Cevdet Kudret – Dilleri Var…

Cevdet Kudret’in üç kitabından derlenmiş denemeler var bu kitapta. Zamanının dil meselelerine eğiliyor Kudret, TDK için aktif olarak çalışırken TDK’yı eleştirmekten geri durmuyor, bu yüzden haksız eleştirilere maruz kalıyor. Melih Cevdet Anday’ın radyo konuşmalarının metinleriyle birlikte okunursa dönemin dil üzerindeki hassasiyeti daha iyi anlaşılabilir, Anday’ın Kudret’i eleştirip eleştirmediğini hatırlamıyorum ama Kudret’in Anday hakkında söyleyecek sözü var, tabii daha çok Nurullah Ataç’la ilgili meseleler ağırlıkta. Kudret bir açıdan Memet Fuat’a benziyor, tartışmayı alakasız noktalara çekmeye çalışan muhataplarına uymuyor, fikirlerini temellendirip sadece dil meseleleri üzerinden ilerliyor. Ara ara iğneliyor da, sakin kalmaya çalışırken küçük patlamaları engelleyemeyen bir düşünür portresi çiziyor, yine de nazik ve suyu bulandırmayan bir üslubu var. Ele aldığı ilk mesele dildeki yabancı sözcüklerin tasnifi, dildeki özleşme akımının zirveye çıktığı zamanlarda Ataç’ın sözcük tercihlerinden ötürü bu tasnif üzerinden temellendiriyor dil meselesini. “Kalb” sözcüğünün dilden atılamayacağını söylüyor örneğin, “yürek” veya “gönül” sözcükleri “kalb”in yerini alamaz, “-sız” takısı getirildiğinde her üçü de farklı anlama geliyor örneğin, öyleyse biri diğerinin yerine kullanılamaz, ayrıca tasfiyeleri mümkün değil. “Kalb”le ilgili deyimleri, yan anlamları, halkın kullandığı bütün kalıpları da atmamız gerek, olanaksız. Ziya Gökalp’in “Türkçeleşmiş Türkçe” anlayışını sürdürüyor Kudret, konuşma dilinde yaşayan yabancı kelimeler Türkçe sayılmalı. Konuşma dilinde karşılıkları olmayan, söylenişleri değiştirilerek Türkçeleştirilmemiş sözcüklerin değiştirilmesi gerekiyor bir yandan, “muharrir” olsun, “şifahi” olsun, bu tür sözcüklere bir karşılık bulunmalı. Örneklere baktığımda “asil”, “hafriyat” gibi sözcükler varlıklarını sürdürüyorlar, bütün çabalara rağmen bu sözcükler bulunan karşılıklarına sığmayacak kadar karşılık bulmuş demek ki halkta, kullanımları sürüyor, kalmışlar. Bu noktada Ataç’a karşı çıkmaya başlıyor Kudret, Ataç’ın gerçekten çok fantastik tercihleri var, karşılık bulmada dilimizin köklerine uzanıyor ama sözcük yerleşmiş veya yerleşmemiş, pek umursamıyor gibi gözüküyor. “Lirik” yerine “kopuzsal” örneğin, enstrümanı ve eki değiştirince olmuyor o iş. Daha pek çok ilginç tercihi var Ataç’ın değinmeyeceğim ama bir görüşünü aktarayım, Ataç’a göre 2050 yılına gelince Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Sait Faik Abasıyanık’ın eserlerini kimse okuyamayacak, dili kimse anlamayacak çünkü. Otuz yıl kaldı, böyle bir şey olmayacak gibi gözüküyor. Ataç panikle hareket ediyor gibi gözüküyor, garip tercihleri bu yüzden ama “tutmuş” önermeleri de az değil tabii. Başka bir denemede tartışma zemininin oluştuğunu görüyoruz, Ataç’ın konuyla alakası olmayan suçlamaları Kudret’in bilgisine ve kişiliğine yöneliyor ama Kudret yoldan şaşmıyor, Ataç’ın eleştirdiği sözcükleri Ataç’ın kendisinin de kullandığını, eleştirilen sözcüklerin ve bulunan karşılıkların dile çoktan girdiğini, bu konuda değişimin pek de mümkün olmadığını söylüyor. Kudret’in de öngöremediği durumlar var, “meselâ” yerine “sözgelişi” varken “örneğin”i uydurmanın gereksiz olduğunu söylüyor, bugün baktığımızda üç sözcüğün de yaygın olarak kullanıldığını görüyoruz, dilin genişleme potansiyeli üç sözcüğü de kaldırabilmiş, dile zenginlik katmış, çok güzel. Bunun yanında halk şairlerinin kullandığı dili beğenmiyor Ataç, divan edebiyatını öve öve göklere çıkarıyor, buna karşılık Ataç’ın başka bir yazısını çıkarıyor Kudret, Ataç o yazıda halk şiirinin en güzel gazellerin yanına konabileceğini iddia ediyor, bağlam aynı, çelişki büyük. Tartışmaları birkaç deneme boyunca sürüyor, Kudret birçok sözcük üzerinden Ataç’ın görüşlerini çürütmeye çalışıyor. Tam o sıralarda Ataç ölünce dil meselesini ele almayı sürdürüyor, şöyle bir not düşerek: “Geçen yıl dil üzerine yazdığım bir yazı, rahmetli Ataç’ın görüşüne aykırı düştüğü için, aramızda bir tartışmaya yol açmıştı. Ataç o sıralarda ölünce, dil konusundaki yazılarıma tam bir yıl ara verdim. Bu bir saygı duruşu idi.” (s. 43) Büyük incelik bence.

