Kadrodan bir Adnan Binyazar kaldı yaşayan. Emin Özdemir’in ölümü 2017, Talip Apaydın’ınki 2014, belki bir araya geldikleri son açıkoturum bu. Kitaplaşmış, dağıtılmış, ne güzel. Anılarını anlatıyorlar, köy enstitülerinin unutturulduktan sonra nasıl hatırlandığına dair açıklamalar yapıyorlar. Abbas Güçlü’nün bir yazısı çıkmış zamanında, Menderes’in ne de güzel bir şey yaptığını söylemiş, hemen düzeltme yazısı göndermişler de Tonguç’un övüldüğü bölüm yayımlanmış sadece. Tarihi de bilinmiyor yani bu okulların, bir toplantıda enstitülerin kurucularının arasında Halil Fikret Kanad’ın da adı geçmiş ama Kanad’ın savundukları, reddettikleri şurada, yine de fikren öncülüğünden bahsedilebilir sanırım. Son yıllarda bir ilgi var tabii, Ankara Kitap Fuarı’nda standa gelenler enstitülerin ne kadar iyi kurumlar olduğundan bahsedip dururlarmış, memleketin kalkınmasında katkıları tam görülecekken kapatılmasından bahsederlermiş. Açıkoturumun yönlendiricisi Erdal Atıcı’nın dediği: “Öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmak Köy Enstitülerinin ana ilkelerinden birisiydi. Böylece öğrenme yaşam boyu sürdürülecekti, okuma alışkanlığı kazandırılamayan öğretmen 1940’lı yıllarda kitle iletişim araçlarının da son derece kısıtlı olduğunu düşünürsek, Anadolu köylerine atandıktan sonra yalnızlaşacak, bildiklerini unutacak, kendisini yenileyemeyerek, geliştiremeyerek köy toplumunun önderi değil, sıradan bir okuma yazma öğreticisi durumuna gelecekti. Bu yüzden enstitülerde, öğrencilere okuma alışkanlığının bilgiye ulaşmanın tek yolu olduğu, iyi bir okuma alışkanlığı kazanılırsa, ileride karşılaşacakları tüm sorunları çözecekleri düşüncesi benimsetilmişti.” (s. 15) Enstrüman çalmaca, yapı işleriyle uğraşmaca, dersler zaten belli, bir de okuma alışkanlığı kazandırılırsa üf. Binyazar hayatını kitapların kurtardığını anlatır işte, İzgü ısınmak için girdiği kütüphanede tutulur kitaplara, malum.
İlk konuşmacı Emin Özdemir, neler dediği: enstitüler on yıl açık kalabilmiştir sadece, on yılcık, etkisi düşünüldüğünde az bir süre ama halkın kalbinde yer edebilmek için yeterli. Elli sekiz yıl geçmiş üzerinden, bir zamanlar adının anılması bile yasaklanmış bazı yerlerde, enstitü mezunu öğretmenlere çektirilenler biliniyor, sonra sonra kıymeti bilinmiş. Bilmeyenler, kötüleyenler var, Özdemir için “yüz numara ağızlı yazarlar”dan biri Engin Ardıç. Oralarda Shakespeare okunuyormuş, mandolinle Mozart çalınıyormuş diye eleştirmiş. Ahmet Cemal tam bu noktadan övüyor oysa, öğrencilerin cebinde oyun yazarlarının metinleri olduğundan. Okur yetiştirmekten Özdemir de bahsediyor, serüveni şöyle: “Ben Köy Enstitüsüne geldiğim zaman kitap olarak iki kitap tanıyordum. Birisi kutsal kitabımız olan Kuran. Bilmezdik anlamını, işte camide – evde okunurdu, başımızı sallardık. İkincisi de, bu Darendeli kitapçılar vardı, böyle eski kitapçılar, dolaşırlardı köyleri, işte orada ‘Kesikbaş’, ‘Kan Krizi’ gibi kitaplar. Tabii ilkokulda gördüğüm okuma kitapları da vardı, ama ben onları hiçbir zaman kendi dünyamızın, kör dünyamızın içerisinde bir parça saymazdım. Bana oradaki insanlar da, konular da, giyimleriyle kuşamlarıyla hep ayrı bir gezegenin insanlarıymış gibi gelirdi. Çünkü hayatımızın kuşatıcı bir yanı yoktu o gördüklerimizde. Köy Enstitüsüne geldim, yani bilmiyorum o, işte hıçkırıktı, allahaısmarladıktı, daha, İstanbul ekspresiydi falan gibi böyle o yığın hıçkırık gibi hani böyle arıtıcı kitle kültürünün ürünleriyle tanıştım mı tanışmadım mı, birdenbire kendimi dünya klasiklerinin arasında buldum. Başladım okumaya.” (s. 20) Özdemir’i de merak eden araştırsın, ne işler başardığını görsün. Köy enstitülerine borçludur Özdemir, kitapların yanında Varlık, Yücel, Köye Doğru, Köy Postası gibi dergileri okur, çağdaş anlamda yetişmiş bir okurdur artık, gerisini kendi getirir. Ne oluyor, köy giriyor edebiyata, köylü giriyor, toplumcu gerçekçiliğe sağlam bir katkı tabii. Özdemir’e göre “devrimci romantizm”i de saymalı katkıya, köyden Yakup Kadri de bahsetmiştir ama Ahmet Celal “mızmızlanır”, “yakarır”, Emine’ye gönlünü kaptırdı mı köymüş köylüymüş zerre sallamaz, oysa