Yüksel Pazarkaya – Bahar Öyküleri

Çin lokantasına gidilecek, üç arkadaşa istikamet. Bir Türk çalıştırıyormuş, damak tadı Çinlilerinkine varmamış bir Türk, üç arkadaştan biri işkilleniyor ama gidiyorlar, Çin lokantası. Bir kız karşılıyor, Çinli değil, lokantanın sahibinin kardeşi. Türk olduğu biliniyor, üç arkadaştan birinin rahatsız olduğu. Bir süre önce devralmış orayı Türk, Çinlilerden gelen giden yokmuş, Çin mafyası bile uğramamış, haraç kesmemişler ama orada bir Çin lokantasının olduğunu kimse mi bilmiyor, gerçi mafya gelse Çince konuşacak, Türk sahip Çinliye mi benziyor? “Maske” geçiyor öyküde, sahip maskeliyse bile gözlerinin çekikliğini nereden bulmuş? Göz çekikliği buluntudur, herkesten çekilip çıkarılabilir, o zaman da Türk mafyasıyla işbirliği yapan bir Çin mafyası ortaya çıkabilir ama yoktur, zaten yemekler de Çin’in yerel yemekleri değildir, Türk yemeğidir. Midir, bilgi yok. Sonra dışarıda Şarlo Kemal’e rastlar üç arkadaş, ne idiği belirsiz lokantadan sonra Şarlo Kemal de başka bir karmaşa yaratır, öncelikle başka bir öyküde adı geçmiştir, dijital alemde birazcık aramayla nerede geçtiği bulunabilir. Sonuçta Şarlo değildir ama Kemal de değildir, ortaya karışık bir şeydir. Ardından bakarlar, kime baktıklarını bilmezler, ne yediklerini de bilmezler, şaşkınlık. Martın beşi.

Baş ağrısı tutmadıkça ne başı ne ağrıyı bilir kişi, vücuttaki arıza vücudu ansıtır. Diş ağrısının, kalp yarasının, bir yerlerde aksayan bir şeylerin bedeni inşası acı bir tecrübedir, unutulur. Başı çatlayan adam başının tarihçesini çıkarır, nerelerde ne zaman edindiği çatlakları bir bir hatırlar, başını duyumsar en başta, başını bir türlü unutamaz, başı dünyasıdır. Uyanır, bir gün öncesine göre çok mutludur çünkü başı yoktur, hiçbir uzvunu duyumsamaz, zihniyle bedeni birdir. Boşluğu duyumsar, başının olduğu yerde ne vardı? Eve bakar, duvarlarda bir düşünceyi izler, acaba kendisi de o evin baş ağrısı mıdır? “Baş ağrısı, yalnız kendi kalıbının, kendi kafatasının taşıyamayacağı bir yük değil, aynı zamanda hiçbir varlığın taşıyamayacağı bir yüktü. Bir ev bile böyle bir yükü taşıyamazdı.” (s. 28) Başının ağrısı geçmiştir ama evin ağrısı geçmemiştir, geçmesine olanak yoktur, insan baş ağrısı ve ev için sıradan bir olağanlıktır. Martın onu.

“Madencilerin Öksürüğü”. Orhan Veli’nin bir şiirini okumak Zonguldak’ın karanlık binalarını, havasını yaşamaya yeter. Bellekte soluk görüntülerdir şiir, bir yerden ödüncü bilinçte işlemektir, koca bir şehri ve madenleri ve limanı ve tren istasyonunu ve stadı ve dereyi ve köprüyü, ağaçları, Kozlu’yu, öte geçeyi canlandırmaktır. İnsan bir yere gittiyse bile ayrılır ayrılmaz oradan, oraya hiç gitmemiştir. Aklındaki birkaç soluk görüntüdür, bir başkasının anılarıdır say. Usa vuran neyse hep bir deneyimin sonucu diyene kan, kırıl. Anlaması kolay, kendimce dile getireceğim, orada iki yıl yaşadığımı biliyorum ama tuhaf bir uzaklık, gerçek dışılık var bunda, anlık gerçekliğimde bunun yerini bulamıyorum, bunu bir yere oturtamıyorum, bununla ne yapacağımı bilemiyorum. Bir roman okusam, mesela İrfan Yalçın’ın Zonguldak’ta geçen romanlarından birinde o sokakları bulsam o zaman inanırım, ben orada iki yıl yaşadım. Başka türlüsüne aklım yatmayacak. “Ama bir türkü biliyorsan, bir türküyü seviyorsan, belleğindeyse o türkü, hele hele dilindeyse, o zaman yolculuktasın türkünün anlattığı yerlere. Bir şiirse, yolculuktan öteye, orası senin en eski yurdundur. Zonguldak gibi… Ne türküler, ne şiirler, ne öyküler ve romanlar…” (s. 30) Martın on biri.

