Semih Gümüş – Yalnızlık Kime Benzer

Arka kapaktaki yazıyı azıcık eleştirelim. Benzerlerine az rastlanan bir kurgudan bahsediliyor ama kurgunun hangi niteliğinin az rastlandığına dair bir fikir oluşmadı açıkçası. Olay şu: Anlatıcıyla sevgilisi Lal ayrılmış, anlatıcı odasına çekilmiş, geçmişi inşa ederken kendi yalnızlığını etkisinde kaldığı metinlerdeki karakterlerinkiyle tokuşturuyor, yalnızlığın kime benzediği de bu karakter çorbasında bulunmaya çalışılıyor. Bu metindeki anlatı yapılarının benzerleri çoktur, Xavier de Maistre’ın hücresinden/odasından Ölümüne Sadakat‘teki pop müzik obsesifi adama dek farklı metinlerden pek çok benzerlik bulabiliriz. Kurgunun bütüncül yapısıysa mevzu, o zaman da tutkusunu kişiliği haline getirmiş ve travmalarıyla boğuşan her karakteri bu metindeki karakterle denkleyebiliriz, naçizane iki denemem olmuştur mesela, sağ tarafta görebilirsiniz ikisini de. Pek çok örnek verilebilir deyip yazının lüzumsuz parıltılarından geçeceğim, metne bakmalı. Anlatıcının yazma edimiyle düşünce süreci paralel ilerliyor, yağmurlu havalarda yazmayı sevme fikri aklından geçerken aynı zamanda yüzünü yağmura tutuyor ve Lal’in gidişini hatırlıyor, “kaçak bir yılan gibi” kayarak dönen lastiklerin hışırtısında yılanı ve yılanın anlatıcı için anlamını bilemesek, bu benzetmenin anlatıya uzandığı noktayı anlamasak da görüyoruz ki Lal iki yıldan sonra gidiyor, uzun süre ortalarda olmayabileceğini söylüyor. Meraklanmasınmış anlatıcı, Lal’in iyi olduğunu düşünsünmüş, yokluğu da ne yaparsa yapsın artık. Lal’in işyerindeki arkadaşları arıyorlar, anlatıcı bir aydır görmediğini söylüyor kadını. Yedi gündür de dörde dört bir odada, arada sırada banyoya ve mutfağa gidip geliyor, düşündükçe yazıyor, yazdıkça hatırlıyor, okudukça ne yapıyor, odada böyle şeyler oluyor. Lal’e göre çabuk unuturmuş anlatıcı, başkalarını bulurmuş, oysa anlatıcı da çekip gitmeye teşne ama Lal onu bırakırsa. Birlikte gidemediklerine göre kalacak ve kitaplığındaki yaşamlarla kendininki arasında teselliye varan bir yol bulmaya çalışacak. Lal’in uzaklığı besbelli, anlatıcı niçin güzel sözler etmediğini sorunca Lal öyle konuşmak için çok genç olmadığını, daha fazlasını veremeyeceğini söylüyor. Aralarında yaş farkı var sanıyorum, anlatıcının yaşı da epey var, haliyle kadının ilişki alışkanlığa döner dönmez uzadığı anlaşılıyor. Paragraflarla bölümlenmiş metinde Lal’le diyaloglar ve anı parçaları yazma eylemi üzerine düşüncelerden ve referans gösterilen karakterlerden ayrışmıyor, dolayısıyla sevgisizliğin kırıntılarından hemen sonra şöyle bir paragraf içi ayrışma ortaya çıkabiliyor: “Şehrin yalnızlarının uyuyamadığı gecenin içinde insanın dili yalnızca düşünmek için var. Konuştuğumuz gibi yazmıyoruz ama düşündüğümüz gibi yazabiliriz. Lal aklımdan çıkmıyor, yürürken, otururken, yatarken, dolmuşta, vapurda, hep aklımda.” (s. 16) Mümkün, yokluk her şeyi iç içe geçirebilir ama bunun doğrudan diyaloglarla ve apaçık eylemlerle ortaya konması bahsedilen yazarların metinlerinin derinliğiyle uyuşmuyor, örneğin bir yerde Kjersti Skomsvold’un Hızlandıkça Azalıyorum‘undaki bir mevzuyu konuşuyorlar, Kusursuz Bir Mesafe‘de Monty Hall Problemi üzerinden aynı metni andığımı belirtmek istedim şimdi, neyse, mesela o metindeki anlatıcı geçmişini anımsarken sadece zirve ve dip noktaları, kendince anımsamaya değer anları değil, topyekun bir kurguya girişerek yaşamının bir anlamda tamamını, aydınlıklarını ve boşluklarını ortaya çıkarıyor, eksiksiz bir yaşamdöküm. Şimdisiyle geçmişinin bitişikliği, ne diyeyim, kot farkı yaratmıyor, bütüncül bir kurgu var orada ama bizim anlatıcı katır kutur hatırlıyor, konuşmalar kusursuz, anlar berrak, adamla kadının her sahnesi ışıklar altında. O ânın acısı, geleceğe dair kaygıları anlatı zamanında aşılmış, anlatılan zamanın duygusu çoktan işlenmiş, replika, sanki edebi yorumlara varmak için kullanılan kurgusal bir aygıt. Tamamıyla öznel bir şeyden bahsediyorum tabii, kanımca acının analizi hiçbir zaman bu kadar kusursuz bir şekilde yapılamaz, kurmacada yapılabilirliği karanlık noktalar olmadıkça çiğdir, yavandır, malum inancın askıya alınmasını sağlamaz. Kısacası kurmaca okuduğunu hisseden okur artık okur değildir, bir gösterinin izleyicisidir. Hoş değil.

