Üç bölüm, üçü de hazine, eksik kalacak ama eşitçe, anca şöyle: “Hatıra Defterine Yapıştırdıklarım”ı A. Sırrı Özbek’in insan manzaralarıyla aynı yere koyabiliriz. Hakkari’nin “Felê me”si, adı Derviş, “bizim Nasturi”. Alaylar sürmüşler oralardan, yerlerine Müslüman Kürtler yerleşmiş, Derviş “kılıç artığı”. Kızılkaya’nın babasının arkadaşı. “1931’de Irak’ta kalan kavminin son kalıntılarına da çıkınca ferman, Derviş tekrar çocukluğunun geçtiği yere sığınmıştı. En çok güvendiği adama, çocukluk arkadaşına, yani babama… Bu topraklarda bir Nasturi’yi öldürüp üzerindeki paltoyu almayacak tek adam varsa eğer Derviş’e göre, o da çocukluk arkadaşı Abo’ydu; birbirinin isimlerini daha çok çocukken biliyorlardı.” (s. 11) Babası hikâyelerini anlatırmış Derviş’in, Erivan Radyosu’ndan Kırapêtê Xaço’nun, Bağdat Radyosu’ndan İsa Berwari’nin sesi eşlik edermiş. “Emê Gozê”. Kürtçe biliyor, Hıristiyan, eve ilk geldiğinde komşular yığılmışlar, saatlerce izlemişler Derviş’i televizyon izler gibi. Osmanlı mühimmat vermiş Kürtlere, İngiltere’yle Rusya burun sokmuş, ölüm kusmuşlar Nasturilere, kurtulanın mucizesini izliyorlar. Komşu Faris anlatırmış yolda rastladığı Nasturileri nasıl öldürdüğünü, üstlerinden tüfeğini, hançerini, abasını nasıl aldığını. Kızılkaya’nın babası mı, biri sınıra götürüyor arkadaşını, köylüler görüyorlar, sonradan söyledikleri: “Sen olmasaydın oracıkta öldürür, nesi varsa alırdık, sana dua etsin.” Öylesi vahşetten nadiren çıkıyor dostluklar, bulan bırakmıyor. Nasır, Maraş’ın kahramanı, kasabanın delisi. Faşistlerle savaşmış, yakalandığında ne yaptılarsa artık, gidik aklıyla Atatürk heykelinin önünde duruyor, hikâyesini anlatıyor gelene geçene. Sevdiğini alnından vurarak öldürdüğü de söyleniyor, vermediklerinde başkasına yâr olmaması için. Verilen parayı alıyor ama dilencilik değil yaptığı, yoksa almıyor, üstelik aldığını köyüne giden minibüslere veriyor. Bir adım geriye çekilip yaşamın manzarasını da sunuyor Kızılkaya. “Yolculuk ha bir minibüsün koltuğunda olmuş, ha bir kamyonun kasasında, fark etmez. Yakınlığa, uzaklığa göre şoförler kafadan bir fiyat belirler, bir dahaki geçişte, yolun kenarındaki yüzlerce su kaynağının başında, karpuz veya kavun eşliğinde içilecek bir rakının parasını talep ederlerdi yolculardan.” (s. 23) Dağda bayırda yürümeyi sevdiğinden bir gün helikopter iniyor tepesine, terörist olduğunu düşünüp yakalıyorlar. Komutan memnun, zafer edasıyla teröristi süzüyor. Tanıştıkları ânı görmek isterdim. Alo Kork’un hikâyesi, ne hikâyeler var orada, Barzani’nin yanında Irak ordusuna karşı mülazım rütbesiyle savaşırken ortalık cehenneme dönmüş, Destan köyüne kaçabilmiş Alo Kork. 1981’de Irak uçakları pêşmerge avlamak için köyün üzerinden geçerken aleti hatırlamış Alo Kork, sakladığı yerden çıkarmış, basmış tetiğe. Irak hükümeti Türkiye’ye soruyor uçağı, Türkiye inkâr ediyor, uçağı düşürmediler. Daha da kimler var bu bölümde, kaçakçılar, fotoğrafçılar, memurlar, askerler, oralıların sevdikleri ve sevmedikleri. Öğretmenleri tutmak istiyorlar mesela, kız vermeyi teklif ediyorlar. Kalmak isteyen olmuştur, onların yaşamlarına da bakmalıydı.