Maskeci Ömer maskeci, iki hafta kent kent dolaşan, sekiz temsil verdikten sonra memlekete dönmek için hazırlıklara başlayan bir tiyatro ekibinin parçası. Otobüse binmek üzere otelin önüne çıkıldığında yok, çarşıya çıkacağını söyleyip kaybolmuş ortadan. Havaalanına gitmiştir belki, bavullarını alıyorlar, otobüsten iniyorlar, orada da yok. Uçağa binmiştir belki, uçağa biniyorlar, yok. Memlekete dönüyorlar, yok. Biri bir şey mi yaptı, bir yerde düşüp kaldı mı, yok. Mesleğini icra edip kendini bir başkasına mı çevirdi, bir başka Ömer mi oldu, bir Hans mıdır artık Ömer, yok. Mesleğinin ustası Ömer herkes olabilir mi, yok. Ömer yine Ömer ama nerede, kendinden mutlu olduğunu söyleyen herkes yalancı olduğuna göre bir başkası olmak için mi kayboldu ortadan, bu soruların cevabını yalnız kendi bilen Ömer yok. Oyunlar oynanıyor, günler geçiyor, herkes Ömer’le ilgili anılarını anlatıyor, herkes Ömer’i konuşuyor, eşi Ömer’i umutla bekliyor, Ömer ortada yok. Ayın on yedisinden yirmisine kadar başka öyküler, Ömer ortaya çıkıyor yirmide, geri dönüyor, Berlin’deymiş, eve telefon edip geleceğini söylemiş, hayattaymış, Ömer’in başına hiçbir şey gelmemiş çünkü başına bir şey geldiyse bile söylememiş, neden geri döndüğünü, neden zamanında geri dönmediğini söylememiş. Haliyle herkes unutmuş Ömer’i, gizem ortadan kalkınca alımlı halini bilen kalmamış, o da en iyi yaptığı işi sürdürmüş. Kaybolmak değil, maskecilik.

Nisan kaç, bir. Zamanın uçup gittiğinden şikayet hemen etkisini gösteriyor ve şikayetçiye, “Al öyleyse,” deniyor, zaman aynı hızla geriye akmaya başlıyor. O âna kadarki her devini, her düşünce aynı hızla kaybolup beliriyor ve kayboluyor, düşünce üzerine düşünce her şeyin farkında, elindeki kayıpların aynılığına şaşırıyor. Ölmüş olanlar canlanıyor, doğanlar ana rahmine çekilip yok oluyor, kişi gençleşiyor, çocuklaşıyor, yaşamının hiçbir ânından hoşnut olmadığını bir kez daha hatırlıyor ve ana rahminde yitip gidiyor, zaman geriye akmaya devam ediyor ve bilinci sonsuzluğa hapsediyor. Geriye dönmeyi de doğru biçimde düşünmeli, şu ânın berisinden şimdiyeki akışın başına gitmeli, şu andan beriye değil.

Her gün yedi sekiz saat piyano çalışan biri aynı tempoyla üç dört yıl çalışsa ustalığa erişir, teori budur ama gönülsüzce çalışan kişi neye erişir, zaman kaybına? Virtüözlüğünü dünyanın en büyük salonlarında konserler vermek için kullanıyor, ünleniyor, Sisifos’un bir değişiği. Gönül yoksa binlerce saatlik çalışma üne yarar, yaşama değil. Başka ne yapıyor, karatede kara kuşak sahibi. Belki de dünyanın karatede kara kuşak sahibi ilk virtüöz piyanisti, bununla ne yapacağını bilmiyor ama yapıyor, karateyle piyano arasında bir ilişki var, bir şeye ömür vermekle başka bir şeye ömür vermek iki ömürlük yaşamaktır, eğer gönül varsa. Sonradan var, hemen değil. “Yaşamda çünkü her şeyin birbiriyle bir ilişkisi, bir bağıntısı var. Hiçbir şey bilmesek bile, yaşamın kendisidir bu bağıntı. Bundan önemli, bundan güçlü bir bağıntı da düşünülemez.” (s. 82) Nisanın dördü.

Şairler gelip geçiyor öykülerden, çevirmenler, yazarlar geçiyor, Yaşar Miraç geçiyor bir yerde, sanırım Necatigil var, yakalayamadım tam. Fikret Otyam’ı sıkı tuttum ama, Leverkusen gezisi sırasında Otyam bakmış şöyle bir, “Ulan burayı bombalamamışlar ki, boş yere ağladık!” deyip üzülmüş. Bayer’in sahipleri kaçmışlar savaş sırasında, eczacılardan oluşan Otyam ailesinin yanına gelmişler, Türk ajanslarının verdiği bilgiye göre müttefikler Leverkusen’i, özellikle de Bayer’in fabrikalarını bombalamışlar, evde ağlamalar, ağıtlar, Türkler de katılmışlar hemen Yahudilere, üzüntü bir olmuş. Yıllar yıllar sonra Otyam şehri ziyaret edince haberin doğru olmadığını öğrenmiş, içi rahatlamış ama üzülmüş yine. Böyle anılar da var bu öykülerde, her güne bir öykü. Üç aylık öykü var elde, şiire yaslananından anılara omuz verene. İki mevsimim kaldı, çok üzülüyorum. Pazarkaya’nın öyküleri muhteşem.