Anday’la tartışmasından bahsedeyim, Anday’a göre Kudret dil devrimine karşı koyanlardan biri, en azından Kudret’in yazılarını okuyanlar öyle sanabilir. Özetle Anday da Ataç’ın görüşlerine katılıyor, sözcük türetmede Arapça ve Farsça yetersiz kalırsa Yunanca’ya ve Latince’ye başvuramayacağımıza göre eski Türkçeye yönelmemiz gerektiğini savunuyor. Kudret’e göre o kadar eskiye gitmeye gerek yok, Ataç’ın “tilcik” tercihine karşın Anday “sözcük” sözcüğünü önermiş ve bu sözcük tutmuş, öyleyse durmadan aramak gerek, bu arayış sürdürülürse yetersizlikle karşılaşılmayacak, Kudret’in savunduğu fikir bu. Halkın bilmediği sözcüklerle ve eklerle kurulan yapılar kaybolmaya mahkum, kullanıma sokulamayan sözcüklerin yaşama şansı yok.

Babaların oğullarla anlaşamama meselesinin bir açıdan arkasında duruyor Kudret, değişime uyum sağlayanların böyle bir probleminin olmayacağını söylüyor. Dilin mantığı belli, zenginleştirme işlemi dilin daha anlaşılır, kullanılabilir olmasına yol açacak, öyleyse babalar da bir zahmet yeni tercihleri bilecek, zamana ayak uyduracak. Tabii yeni olan her şeyin doğrudan dolaşıma sokulmasıyla gerçekleşmeyecek bu, devrik cümle sorunu Kudret için bu açıdan incelenmeye değer. “Devrik Cümle Üzerine” denemesi bir şeyler yazmaya çalışanlar için müthiş faydalı bir yazı. Kudret yüklemi sonda bulunmayan her cümlenin devrik cümle olduğunu, bunun yanında ögelerin yerine göre devrik cümlelerin farklı anlamlar yaratacak şekilde oluşturulabileceğini söylüyor. Aslında vurguyla ilgili bir şey, yüklemden önceki sözcüğün vurgulanmasıyla ilgili bir mesele. Örnek: “Babanın elini öp.” Cümlede vurgu “elini” sözcüğünde, “Öp babanın elini,” desek bu kez vurgu yüklemin kendisinde, aba altından sopa göstermece de var. Bu tür örneklerle onlarca farklı anlamı gösteriyor Kudret, Ataç’ın devrik cümle kullanma sevdası yüzünden yazarlığa adım atanların da Ataç’ın yolundan giderek cümleyi devirirken Türkçeyi de devirdiklerini söylüyor. Buna benzer bir mesele de tiyatroyla ilgili, Turgut Özakman’la bir tartışmanın konusu. Kudret, oyun dilinin pek kullanılmayan sözcükler içermemesi gerektiğini savunuyor, Özakman tam tersinin olabileceğini savunuyor, koyu Osmanlıcanın oyunlarda kullanılabileceğini söylüyor. Kudret’e göre Osmanlı döneminde geçen oyunlar dışında eski sözcüklerin kullanımı doğru değil. İşin özeti bu.

Son mesele, SİSAV Türk Dili Semineri. Akademimizin güzide hocaları bu seminere katılarak marksistlere çakmışlar, dilimizi yozlaştıran marksistlerin ülkenin, vatanın birliğini ve beraberliğini bozacaklarını söylemişler. Ercilasun’undan Ergin’ine akademinin ağır topları milliyetçilik davasına çok ilginç şeyler yumurtlamışlar, Kudret bu yumurtlananları eleştiriyor, sıkı eleştiriyor hem de. İdeolojik körlüğün karşısında dimdik duruyor, ellerinden öptüm.

Dilimizin yakın tarihli evrim serüveni olarak da bakılabilir bu denemeler, Cevdet Kudret’in yetkinliğini anlatmaya lüzum görmüyorum.