Latin Amerika’nın oyunları bunlar. İber’in ya da, Gonçalo M. Tavares olsun, Agustín Fernández Mallo olsun, diğerleri, şaşırtabiliyorlar, yeni damarlar türüyor sürekli. Bazen türemiyor, Martínez misal, metinle gerçeklik arasındaki bağı eşelemekle kalıyor. Daha ne kadar, tuttuğunca herhalde. Tutarsa. Hikâye ilerliyor, hikâye içindeki hikâye ilerliyor, paralellikleri keşfediyoruz, vay sen kurmaca. Mezar taşı olarak görüyorum bu metni, en azından kendim için, hikâyeleri orasından burasından bağlamanın ömrü tükendi. Sırf bir oyun olarak, büyük hikâyenin tamamını oluşturan biçimiyle. Ne yazıyor mezar taşında, bakalım, anlatıcı hikâyenin çok uzun zaman önce yaşandığını söylüyor, merkezdeki karakterlerin ölümüyle anlatılabilir artık. “Olayların paradoksu ve trajikomedisi”, hayır, yok bunlar. Barselona’da inzivaya çekilen A var, A’yı himaye eden Núria Monclús var, kendisi “İspanyol edebiyatının zorbası” olarak biliniyor, yazarların taptığı kadın, edebiyat ajanı. José Donoso bir romanında bu adı vermiş, kurmacalara uğramış kadın, kurmacaların yazarlarıyla kurmacalara konu olan karakterler, A’nın romanları, A’nın romanlarının geçtiği romanlar belki. İpin ucunu hiç aramayacağım, isabet, roman bittiği zaman görülüyor ki buna gerek olmadığı apaçık. Daha genç bir karakter, kendi tarzında efsaneymiş, matematik eğitimi alan bir eleştirmen. Ha, sorunların ortaklığı hınzırca bir gülüşe neden olabilir, okur biraz takip ediyorsa bilir piyasayı. Romanın zottirikliğini kapamak için de biraz uzunca alıntılayacağım: “Merton henüz yirmi altı yaşındayken, zeki, olağanüstü ve türünde eşsiz bir edebi eleştirmene dönüşmüştü. Eleştirileri yayımlandığında yayınevlerinin editör ofislerini ve kültür eklerini bir şaşkınlık ürpertisi sardı: Hakikati söylemeye istekli birisi çıkmıştı ortaya. Eğer medeni dünyada hiç kimsenin, saf ve acı gerçeği mütemadiyen söyleyerek on günün üzerinde hayatta kalamayacağı doğruysa, bu durumun, doksanların başındaki vahşi Darwinist edebi dünyamızda daha tehlikeli olduğu ortadaydı. Fakat uyarayım: Merton’un o dönem revaçta olan tetikçi eleştirinin de eliyle kitaplara öfkesini kustuğu düşünülmemeli, sonuçta tetikçi eleştiri kültürel nizamın yarı korkak, yarı aşağılayıcı tutumlarını takınan diğerlerini tekrar ederdi: nesrin kabızlığı, şaşırtıcılığın imkânsızlığı, yeni gelene karşı alaycı ironi, kutsal ineklere karşı korku dolu hürmet. Merton’a dair asıl olağanüstü olan şey, her zaman tüm hakikati, soğukkanlı gerçeği söylemesiydi, yazarın adı ne olursa olsun âdeta her kitap için yaşam ve ölüm kararını vermeye odaklanmış bir hâkim misali, sayfalardan yükselen savunmanın içsel sesinden başka hiçbir şeyi umursamamasıydı.” (s. 8) Bu niteminin hikâyedeki ağırlığının tüy kadar olması bir yana, elden gelsin Merton, değer yargılarını fişeklemesi iyi. Kurmacayla uğraşmamasının payı var mıdır, uğraşsa yine yazardı herhalde. Öznel veri: tepki de gösteriliyor, bir mesaj geliyor misal, bir yerde biri konuşmasında anıyor, bir şey oluyor da saçma sapan tepkiye indirgeniyor mevzu. Ama en iyisi görmezden gelinmek, eleştiriyi yok etmenin en iyi yolu. Raymond Chandler da söylemiş, yazardan yazara tavsiye, hiçbir şekilde cevap vermemek. En iyisi. Neyse, o cenahla, bu toplulukla bağı olmayan Merton başta herkese korku verir, yazarların ödü kopar ondan, sonra onun tarafından eleştirilmek isterler çünkü övdüğü metinler arşa çıkmaya başlar. Eleştirinin tarafsızlığı zor bulunur, nimettendir malum, Merton matematiğin katılığını, analizin depiğini kullanır metinlerinde, isim yapar, sonra -nihayet- sermayeye toslayıp silinir piyasadan. Var mı öyle eleştirmek hayvan gibi yatırım yapılan yazarı, çat, iki günde zortlatırlar. Zar zor geçiniyordu zaten, gudik işlerin peşinde koşmaya başlar Merton, reddedemeyeceği teklif yapılana kadar. Ajan davet eder Barselona’ya, A’nın son romanını okuması lazım, adamın çok zamanı kalmamış. A’nın eşi Morgana mektup yazmış bir de, “Son Kez” adındaki romanı okumalı ve eserlerinin yanlış anlaşılmasını engellemeli artık. Barselona’ya gidiyor Merton, A’yla karşılaşıyor, adamın bahsettiği büyük sırrı çözmek için uğraşacak artık. Çok okunuyor A, popüler, istemediği bir şey popülerlik, aslında o kadar popüler olmamalıydı çünkü metinlerini popüler kılan şeyin altında kitaplarca kurup durduğu giz var. Merton’un görevi gizi bulmak, madem o kadar görülü. Bütün kitapları sonuna kadar okumayı düstur bellemiş Merton, yeterince sabrederse hepsinin “açıldığını” deneyimlemiş, bunu da başarabilir. Sanki.
