilir, kimsenin çenesi durmaz çünkü. Bu ikisi âşıklar, evlenecekler, isteme misteme tamam da Bergüzar yerinden hoplayan yüreğini dank diye oturtuyor yerine, niyeyse, onu hep abi olarak gördüğünü, çingeneye varacağını da ona varmayacağını söylüyor. Naz değil, güz değil, durduk yere arıza, al beş paralık. Dayı düğünü uzaktan izlemiş, adamın biriyle evlenivermiş Bergüzar. Dayı te İstanbul’da yatılı okumuş liseyi, zeki aslında, yeni hayatını şak diye kurabilir ama illa Bergüzar. O da başkasıyla evleniyor, sonra derdinden ölüveriyor, Bergüzar’la dayının dul eşi ağlaşıyorlar, Tarık’ın ne kadar spektaküler bir insan olduğundan bahsediyorlar. Sonunda Bergüzar da ölüyor, Tarık’ın yanına gömülmek istiyor ama eşinin yanına gömüyorlar. Çilesine âşıkmış da nedir, ne değildir, zart diye karar değiştirmesinin sebebi, neler oluyor yani, hiç bilmiyoruz. “Vartanuş’un Sardunyaları”na geldik, Hrant Dink’e ithaf edilmiş. Özel Makruhyan Ermeni Okulu’nun oradan geçiyor anlatıcı, eskiden cıvıl cıvılmış o sokaklar da öğrenci yokmuş artık. Çarşıda balıklar, Harun’la bir iki muhabbet, aman abla, seni üç eksik diye geri yolladık mı hiç, al balığı git, ayrı bir sahne bu. Niyeyse. Rum kilisesi de var yakında ama kapısı kilitli, Ermeniler kilitsiz. Anlatıcıya ateş kırmızısı sardunya veren Vartanyan tek başına yaşıyor, yer seviyesinin altı, yalnızlıktan kararmış bir ev. Sohbet ediyorlar ara sıra, bir gün edemiyorlar çünkü Vartanyan hastaneye kaldırılmış. Sonra eve yeni birileri taşınmış, bembeyaz perdeler çekmişler camlara, sardunyalar baki. Hiçbir ögesinin derinleşmediği hikâye, izlenimler üzerinden ilerliyor, anlatıcının yaşamı oldukça yüzeysel kavrayışının gösterdiği kadar. Anlatma göster, gösterme itele, çekeleme yuvarla filan, ne anlatılmayanda nitelik var ne anlatılanda, hikâye bağlamında. “Parkta” yine aynı tarifeden, muhtemelen zihinsel engelli oğlunu parka getiren annenin gözü yolda, kaç yıl önce ayrıldığı eşi gelecek diye bekliyor, o sıra tespihli, yumurta topuk kunduralı bir adam kadını beğeniyor, son derece kibar biri olsa gerek, inceden muhabbet etmeye çalışırken rahatsız edici hiçbir şey söylemiyor. Oğlan dua okuyor sürekli, biri öğretmiş ama o birinin kim olduğunu burada belirtmek hiçbir şeyi değiştirmeyecek, hikâyeyi etkilemiyor çünkü. Beklentiler farklı, dünyalar farklı, karakterlerin çeşitliliğinden hikâye. “Baharın Bittiği Akşam” böyle, üç kadın, biri “arzu gızım” söyleyerek kızını görmeye gidiyor, uçakta aşağılara bakıyor, kızını ne kadar sevdiğini düşünüyor. Paris’te Sylvie, mutlu bir kadın, ailesi süper, çocuklar mocuklar, televizyonda savaş haberlerini gördüğü zaman üzülecek, arkadaşlarıyla savaş hakkında sohbet ederken üzülecek. Felluce’de Züveyna, Ebu Cafer El Mansur Sokak’ta oturuyormuş, hangi mahallenin muhtarlığına bağlı olduğunu bilmediğimiz için orada bir eksiklik var sanıyorum. Oğlu, kızı, öğretmen eşi, savaşın gölgesinde yaşarlarken uçaklar yaklaşıyor, “Misket bombalarını hazırla Maykıl,” diyor bir pilot. “Hamaratça