Sevim Dabağ – Gezindim Boş Odalarda

“Şair Eşleriyle Söyleşiler” alt başlığını taşıyor. Sevim Dabağ eşlerle yüz yüze, denk getiremezse telefon vasıtasıyla röportaj yapmış, onlar. Berin Cumalı’yla görüşememiş Dabağ, keşke görüşebilseymiş. Suna Anday da sağlık sorunları nedeniyle ve eşinin isteği doğrultusunda röportaja katılamayacağını söylemiş. Melih Cevdet Anday neden istemedi, merak konusu. Münire Aksal’la başlıyoruz, Işık Lisesi’nde tanışmışlar. Yeni evlendikleri yıllarda Varlık dergisinde toplanan tayfadan bahsediyor Aksal, Yaşar Nabi Bey ve eşi Belma Hanım çok nazik insanlarmış, Orhan Hançerlioğlu, Necati Cumalı, Behçet Necatigil, Oktay Akbal da gelirmiş, muhabbet dönermiş bir güzel. Sabahattin Kudret Aksal gençlik yıllarında Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya ve Nurullah Can’la birlikte Kadıköy’de takılırmış, Hatay Restoran’a da sıklıkla giderlermiş. Sabahattin Kudret seyahat etmeyi sevmezmiş, Türk Dil Kurumu çalışmaları için Ankara’ya gitmek dışında evinden uzaklaşmazmış pek. Liseden hocası Hilmi Ziya Ülken’e duyduğu sevgiden ötürü felsefe okumuş, sonra öyküler ve şiirler. Masasına dokunulsun istemezmiş, en küçük bir değişikliği bile hemen fark edermiş. Gece yataktan kalkıp yazarmış, cebinden çıkardığı kağıt parçalarındaki çiziklemeleri daktiloya geçirirmiş. Mesele özel hayata gelince istisnasız bütün eşler bir parça duruluyor, eşlerinin gece gündüz demeden yazmalarına verdikleri tepkiler farklı, kimi bu tutkuları beslemek için elinden geleni yapmış, kimi geri plana atıldığını görünce sessiz sedasız yaşamını sürdürmüş. Tepki gösterenler, bir sanatçıyla yaşamanın zorluklarından bahsedenler de var. Münire Hanım eşinin sanata düşkünlüğünü sessizliğiyle besleyen bir eş, gerçi bu konuları detaya girmeden anlatıyor, evliliği boyunca pek de mutsuz olmadığını söylüyor ama bazı şeyleri değiştiremeyecek olmanın yükünü de taşımış sanki. Sanata özenmiş ama eşinin gölgesinde kalmaktan korkmuş gibi gözüküyor, eşi kendisini yazması konusunda sürekli yüreklendirse de hiç girmemiş o işlere, Sabahattin Kudret Aksal kadar güzel yazamayacağını düşünüp çekinmiş. Bir eve iki şair fazla belki de, biri diğerini toparlamaktan kendi tutkularına vakit ayıramıyor. Çıkarım bu tabii, Münire Aksal dünyaya bir daha gelse yazar olmak istediğini söylüyor, eşi olmadan. “Yazmak sanat. Yazarla yaşamak daha büyük bir sanat.” (s. 9)

Jale Birsel. Gölgede bir kadın değil Jale Birsel, tiyatro oyunculuğunu sürdürmüş, eşiyle gün içinde sadece kahve molalarında görüştüğü olmuş. Ankara’da tanışmışlar, Salâh Birsel tiyatro eleştirmeni olarak tanınmış o yıllarda, ortak bir arkadaşları ayarlamış mevzuyu. Nezihe Meriç, Salim Şengil, Turgut Uyar gelip gitmiş evlerine, sanat çevresiyle iç içe bir yaşam sürdürmüşler. “Masa başında sürekli çalışan, başını kitaptan kaldırmayan bir adam” olarak Salâh Birsel kahve pişirmeyi pek severmiş, molaymış bu onun için, eşinin yemeklerini de pek severmiş. Salâh Birsel’in canı bir şeyden ötürü çok sıkkınsa bezik oynarlarmış, Jale Birsel eşini rahatlatmaya çalışırmış. Yaşlandıkça daha çok yazmak istemiş Salâh Birsel, zamanının azaldığını hisseder hissetmez yazılarına daha bir gömülmüş. Bostancı’da yaşamışlar uzun süre, neresinde acaba Bostancı’nın? Son iki yıl gücü iyice azalmış, ölümüne yakın kitaplarına bakıp dururmuş, vedalaşmış bir süre sonra, hayatını kaybetmiş. Jale Birsel büyük bir sevgiyle anıyor eşini.

Mefharet Cansever’in röportajı çok kısa, Edip’in iyi bir eş ve iyi bir baba olduğunu söylüyor, şairin ataerkil bir aileden gelmesine bağlıyor bunu. İlhan Berk sayesinde Bodrum’u sevdiklerini, tatil yaparlarken eşinin beyin kanaması geçirdiğini, kısa bir süre sonra da hayatını kaybettiğini söylüyor. Bu kadar.