Karakterlere ve yazarlara dair çıkarımlar müstakil olarak değerlendirilirse denemeye varır, tatmin eder ama anlatıcının Lal’in yokluğunu son derece lirik bir dille anlatmasından sonra didaktik tonla giriştiği yalnızlıkları eşleme işi kafa göz yarıyor. Bir iki örnek: Salinger bahsi var, anlatıcı hangi yazarın yerine geçmek istediğini düşünürken aklına Salinger geliyor, vazgeçiyor çünkü yazdıkları tam ona göreymiş ama kişiliği değilmiş, yaşlılığındaki suratsızlığını almak istemezmiş. Aslında o an inzivaya çekilmiş anlatıcı ve evine kapanan Salinger arasındaki koşutluğu görmezden gelirsek olur ama anlatıcıyla Salinger arasında geçen diyaloğun ortaya çıkardığı zıtlığı görmemek olmaz. “Sakın kimseye bir şey anlatmayın, diyordu Holden. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz. Bu sözün nedenini şimdi anlıyorum. Oysa ateşlerin ya da aşkların ortasında ayakta kalabilmek için nasıl bir güç ve enerji gerekiyordu, bunu anlatmasını isterdim, birinde yenik düşmeye başlayınca öbürüne nasıl sarıldığını, dünyanın üstüne çullandığını gördüğü sırada Dostoyevski, Tolstoy, Fitzgerald okumanın insana ne verdiğini.” (s. 21) Zurnanın zort dediği nokta burada, anlatıcı aslında Salinger’dan istediği şeyi kendisi yapıyor ve sevdiği yazarları deşip ortaya çıkardığını yazıyor ama kuru bir iç dökümden öteye gitmiyor bu çabası, metinle yazarın analizi Lal’le anlatıcının ilişkisinin analiziyle aynı tonda. Şu da var, yazarla metin arasında acemilikle kurulan böylesi bir bağ onca kurmacaya hakim olduğunu gösteren anlatıcının aslında kurmacanın ne olduğunu tam olarak bilmediğini, anlamadığını da gösterir mi? The Tender Bar‘daki sahnenin devamında dayısı yeğenine bir dolap dolusu kitabı gösterdikten sonra onca kitabı okumadan yazmakla ilgili konuşmalar yapmak istemediğini, yeğenin okuyacağı onca kitap hakkında da konuşmak istemediğini söyler ve gider. Bu metnin bir yerinde de geçiyordu, Lal’le anlatıcının sesleri yaklaşır ama hiçbir zaman bir olmaz, okurun yazarla yakınlaşması da aynı bağlamda mümkün değil ve anlatıcı bunun farkında değil. Metinle okur yakınlaşır bir, okurun deneyimi biriciktir, bu deneyimi anlatmaya kalksa üslubu da o biriciklikten bir parça taşımalıdır ama anlatıcıda bunun esamesi yok. Çok dağıldı, toparlayınca laboratuvarda acısını didikleyen, deney malzemesi olarak da edebiyatı kullanan bir bilim insanı canlanıyor gözümde, anlatıcının işlevi bu. Salinger onca yazardan bahsetmediği için Salinger zaten, Holden da Holden. Bahsetmek yerine sezdirmek yani, göze sokmaktansa yedirmek, didaktik topak oluşturmamak, anlatıya yaymak. Anlatıcının derdi edebiyat derslerinin arasındaki teneffüslere sıkışmamalıydı. Nicel değil nitel bir mevzudan bahsediyorum, yoksa iki yaka da hacimce son derece uyumlu. Şimdi gördüm de, arada mesela bir dergi olayı var, zamanında anlatıcı ve birkaç arkadaşı dergi çıkarmışlar, birilerinden şiir istemişler, kişiler arasındaki muhabbet hoş ama sonraki bölümlerde bir iki değini dışında bir daha ortaya çıkmıyor bu mevzu. Olmasın, başka bir uğraş olsun, o da yok. Tümsek bunlar, okuru bir anlığına hikâyenin o kesif havasının dışına atıyor, o kadar.

Bernhard’ın ortaya çıktığı bir bölümden bahsedip bitireyim: “Gülümseyen bakışının anlamını çözemedim, o hep şehre mahkûm, ben ıssız bir yere çekip gidebilirim buralardan. Benim gibiler için bir ev ve bir bahçe. Eğilip bükülmesi olanaksız görünen Thomas Bernhard da köy evindeki hayatını kurabilmek için onca öfkesine yenilirken çaresiz. Şimdi Lal neredeyse ben burada.” (s. 33) Röportajlarından ve video kayıtlarındaki konuşmalardan anladığım kadarıyla Bernhard’ın çaresizliğinden ve öfkesine yenilmesinden bahsedemeyiz sanıyorum. Belki de anlatıcının aslında hep kendisinden bahsettiğini düşünmeliyiz. Salinger da anlatıcı, Paz da, Bernhard da, hikâyede kimin adı geçiyorsa. Anlatıcının kendini kurması için aparat yazarlar.

Tavsiye edemeyeceğim, çok merak eden okusun.