İşlerin cortlamaya başlaması Merton’un “Son Kez”i eline almasıyla. Morgana’yla A’nın kızı Mavi’yi romandaki karakterlerin yerine koyacağız, paralellik. Felsefe profesörü ölümü bekliyor, felsefe profesörü müydü, bakmaya gücüm yok şimdi, yanında bakıcısı ve ötesinde eşi, en yakınındaysa Hegel. Diyalektiğin doğurduğu yenilik, uzunca bir bölümü kaplıyor bu akıl yürütmece, profesör başka şeylerle harmanladığı düşünceyi bir noktaya vardırıyor. Merton aynı noktaya başka yerden varıyor, Morgana’nın memesi ve Mavi’nin kıçı mı, ikisinin tokuşmasından çıkan bir deneyim, ne kadar da kurmacanın yaşamla bağlantısı, vay. A öngördü mü eşiyle kızının Merton’la bum çiki bum yapacaklarını bilmem, Mavi birlikte yedikleri ilk yemeklerinden birinde anlıyor ki tepsiye memesini seren annesiyle Merton arasında bir şeyler olacak, da, öbürü yetmiyor muymuş annesine, neden her misafire meme sunuyormuş. Annesi neden Kamasutra‘yı okuduğunu sormuyor, aslında kızını melek olarak görüyor ki Merton’u uyarıyor, onunla sevişmemesi karşılığında cinsel anlar yaşayabilirler. Cinsel esna. Meme, popo, kıç ve vajina, Merton’un tansiyonu çok yüksek, aslında anlatının tansiyonu yüksek de saçma sapan bir yükseliş bu, karakteri kâğıttan karakter olmaktan çıkarmadıktan sonra atom bombası da yaptırabiliriz rahatlıkla, neyse ki Merton tam bir seks bombastiği çıktığı için alanının dışına çıkmıyor. Metni okumaya devam ediyor, yaşamaya devam ediyor, gizi A’nın esinlendiği kaynakları araştırarak çözüyor. Ama o da nesi, tam ölecek, A’ya spektaküler bir bilgi geliyor: Nobel’i kazanmış! Artık mümkün değil anlaşılması, her şey bitti, öyle bir şöhret her türlü mesajı ortadan kaldırır. Anlatıcıya dönelim, yıllar sonra Merton’la röportaj yapana, giz hakkında hiçbir şey öğrenemese de makalesini yazabilecek kadar veri toplamış, hikâyeyi öğrenmiş, gerisi geçmişe gömülü. Merton için de böyle olmalıydı belki, A’nın gizini ortaya çıkarmışsa da Nobel’in tantanası yüzünden sesini duyuramayacak, iddiaları sayısız iddia arasında kaynayıp gidecek, zaten muteber bir eleştirmen değil artık. Dedikten sonra daha ne diyebilirim romanın vasatlığından başka, bir iki alıntı daha bakayım bari, bu arada Mavi’yle Merton’un tenis oynadıkları bölümde vuruş tekniklerinin arasına gizlenmiş çok şalala bir takla olabilir, iyi okurların böyle metinleri ıcık cıcık ederek okumaları lazım çünkü kimin neyi nereye koyacağı belli olmuyor bilindiği gibi. Şak, oradan bir gönderme çıkıyor, çut, burada kafaya bir mesaj düşüyor, hani onu oradan öyle yapmıştı, e şimdi bunun şöyle olmasında onun öyleliğinin bir şeyleri yok mu, elbet vardır, maksat nişlik. Niş kurgular bunlar, bir metnin içindeki başka bir metnin bilmem nesi. Evet, biraz daha yerimiz var, o zaman alıntıyla bitireyim. “‘Bence Amerika’daki her ülkede, eğer yanılıyorsam lütfen söyle, adı hiç duıyulmamış ya da kimsenin yayımlama zahmetine girmediği bir yazar bulabilirsin ve intihar, onu bir günden diğerine bir kült yazar haline getirir. Burada, İspanya’da, bu daha zor, çünkü onlara bir ödül vererek tam zamanında imdatlarına yetişiriz.’” (s. 91) Böyle matrak bölümler var, hatırına okunmaz roman.











Cevap yaz