Münire Dıranas’ın anlattıkları iç burkucu. Lise öğrencisiyken bir okul çıkışında Muhip Bey’in dikkatini çekiyor, o andan sonra gittiği hemen her yerde Muhip Bey’i görüyor, hatta eve kadar takip edildiği bir gün dayısı bir tokat patlatıyor, peşindeki adamın kim olduğunu anlamak için. Muhip Bey ailenin ağzından girip burnundan çıkıyor ve muradına eriyor, evleniyorlar. Münire Hanım eşinin kendine yazık ettiğini düşünürmüş, Muhip Bey gece hayatını bırakamamış bir türlü. Alkol, birini söndürüp birini yaktığı sigara, satır aralarından anlaşıldığına göre aldatmalar, bir sürü şey. Birkaç defa isyan etmiş Münire Hanım, akrabalarının yanına gitmiş ama Muhip Bey ağlayarak ayaklarına kapanmış, geri dönmesini istemiş her seferinde. “Ben buyum ama senden de ayrılamam,” dermiş. “Bir hayat böyle geçti. Ankara’da sevilen, saygı gören genç bir hanımdım. Eşimin güvencesinde, onun yanında, sevecen ama suskun yaşadım.” (s. 49) “Büyük sanatçı kişiliğine sonsuz saygılarıyla ve rahmetle” anıyor eşini Münire Hanım, kırk yıllık beraberliklerinde eşine her zaman saygılı ve bağlı kaldığını söylüyor. Geçiyorum, çok üzücü bir şey var burada.

Biket İlhan’ın röportajı kitaptaki en, nasıl diyeyim, hoş röportaj, eşinin açık yürekliliğini olduğu gibi anlatıyor. İzmir’de tanışmışlar, evlilikleri ve ayrılıkları son derece doğal bir şekilde gerçeklemiş, bu konuda birbirlerinden pek bir şey gizlememişler anlaşıldığı kadarıyla. Biket İlhan çocuk yapmak istemiş, Attilâ İlhan istememiş, ayrılmışlar, bu kadar. Araba almak, ev almak, aile ilişkilerine karışmak istememiş Attilâ İlhan, çalışıp üretmek istermiş hep. Aralarında anlaşarak ayrılmışlar, insanlar uzun süre ayrıldıklarını bilmemiş, birbirlerini sevmeye devam etmişler ve sıklıkla görüşmüşler uzunca bir süre, arkadaşça. Galiba.

Huriye Necatigil. Sarıyer Ortaokulu’nda öğretmenlik yaparlarken tanışıyorlar, aile içinde bir törenle evleniyorlar. Evlilikleri oldukça sade, iki öğretmen maaşıyla geçinmeye çalışıyorlar, iki kız evlat büyütüyorlar. Behçet Necatigil’in çocukluğuna dair ilginç bir detay var, müftülük yapan babasından uzak durmak için küçücük bir odaya kapanırmış, kız kardeşlerinin söylediğine göre yemek saatleri dışında ortada görünmezmiş. Lise öğrencisiyken bütün yazılarını kaleme aldığı bir dergi bile çıkarmış görece uzun bir süre, ardından şiirler gelmiş, dergilerden sonra kitaplar, çeviriler… Necatigil “kuluçka döneminde” son derece huysuz, suratsız bir adam olurmuş, üzerinde çalıştığı şiiri bitirir bitirmez de dünyanın en tatlı adamına dönermiş. “Sevgilerde” şiiri onun hayata bakışını olduğu gibi yansıtırmış Huriye Necatigil’e göre, çok ince bir insanmış Behçet Necatigil. Ailesine düşkünmüş, bu yüzden Nâzım Hikmet hakkındaki yazısında Nâzım Hikmet’i aile kurumuna önem vermemekle suçlar görünüyor, Memet Fuat’a cevap hakkı doğuruyor.

Vildan Saraç, Zühal Tekkanat ve Güler Yücel kaldı geriye, okuyacaklara bırakıyorum.

Bunu biraz olsun yaşadıysam şöyle bir şey, diyelim ki arkadaşlarınızla muhabbet ediyorsunuz ama aklınızda parıltılar dolanıyor. Eve gitmek istiyorsunuz, muhabbetin en tatlı anında içinizde garip bir huzursuzlukla kalkıyorsunuz, yanınızdaki defter veya çantanızdaki kağıtlar kesmezse eve gidip yazmaya başlıyorsunuz. O gün sevgilinizle planınız var, birlikte yemek yapacaksınız diyelim, yine parıltılar dolanmaya başlıyor ve erteliyorsunuz. Planı, sevgilinizi, sevdiklerinizi, yaşamı erteliyorsunuz, aslında yaşamı ertelemiyorsunuz, yaşamı yaşıyorsunuz. O an için yaşamanın tek yolu bu, başka hiçbir şey düşünemeyecek haldesiniz. Bu duyguyu bu insanlar şiddetli bir şekilde yaşıyorlar, kimi ilişkilerinde bir denge tutturuyor, kimi her şeyi yakıp yıkmak zorunda kalıyor, kalp kırıyor ister istemez. Eşlerin anlattığı sanatçılar arasında dengeyi tutturanlar var gibi gözüküyor ama bilinmez, gerçek söylenmeyendeyse neyin söylenmeye değer olduğundan yola çıkarak bazı şeyleri sezebiliriz. Bu kitap alenen olmasa da değişen ölçülerde mutsuzluk taşıyor, coşkulu bir mutsuzluk. Mevzuyu en iyi anlatan sahne benim için hâlâ şu, bir benzerini bulamadım henüz.

İyi kitap, sanatçıların yaşamlarından parçalar. Kadınlardan bahsediyorum, sanatçıyla yaşamak daha büyük bir sanat gibi gözüküyor.