2002-2014 yılları arasında yazdığı öyküler Karakaşlı’nın, “Baharda”dan itibaren ilk öykülerinin havası. Unutmadım o vapurlu öyküsünü. Vapurlar zaten önemli, hemen her öyküde karşımıza çıkar da o öğrencilerin her gün bindiği, çentik attıkları vapur, bir kalbin ufkunu arayan kızın seyir hikâyesi, dört dörtlüktü. İki bölüme ayırayım kabaca, ilk bölümdeki öykülere ayrıca değineceğim çünkü bütün ögeleriyle parlıyor, yakın tarihin kaydını kurmacayla tutuyor. Acısını. “Baharda”yla başlayan bölüm Karakaşlı’nın anlatı zenginliği. İki sahne var “Baharda”da, makarna yapılacak ikisinde de, sevgiye dair eylem. “Belki de her şey bu hava yüzündendi. Üniversiteye gitmek üzere koyulmuştu yola. Adımları otomatikleşmiş bir düzende, o bildik rotada kendince ilerliyordu. Derken köşeyi döndü ve bahara çarptı.” (s. 59) Hemen markete, domatesi soğanı, “haylaz mevsimin hükmü” gerisi. Sevgilisinin evine gelince duraksama, sürpriz olacak, haber verilmez tabii. Az sonra yaşanacak olan az çok belli, neyin doğacağı belirsiz, aradalıkta korkulu heyecan. Sarılıyorlar, mutfağa geçiyorlar, adam domatesi soğanı görünce şaşırıyor çünkü domates ve soğan, ama, kadının içinden taşan aşk aslında, on dakika sonra yemeğe dönüşecek, biraz daha sonra öyle kalacak masada. Sarılmış bedenler. İkinci bölüm, aynı sahne, aynı sebzeler, aynı duygu. Bu kez sıkıntılı dönem, adam çok çalışıyor, ikisi de bazı kararlar almaya çalışıyorlar, kadın uzaklaştıklarını hissediyor. Kapı açılınca adam çıkışıyor, telefon teftişlerinin yanında ev teftişleri de mi başlamış? Tartışmaya değil, makarna yapmaya geldiğini söylüyor kadın, sevinci ölü. Çok çalıştığını, tezin iki hafta süresinin kaldığını, yüksek lisans başvurusunu nereye yapacağını bilmediğini haykırıyor adam, kadının kolunu tutup darmadağın odaya götürmüş, savaş alanını gösteriyor. Yarını düşünürken bugünü yaşamadığını söylüyor kadın, adam anlıyor ama çok geç, merdivenlerde kaybolan ses. Kaçabilir kadın, her şeyi ardında bırakabilir, bırakıyor da. Bir aşkın yitişi, usulca. Doğuşu da öyle, “Çatılarda” bu kez, anlatıcı üç yıl beklemiş çimenlerde yatan adamın yanına gitmek için, o ara saçlarını kesmiş, yine uzatmış, bukle bukle. Merhaba, karşılıklı. Neden şimdi, neden olmasın. Sevişmeye koşacaklar el ele, çatılardan uçacaklar, bulutların az altından geçecekler, görenler nereye gittiklerini soracaklar. Kısacık, hoş öykü. “Kaçan” olsun, “Zeugma’da Tufan Günleri” olsun, iyi öyküler de “Daha Doğu”da ilk bölümdeki öykülerin eleştirel tonu var. Ne hüzünlü öykü. “Bu şehir onun değil. Hiçbir şeyiyle, hiçbir yeriyle değil. Tek istisna bu çay bahçesi. Adını bile seviyor: Harabati Çay Bahçesi. Ocak soğuğunda sobanın yanına oturunca dünya yörüngesini buldu. Sobanın hatırı var.” (s. 77) Memleketi çok uzaklarda, memleketi o çay bahçesi. Yurtlar, okullar, bir şey olunacak bu dünyada kırıla kırıla. Çocuğun biri şaşırıyor adını öğrenince, “Xezal” ne, “o sesi neresinden çıkarıyor” kız? Çocukluğunu anlatmak isterdi, ninesini, köy yolunun karla kaplanmasını, oysa ağaca kazılacak isimde X harfinin garipliğinden bahsediyor çocuk. Rüyanın sonu. Kardan üşümez de şehirden üşür, aklında bir üşümek vardır, dershane kantininde, yurt döşeklerinde. Çay bahçesinde karşılaştığı yabancıyla İngilizce konuşması, gülerek Türkçeye geçmesi, sonra İngilizceden devam etmeleri. İranlı, Keyvan. “İngilizcenin herkesi eşitleyen anonimliği”. Sohbet ediyorlar, denk geliyorlar sıklıkla. “Xezal içini nasıl böyle rahatlıkla döktüğüne şaşıyor. Ama Keyvan o kadar yabancı ki, susmak, saklamak zorunda değil kendini. Ninesini, bomba sesleriyle bölünen gecelerini anlattı. Amcaoğlu dağda… Çocukluğunda nasıl sallardı bu dal gibi oğlan, ağaç arasına gerili salıncakta, onu anlattı.” (s. 80) Tırnağının derisini yoluyor Xezal, Keyvan durduruyor. Acımasın. Başkasının acısını kendi mi hissediyor? Karakaşlı’nın araya dereye on numara oturttuğu ayrıntılar. Birbirleri için geliyorlar oraya artık, Keyvan da anlatıyor hikâyesini: tıp okuyor, Sınır Tanımayan Doktorlar’a katılacak. Xezal masalsı buluyor bu isteği, sınırlar var ve zorluyor insanı. Küçücük bir tartışmadan o kadar kırılabilirler mi, olur çünkü özlerine dokunuyorlar, ikisi de sınırların her an farkında ama biri sınırsızlığı arzularken diğeri sınırlara göre konumluyor kendini. Köyü yakıldıktan, ev ev dolandıktan sonra öyle. Doğu, Xezal orada. Keyvan ona göre daha doğudan, ne cehennemden kurtulduğunu bilmiyor Xezal. Acı yarıştırmaya gerek yok, birleşecekler yine. Azıcık bildiğim bir hikâye benim için, mekânı Berlin’e taşırsak iki güzel insan tanıdım orada, onları karakterlerin yerine koyabilirim. Hikâyedeki çatışma sebebini dışarıda bırakarak, iyi anlaşmışlardı çünkü. Biri buradan gitmiş, diğeri Rojava’dan, birbirlerini bulmuşlar. Devam, kalan öyküleri anmadan geçmek istemiyorum: “Bir Fincan Kapuçino”, “Şehir Matruşkaları” ki Berlin’le İstanbul’un iç içe geçmişliği beş yıldız bir kurgunun eseri, Brandenburg ve Neukölln’ün adını görmek bile iyi geldi. Berlin’e her yıl en az bir kez gideceğim, iki kez baharına denk geldim de bildiğim türden değil, soğuk ve yağmurluydu. Neyse, “İçimdeki Şarkı” en Karakaşlı öykü olabilir mi, olur.