“Nüfus Cüzdanımdaki Vesikalıklar”, aile. Abi Abdülkadir’e Mela Mustafa Barzani hediye etmiş kaplanı, doldurulmuş hayvan, Kızılkaya’nın çocukluğundan ilk hatırladığı. Ölüme çok yakınmış doğduğunda, onuncu çocuk, annesi yaşamayacağını düşünmüş de bırakıvermiş. Ailenin büyüklerinden biri sütannelere götürmüş el kadar çocuğu, yaşatmış. Ayşo’nun sonradan onca üzerine düşmesinin sebebi. YİBO’larda saçlar sıfır, Kızılkaya annesine sarılacak, Türkçe bilmeyen Ayşo’nun söylediği tek bir cümle yüzünden sopa kalkıp inerken bedenini siper edecek Ayşo. Yıllar sonrası, havaalanı, yine aynı durum ama bu kez Kürtçe konuşmamalarını söyleyen polise karşı çıkıyor Kızılkaya, anlaşılıyor ki polis de oralardan, şaka yapmış. Tarih bu şakayı kaldırmıyor. Ebeymiş Ayşo, doğum için gecenin köründe çağrıldığı zaman oğlu da gidermiş peşinden, doğum odasının kapısında beklermiş annesini. Söylediği türküler yayıklar için, yoğurdu yeterince itip çektiklerinde yağ çıkarıyor kadınlar, defalarca yaptıkları hareketi türküye katmak veya türküyü katmak eyleme, yaşama. On dört yaşında evlenmiş Ayşo, Abo çok daha yaşlı. Abisini öldüren Üzeyir’i üç ay aramış, bulmuş, intikamını almış. Başka hiçbir şey anlatmıyor, bir tek elma bahçeleri. Sınırın ötesinde, bir kurşunluk mesafede evleri, bahçeleri, çocukluğu var Abo’nun, bir gün gideceğini söylüyor ama sınırlar daha belirgin artık, geçiş zor. Ölmeden önce vasiyet ediyor çocuklarına, onlar gidecekler o bahçelere. Kızılkaya gidemiyor, ukte. Güzereş köyüne de gidemiyor, köy boşaltıldıktan sonra ağıt yakar gibi yazıyor anca. Dedesi Hacı Abdurrahman’ın mezarı, kitapları kalmıştır orada, yüzü olmayan Hazreti Muhammed’in resmine ne olmuştur, belli değil. Askerler geldiklerinde Türkçe bilen bir iki yaşlı çıkıyor ortaya, onlar konuşuyorlar, ortadan kaybolan erkeklerin başlarına iş gelmemesi için uğraşıyorlar. “İsmet’in askerlerinin bir diğer adı ‘Romi’ydi. Bazıları da ‘Eskerên Kero’ (Kero’nun askerleri) derdi. Kero, yani sağır… İnönü, lakabı ile bu dağlar arasında, ortasından süt beyaz bir ırmak akan, cevizleriyle ünlü köyde buluşurdu.” (s. 108) Üçüncü günün sonunda orada insan kalırsa günahı onlardan bilmemelerini söylüyor askerler, gidiyorlar, kimse kalmıyor. Bir de şunu vereyim, sonra Kızılkaya’nın yaşamıyla ilgili daha hayret verici bölüme geçeyim. Hayret verici çünkü otuz, kırk yıl önceki politik konumuna, çevresine bakıyorum, bir de şimdiye bakıyorum, nasıl bir savruluş yani. “İki kültürle büyüyorduk. Bir bize belletilen geleneksel İslâmi kültür, öteki aslında öğretilmeyen, ama birçok olayın çözümünde kullanılan, karmaşık durumların içinden çıkılmak istendiğinde referans olarak görülen, benimsemeseler bile, -inançları buna izin vermiyordu- anadilimin yine en anlamlı kelimelerinden biri olan ‘serpêhati’ (yaşanmışlıktan çıkan tanıklık anlamında) kelimesiyle ifade ettikleri, buralarda yakın bir geçmişe kadar birlikte yaşadıkları, bazı sorunların çözümünde nisbeten kendilerinden daha akılcı çözümler üretmiş olduklarına inandıkları Nasturi kültürü…” (s. 114)
“İyi Hal Kâğıdı İçin Biriktirdiklerim”, valla Vedat Günyol’un notunu kırık vereceği kesin. Peride Celal, Vedat Günyol, Muhsin Kızılkaya, hep beraber Burgaz’a gitmişler, Kalpazankaya’ya çıkan yolda yazıldığını söylemiş hiştli hikâyenin Günyol. Ülkenin iki ucu, Hakkari’de öğrenci o sıralar Kızılkaya, Günyol’a mektup yazan bir abisinden rica ediyor da kendinden bahsettiriyor mektupta. Günyol cevap olarak bir sürü kitap gönderiyor, birkaç derginin üyeliği cabası. İstanbul’a üniversite okumak için gelen Kızılkaya’nın ilk durağı Günyol’un Bostancı, Kasaplar Çarşısı’ndaki evi. Bilmiyordum bu arada, 1990’ların ortalarında hâlâ oradaysa görmüşümdür belki hebele hübele koştururken, garip. Altı ay kalıyor o evde Kızılkaya, sonra Yılmaz Erdoğan’lı Kocamustafapaşa günleri gelecek, sonra başkaları, tanıklıklar, bilmem ne. Yılmaz Erdoğan’ı fişekleme çabası: “Öykülerini topladık, Bostancı’ya Vedat Günyol’a gittik. Biliyordum, Ferhan Şensoy, hayatta bir tek Vedat Hoca’yı kıramazdı. Torpil değildi Hoca’dan istediğimiz, öyküleri okusun, beğenirse eğer, amatör yazar olarak Ferhan Şensoy’a önersin, bunu istedik Hoca’dan. Hoca madeni hemen keşfetti. Telefona sarıldı, antrakta Ferhan Şensoy’u buldu. Ertesi gün için randevu alınmıştı. Hoca aldı çocuğu, Ferhan Şensoy’a götürdü, çocuğun yeni yeri belli olmuştu artık. Ortaoyuncular’da amatör yazar-oyuncu…” (s. 130) Hmm. Met-Üst, “feylesofi kardeşi”, bazı insanların doğduğu gibi bakmalarından bahsediyor Kızılkaya. Ömer Laçiner’i anıyor, sol en azından öyle bir değer yetiştirmiş ya, yeter. Erkan Yücel, Hasret Gültekin. Hasret Gültekin yahu! İsmail Beşikçi’ye övgüler, bilmem kimlere. 2000’lerden sonra bambaşka bir seyir, akıl alır gibi değil. Alır gerçi, de, eleştirdiklerine dönüşmek değişik. Bir kenara bırakalım bunu, Kızılkaya’nın 1970’lerden başlatıp 1990’lara getirdiği tanıklığı olsun, o bölgede yaşayan Kürtlerin tarihi olsun, çok değerli, mutlaka okunmalı diyeceğim.











Cevap yaz