tepsiye dizilen” hurmalı poğaçalar var, Züveyna’nın çocuğu sokakta misket oynuyor derken bombardıman başlıyor, hemen diğer kadının bölümüne atlıyoruz, elbet kısacık bir epizot çünkü gerilim tavan, sonra diğerine atladık, kızıyla buluşacak artık, Züveyna’ya dönüyoruz ve oğlunun bedenini kollarının arasına almış halde buluyoruz kadını. Çocuk “yuppiii” diye bağırıp seviniyordu, artık “yuppiii” diye bağırıp sevinmiyor ama kazandığı misket hâlâ elinde, sıkı sıkıya tutmuş. Yuppiii. “Tepe Penceresi” mimarlara, müteahhitlere bir övgü, bir methiye zannediyorum, tepedeki pencereden görünen dünyanın ne kadar magnifik olduğuna dair hikâyedir. Çatı arasındaki odada bir başına, yer yatağında yatıyor anlatıcı, kalkıyor, sabahları gökyüzünü selamlıyor, akşamları yıldızlarla örtüyor üstünü. Yazıyı bir an önce bitirmek için uzunca bir alıntı: “Gönlümdeki şenlik sürsün gitsin istiyorum, solmasın. Mutlaka çocuksu sevinçler de yaşanmıştır burada, diyorum. Olmaz mı hiç. Neden olmasın. Burada yaşayanların, yaşamış olanların da kararmış yüreklerinde küçük, parlak delikler açılmıştır. Mutlaka âşıklar sevişmiş, gülüşmüştür. Kuşlar da izlemiştir onları gene. İzlemişlerdir ya. Belki âşıklardan birinin gözü o güvercine ilişmiş, içinden saç teli gibi incecik bir ışık geçmiştir. Ya da küçük, sevinçli noktalar oluşmuştur yüreğinde. Uzun yıllar sonra bu anıyı ona anımsatacak küçük, parlak noktalar.” (s. 25) Peki. Keşke savaşlar, yoksulluklar olmasa, o pencereden doya doya baksa anlatıcı, dünyanın bütün güzelliklerini, mesela bir sandviç yapıp falan yese, herkese yedirebilse. Sandviç hiç bitmese, ağza burna tıkılabilse. “Bu!” küllerinden doğmanın öyküsü, herkese örnek olsun da güç versin. Adsız sansız biri, “sanki eğitimsiz, sanki dilsiz” bir kadın. Resim sergisinde dolanıyorlar eşiyle birlikte, eşi sürekli kötülüyor, dizi manyağıymış da, cilve nedir bilmezmiş de. Kadın çığlığı bir basıyor, evde tabii, hiç beklenmeyen bir anda, bütün bağlar kopuyor. Gerisi ev boyamaca, balkon dekore etmece. Müzik sesinden rahatsız olan eş yok artık, sabahları sesi açabilir. Çayı sıcak mı seviyordu adam, artık soğuk bütün çaylar. Dışarıdan, pencerelerden birinden de güzel bir müzik geliyor, acaba kimin nesidir o şarkıyı çalan. Tanışıyorlar, Ahmet’miş, ne güzel adammış. Kadın balkonunu boyuyor, parmaklıkları ayrı boyuyor, evini güzelleştiriyor ve Ahmet’le sohbet etme isteğiyle dolup taşıyor. Çinekop, yeşillikler ağza layık, bir de gazetesini alıp oturuyor kahvelerden birine, muhteşem bir hayat. İnsanlar çok kibar, dünya yemyeşil, yahu ne kadar da güzel yaşamak. Ahmet hayvan çıkmasa bari, ne bileceğiz, kadının mutluluğuyla, pişirdiği yemekle, okuduğu gazeteyle, bilmem ne bela eylemlerinin ardışıklığıyla uğraşacağız artık. Ahmet öylesi zevk sahibi bir hanımı tanımaktan mutlu olacağını söylüyor, çiçekleri çok güzelmiş kadının. Tam patlayacağım, bitti öykü, kitabı İsmail Abi’ye geri vermek üzere bavula koydum.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!