İlk bölümdeki öyküler, dikkatli olmam lazım. “Veni Vidi Vici İstanbul” şehrin dile gelişi. Kolektif hafızadan bir parça, coğrafyadan bir parça, tarihten sayısız kırıntı. Dedim de, şehrin bölünüşünü “Şehir Matruşkaları”ndaki bölünüşle bir tutabilir miyim diye düşündüm, o öyküde karakter benliğin sayısız parçasıyla boğuşuyordu, bu öyküde şehir benzer bir çabaya giriyor sanki. Hikâyeyle toparlanmak, yaşamak. Güneşin doğuşundan batışına manzaralar, surların arasında uğuldayan rüzgâr, Boğaz. “Ölümü benden bilirler, yaşam katlanılır olsun diye. Kaç çeşit ölümün tanığıyım bilir misiniz? Saraylardaki incelikli zehirlenişlerin, kale duvarlarından boşaltılan kızgın yağların, en eski çağlardan bu yana karanlık, rutubetli köşelerde yapılan işkencenin, hastanedeki ölüm döşeklerinin, hayattaki yalnızlığı kimseden habersiz ölüverdiği yatağında kokmaya başlayanların, en yüksek yerlerimden bile isteye atlayanların, ille de faili meçhul patlamalarda parçalananların, arkadan kurşunlananların, meydanlarımda kafasında akşam yiyeceği yemeğin hayaliyle ilerlerken bir arabanın altında can verenlerin, çantalar içinde terk edilen bebeklerin, çöplerime boşaltılan cesetlerin tanığıyım ben. Ama acı bencilleştirir insanı. Bir kendi acınızı bilirsiniz, dünyayı da kendi acınızdan ibaret bilirsiniz.” (s. 14) Sonraki öykülere yollar uzanır buradan, Sevaçya’nın anlatıldığı öyküye mesela. Anlatıcı kiralık çıktığı evin sahibiyle, Markrit Hanım’la sohbet ederken öğrenir Sevaçya’ya, ev sahibinin kardeşine çok benzediğini. Geçmişe dönüp öğreneceğiz tabii, Varlık Vergisi’nin yarattığı yıkımdan bir şekilde kurtulurlar da 6-7 Eylül… Mahalleyi basanlar Muhammed aşkına gâvur evi göstermelerini isterler, komşu Muharrem oralarda gâvur olmadığını söyler, yırtarlar bir süre. Sevaçya dayanamaz, cama çıkıp Ermenice haykırır. İstanbul odur, kiracı kadın camdan baktığında gördüğü. Nice acı. Sevgilisi eve geldiğinde ölümden yaşama atlayıverir kadın, gözyaşı döker. “Halkıyla barışık olmayan devlet” deniyordu Peruk Takan Kadınlar‘da. İki öykü var sonrasında, iki zirve. “An-Bul-İst” Turgut Uyar’ın dizeleriyle bezenmiştir, altı parçalı anlatının karışık sırası, yitirilenin yasının çizgiselliği bozduğunu gösterir. “Ahparig”. Okuduğum en kederli öykülerden biri, tanıklığın etkisi var ama asıl anlatım biçimidir öyküyü arşa çıkaran. Bir de “Sabiha”, “An-Bul-İst”in ardından gelmesi bir mirası devralma sanki. Alıntıyla bitireceğim yine: “O bombayı ve daha nicesini bırakıverdin aşağı. Kader çarkının tersine döndürüşü gibi hayatı, biliyor musun! Bir düşünsene, gerçekten de dünyaya Ermeni bir aileden gelmişsen, kırım yıllarında kendilerine sığınan Ermeni ailelerini teslim etmeyen Dersim ahalisinin başına dünyayı yıktın.” (s. 51)
Arayıp bulmak, okumak lazım. Karakaşlı öykücüdür.











Cevap yaz