Sâdık Hidâyet – Alacakaranlık

Hidâyet bu öykülerde ilginç şeyler deniyor, bilimkurgudan tarihî kurguya geniş bir yelpaze. “S.G.L.L.” bütün sorunların çözüldüğü bir dünya çizer, sorunsuz kalan insanın yorgunluk ve bıkkınlıktan doğan hallerini inceler. The Matrix‘te aynı kusursuzluğa sahip bir dünyanın insanları delirttiği söyleniyordu, eser miktarda sorunun şart olduğu söylenir de bunun bir tür rıza sonucu olması problemdir. Hastalık, açlık, yaşlılık ve çirkinlik ortadan kalkmış, aile yaşamı terk edilmiş, sonuç bıkkınlık. Burada düşünmek gerek, çok açıdan karşı görüş sunulabilir de ben sadece bilinmezliğe değineceğim, sorunsuz bir dünyada kafayı yiyip yemeyeceğimizi bilmiyoruz, zaten o noktayı tarihin ters kutuptaki sonuymuş gibi düşünmenin mantığını da anlamadım. Çetrefilli bir konu, Hidâyet’in çıkarımları öykünün özgüllüğü içinde makul ama dünyanın olası bir hali mi, tartışılır. Maneviyat da ortadan kalkmış, insanlar makine gibi yaşıyorlar, koca koca binalarda yaşıyorlar. Susen maneviyata eğilim gösteriyor, heykel yapıyor ve büyük bir binanın 22. katında bir başına yaşıyor. Onunki ilginç bir yaşam, hiçbir keyif ve eğlence yok, sırf sanat. Penceresinden görülen dünyanın tasviri: otoradyoelektrik, hareketli perdelerle verilen reklamlar, radyovizyon, bir dünya tırı vırı. Öze gelelim, ressam arkadaş Ted gelir ve konuşmaya başlarlar. Çıplaklar denen bir grup isyancı vardır, muhtemelen bizim kusursuzluk yine garibanın sırtına yüklenmiş, azınlığın mutluluğu için çoğunluğun mutsuzluğu yeğlenmiştir. Neyse, bu Çıplaklarla birlikte insanların öldürülmesine dair tepeden bir karar alınır ve tartışma başlar, ölüm varsa neden onca resim, heykel? Ruh nedir, her eşyada ve canlıda var mıdır, doğanın ruhla ilişkisi nedir ve doğa anlamlı mıdır, anlam nedir, özgür irade karşısında determinizm zafer mi kazanmıştır, o kadar da ilerlememeli mi insan? “‘Okumak, yazmak ve düşünmek; bunların tümü bedbahtlıktır, talihsizlik getirir. Çıplaklar akıllı. İnsan doğaya dönmeli, doğadan uzaklaştıkça bedbaht olur diyorlar.’” (s. 19) Âşık olduğunu da söylüyor Ted, Susen hemen “üç bin yıl önceki insanların âdeti”ni aşağılıyor, Ted’in kafasının karıştığını iddia ediyor ki manevi yönünün kuvveti taca çıkıyor burada. Çıplaklar teknolojiyi reddederek doğaya dönmüşler, Ted’e göre onlar da dönmeliler ve aşkın ne olduğunu bilmeliler. Biz ne bilmeliyiz, iki karakter arasındaki kişisel tartışmadan çıkacak sonucu bilsek yeterli, oysa Ted bilgi topağını büyüttükçe büyütüyor, Susen’in zaten bildiği yakın tarihin bilimsel gelişmelerini sıralıyor, okur için o dünyayı aydınlatıyor da okura çaktırıyor bu okur içinliği. Öykü çatladı yine. Baştakiler S.G.L.L. diye bir serum yaratıyorlar sonra, bunu alanda şehvet mehvet hiçbir şey kalmıyor, iyice morona dönüyor. Bunu da tartışıyorlar sonradan, Eros ve Thanatos’un ikili yapısına dair malumat. En sonunda herkes teker teker intihar ederken bizimkiler bir araya geliyorlar, aşkın üreme tuzağı olmasıyla aşkın bir başınalığı çarpışıyor, sonra onlar da diğerlerine uyarak yaşamlarını sonlandırıyorlar. Sarmaş dolaş, bellerine beyaz bir yılan dolanmış. Aşk, ölüm vs. üzerine bir açıdan iyi öykü de distopyanın özensiz kurulumu etkiyi düşürüyor. Gerçi Hidâyet’in düşüncesi tutarlı bir dünya yaratmak değil, belli durumlarda tokuşacak fikirleri tokuşturmak.