Fakir Baykurt’un neleri neleri vardır bilinmeyen. Görmezden gelinen ya da. Makal’ın anılarında var, toplumla veya köyle ilgili bir konferans mıydı o, ilk Makal’ı çağırmışlar da sonradan kürsüye çıkan Turgut Uyar eleştirmiş, Makal’ın ilk çıkmasıyla mevzunun cort bir yere çekildiğini söylemiş, ardından alkışlar. Aşağılanmış enstitülü yazarlar, Özdemir’in eleştirisi: “Öylesine bir yanılsamanın içerisine girdiler ki, aralarında ünlü yazarlar, ünlü ozanlar da vardı, ‘köyden roman çıkmaz’ diyorlardı. Niye köyden roman çıkmaz? Çünkü köylünün dünyası tarlasıyla evi arasındadır. E ‘roman çeşidi olabilmek için dramatik bir yanı olması lazım’ diyorlardı, öyle diyorlardı. Oysa ben, gene hadi bu sözcüğü çok kullanıyorum, adım gibi eminim ki köylünün iç dünyası da en az Prens Hamlet kadar derindir. Alın Tütün Yorgunu‘nu, oradaki o psikolojik derinliği bütün boyutlarıyla görebilirsiniz.” (s. 25) Hasan Âli Yücel’in dediği gibi Türk köylüsü edebiyata enstitülerle girdi, enstitüden çıkmış yazarlarla girdi tam anlamıyla, Mehmet Başaran’ın anlattığı Trakya, Osman Şahin’in Güney’i, Talip Apaydın’ın İç Anadolu’su, Dursun Akçam’la Ümit Kaftancıoğlu’nun Doğu Anadolu’su, Türkiye’nin her yeri edebiyata girdi kısaca. Yok değildi fakat çeşitlenmesinde enstitülerin etkisi bariz. Topraksızlık, kadının ezilmişliği, hacı hocaların sömürüsü, her türlü konu da tazelenmiştir böylece.
Adnan Binyazar da kitaplara değiniyor başta, enstitülerde aradıkları hemen her kitabı bulabildiklerinden bahsediyor. Yurt dışındaki kütüphaneler zart diye getiriyorlarmış ya kitabı, enstitüler de hemen satın alıyorlarmış Binyazar’ın dediğine göre. Tiyatro varmış, türlü sanat dalları, herkes yeteneğince, isteğince faydalanıyormuş. Talip Apaydın da övgüleri sürdürüyor, okuma alışkanlığının öneminden bahsediyor. Kendisi Sabahattin Ali’yi keşfettikten sonra anlamış önünde açılan dünyanın enginliğini, hemen Gorki’ye, Çehov’a zıplamış, yazmaya başlamış sonradan. 1947, Almus’ta gezici başöğretmen, Tokat valisi çağırıp soruyor: “Öğretmen misin, yazar mısın?” Öğretmen olduğunu söylüyor Apaydın, o halde yazmayacak yoksa vali kalemini kırarmış. Suç işlemediğini söylüyor Apaydın, memlekette savcı var, yargıç var, ne iş yani. Tokat valisi eşek başı olduğunu hissetmiş olacak, “Biz neciyiz burada?” diye bağırmış. Tevfik İleri çıkmış, demirciden, inşaatçıdan, kömürcüden öğretmen olmayacağını söylemiş, onları temizleyecekmiş Milli Eğitim’den. Valiler, müdürler, müfettişler, devlet bir olmuş da köy enstitülüleri boğmaya kalkmış bir zaman. Acayip işler, hemen hepsinin öykülerinde, anılarında en az bir tane vardır öyle zottirik bürokrat, oturmamış devletin Murtaza’ları. 12 Eylül’den sonra dört dava açılmış, Apaydın hepsinde metinlerini “açıklamak” zorunda kalmış. Mesela bir öyküsünde kadının biri apartmanın üst katındaki evinin penceresinden, diğeri apartmanın karşısındaki gecekondunun penceresinden bakıyor, savcı ne anlatmak istediğini soruyor Apaydın’a. İki kadını anlatmak istemiş. Tamam da ne anlatmak istemiş. İki kadının birbirine bakışlarını. Yav iyi de neden biri altta biri üstte? Çünkü gecekondular tek katlı olur, apartmanlar çok katlı. Ey, burada sınıf farkı mı var? Sosyal sınıflar falan? Valla onu savcı söylüyor, Apaydın değil. Böyle birkaç dava, birkaç soruşturma, hep aynı sorular soruluyor, hani halkı kötü göstermek, yoksulluğu yazmak falan, aşırı sakıncalı şeyler olduğu için. Şimdi alıştı halk gerçi, savcılar mavcılar dert etmiyorlar böyle şeyleri.
Sonda üç makale var, Mehmet Başaran enstitülerin kitaplıklarından, kitap sayılarından bahsediyor, Makal başka bir yerden yaklaşıyor okullara, hoş. Adnan Binyazar’ın söylediğini alıntılayayım, bitireyim. “Köy Enstitülerinden daha evvel, Talip kardeşim bahsetti, adını söylemek suçtu. Ben Tevfik İleri ile Cihanbeyli’nin orta yerinde bir kapıştım, bana yedi yer değiştirttiler o lafımın üzerine. Biz bunların hepsini yaşadık, hepsi geldi geçti. Ama şunu da kesin söylüyorum ki, her nerede bir Köy Enstitülü çalışmış ise orada ayağının izi vardır, mutlak suretle eserini, izini bırakmıştır orada.” (s. 55)











Cevap yaz