“Erkeğini Kaybeden Kadın”, artık açık açık söyleyebilirim sanırım, dümdüz anlatımıyla tipik, sıkıcı bir Hidâyet öyküsü. Zerrinkülah’ın Mazenderan’a gittiği sıra başlar öykü, aylardır kayıp eşini aramak için eşinin köyüne varmaya çalışan Zerrin yanında çocuğunu da götürmekte, çocuğa, “Tükür çocuğum babanın suratına!” demek suretiyle eşini utandırmak istemektedir. İstememektedir, kötü bir şey düşünmez, sadece Gulbebû’ya kavuşmak ister. Eşek sırtındaki yolculuk, çocuğuna peynir ekmek yedirmesi, zor koşullarda bir başınalığı ilk bölümün mevzularıdır. Kabaca ayırdım üçe, ikinci bölümde nasıl tanıştıklarını görürüz. Zerrin’in fecaat bir ailesi vardır, on dört yaşındaki kızın aklı civara işçi olarak gelen adamda kalınca ablalarının bekarlığına bakılmaz, Gulbebû da isteyince evleniverirler. Başlarda iyidir adam, işe gidip gelmektedir, Zerrin’i sevmektedir ama kısa süre sonra cortlar, her gün tekme tokat giriştiği eşiyle geceleri sevişir. Bu tuhaf şiddete alışır Zerrin, ses çıkarmaz. Adam ortadan kaybolunca peşine düşer, yine aynı düzenin sürmesini ister. Büyük çabalardan sonra köye vardığında Gulbebû’nun başkasıyla evlendiğini ve kendisini tanımaya niyetinin olmadığını görür. Eşinin annesi de çat çut giriştikten sonra istenmediğini anlar Zerrin, çocuğuyla birlikte dönüş yoluna koyulur. Hemen orada aldığı karar ilginç, çocuğunu bir evin önüne koyarak hemen döneceğini söyler, kirişi kırar. Denk geldiği adamın eşeğine binince o adamın da Gulbebû gibi ahır ve hayvan kokup kokmadığını merak eder, çekicidir ikisinin birleşimi. Aşağı yukarı bu, öykünün göz alıcı hiçbir niteliği yok.

“Perde Arkasındaki Bebek” kitaptaki en iyi öykü olabilir. Mihrdad okuduğu liseden mezun olmuştur da ot gibi mezun olmuştur biraz, bütün dersleri iyi olsa da sosyallikten sınıfta kalmıştır. Durmadan çalışmak, İran’a tatillerde bile dönmeden çalışmak bazı gelişim evrelerini kaçırmasına sebep olmuştur, bu yüzden Le Havre sokaklarında dolanırken bir vitrinde gördüğü mankene âşık olur. Parayı bastırıp mankeni alır, İran’a döner, altı yıldır dönmesini bekleyen amca kızından yüz çevirir. Mankenin varlığı evdekileri huzursuz etse de çocuğun heyheyleri yüzünden kimse bir şey diyemez. Bir gün yine içer Mihrdad, mankenini seyretmeye kalkar, elini boyna ve göğse koyar ama hemen geri çekilir, bir şeylerden korkar. Düş görüp görmediğini anlayamaz, manken gülerek adım adım yaklaşmaktadır. Haliyle kafayı yer adam, silahını çıkarıp dan dan dan, üç el ateş eder. Bir de bakar ki amcasıymış o manken. O kadar sıkıldım ki latifelerim bile dandikleşti, amcasının kızıymış çünkü Mihrdad ilgi göstermeyince öyle bir numara yapmak istemiş. Evet. “Dua” da iyidir, bunu iki numaraya koyarım. Zerbânû’nun naaşı başında ağlayan ağlar, üzülen üzülür, sonra herkes basıp gider ve Zer diğer ölülerle birlikte yalnız kalır. Zerdüştî cemaat toplanmıştır, ölüler canları sıkılmasın diye sohbet etmeye başlarlar, aralarına yeni katılmış birini gördükleri için çeneleri düşer belki. Yaşamdan sonraki ölüm, ölümden sonraki yaşam konuşulur, öte tarafa geçemediklerinden bahsederler. Her gece birinin evine gidip o birinin anılıp anılmadığını görürler, Zer yeni olduğu için onun evine gideceklerdir. Bu öykünün mevzuları şunlar: Dünyada adımızı anan son kişi ölünce ölür, bize ne. Yaşarken biriktirdiğimiz anlamları ölüyken birebir benimsemek saçmadır. Öldükten sonra kemiklerimizin başında bekleriz, fazla uzağa gidemeyiz, evimizden uzaklaşamayız. Bir ölü başka bir ölünün hiçbir şeyine muhtaç değildir, muhabbet hariç.

“Verâmin Geceleri” son olsun. Ferengis ve Feridun evliler, Gülnaz üvey kardeş kontenjanını dolduruyor. Feridun ilahî hiçbir şeye inanmıyor, Ferengis inanıyor, bu konuda deli gibi tartışıyorlar. Ferengis en sonunda eşine bazı şeyleri ispatlayacağını söylüyor ve kısa süre sonra ölüyor ama ispatlamak için değil, ölmek için ölüyor. Sonrası biraz korku hikâyesi, biraz Feridun’un üzüntüsü ve Ferengis’in neysi, hiçbir şeysi. Ha, tarı olabilir, Ferengis çok güzel tar çaldığı için evde sesi yankılanan tarı ölü Ferengis’ten başkasının çalamayacağını düşünen Feridun korksa da gizemi çözmek istiyor. Gülnaz’la alakalı bir durumun olduğu anlaşılıyor, gri kıyafetli ve kırmızı suratlı iblis kişiyi gören Feridun kafayı yiyor bir güzel. Meh.

Hidâyet’ten şaşırtmayan öyküler.