Mehmet Rifat – Ruhların İletişimi: Proust ve Müzik

Mehmet Rifat’ın Proust’un metinleriyle ve yaşamıyla ilgili araştırmalarından biri. İlk paragraf: “Bu kitap hem müzikseverlere hem de Proust tutkunlarına sesleniyor. Müziksever olup da Proust tutkunu olmayanı ya da Proust tutkunu olup da müzik sevmeyeni düşünemeyeceğimize veya düşünmek istemeyeceğimize göre, bu kitap açıkçası ‘Müziksever Proust Tutkunları’na sesleniyor.” (s. 11) Açıkçası müziği ve Proust’u sevdiğim için ilgiyle okudum ama müzik sevmeyip Proust’u sevseydim yine ilgiyle okurdum sanki, yine de bu kadar ilgiyle okumayabilirdim ama iyi ki ikisini de çok sevdiğim için, Mehmet Rifat’ı da bir o kadar sevdiğimden güzel okudum, arada bahsi geçen eserleri açıp dinledim, Wagner’le epiğin engin sularında çimdim, Chopin’in upuzun cümlelerini hatırladım falan, böyle gitti. Kısacası bu metinde hem müzik hem Proust var, Proust’un yazdığı metinlerde geçen müzisyenler ve eserler anlatıcıyı ve diğer karakterleri çok etkiliyor, bunların sayım dökümü de var. Rifat sağlam araştırmış, Proust’un kurmaca metinlerinden mektuplarına, Proust hakkında yazılmış metinlerden yaşantılara dek ne varsa bulup buluşturmuş, çok emek harcamış ve görünüşe göre değmiş de, ben o devasa yapıtı okuyalı üç yıl falan oldu ama bütün sahneler gözümde canlandı, demek Proust’un dediği gibi okuduğumuz şey müzikle ve mekanla tokuşarak eser olmaktan çıkıyor, yaşantının bir parçasına dönüşüyor, beyinde fıldır fıldır dönen nöronlara tutunarak yeni ağlar oluşturuyor, hatıralara müstesna bir katkı haline geliyor falan, hasılı Proust için de böyle olduğundan Kayıp Zamanın İzinde‘nin derinlerinde yazarı bulmak da hoş. Karakterlerin yaşamdaki karşılıkları mevcut, Rifat başka bir metninde kimin kim olduğunu veya olabileceğini incelemiş, bunun yanında Vinteuil gibilerinin birkaç müzisyenin tokuşmasıyla ortaya çıktığını bu metinde de görebiliyoruz. Yazar Bergotte, Elstir ve Vinteuil üç yaratıcı olarak karşımıza çıkıyorlar, bizi Vinteuil ilgilendirecek. Sonat ve Septuor nam iki yapıtını salonlarda veya tiyatrofon aracılığıyla dinletebiliyor, Proust’un da iyi bir dinleyici ve bir noktaya kadar icracı olduğunu bildiğimize göre Vinteuil’ün eserlerini sayfalarca anlatması makul. Hastalığı kötüleşene kadar müzik dinlemek için salonları dilediğince ziyaret ediyor, sonrasında telefondan dinlediği eserleri metinlerine maharetle yerleştiriyor, örneğin Charlus’ün eve müzisyenleri davet ederek Beethoven’ın dörtlülerini çaldırması Proust’un son dönemlerindeki alışkanlıklarından biri aslında, ücreti neyse ödeyerek müzisyenleri salonuna getirtip arkadaşlarıyla birlikte dinlerlermiş. Müzikten anlayan arkadaşlarının olması da şans, Jean Cocteau ve özellikle Reynaldo Hahn müziğe dair düşüncelerini etkilemiş Proust’un. Ünlü anketlerinden birini doldurduğunda yer verdiği sanatçılara üç yıl sonra doldurduğu başka bir ankette yer vermemiş, Wagner gibi büyük isimleri saymış, müzik zevki gelişmiş o süreçte. Gerçi Hahn’la ters düştükleri oluyor ama zıtlıktan doğan oturmuş, olgun görüşler Proust’u biçimlendirmiş anlaşıldığına göre. Schopenhauer’ın müzikle ilgili görüşlerini kerteriz haline getirmiş, karakterlerinin ağzından filozofun görüşlerine metninde de yer vermiş. Schopenhauer’a göre müzik diğer sanatlara göre daha dolaysız, güçlü, hızlı, kesin ve kaçınılmaz, müzik gerçekte bir nesnellik ve bütün iradenin kopyası, hatta doğrudan anlatımı. Sözler müzik için ikinci planda, seslerin etkisi sözleri gölgede bırakıyor. Proust bu görüşlerden yola çıkarak müziğin duyguları başarıyla taklit edebildiğini, İrade’yi aşarak hem acılardan hem de zamandan sıyrılma olanağını sağladığını söylüyor, zamanı yakalamaya çalışırken geçmişe dışarıdan bakmanın bir yolu olarak görüyor müziği. Madlen’i lüpletmenin yanında sevilen bir eseri dinlemenin etkisi de büyük yani, ayrıca Schopenhauer’ın sanatçıyla insanı birbirinden ayıran besteciyi irdelemesi Proust’a Saint-Beuve’e Karşı adlı metninde ortaya koyduğu Toplumsal Benlik-Yaratıcı Benlik ikilisine dair fikirlerin doğmasına yol açmış, bunu da not düşeyim.

Rifat ilerleyen bölümlerde Proust üzerine çalışmış altı araştırmacının metinlerinden alıntılara yer vererek Vinteuil’ün iki eserini değerlendiriyor, kısaca değineceğim. George D. Painter’a göre Vinteuil karakteri altı müzisyenin bir karışımı: Beethoven, Debussy, Fauré, Franck, d’Indy ve Saint-Saëns. Örneğin Debussy’nin bir eserindeki yedi bölüm Vinteuil’in eserlerinden birine ilham sağlamış olabilir, Franck’ın piyano ve yaylı çalgılar için bestelediği eseri benzer bir şekilde karşımıza çıkar. Jean-Yves Tadié’ye göre taslaklarda yer alan iki karakter son provalardan sonra Vinteuil’e dönüşürler ve ortadan kaybolurlar. 1914’ün ilk aylarında Wagner’den oldukça etkilenen Proust karakterlerin savlarından bazılarını bu etkinin sonucunda kaleme alır, zaman zaman bunun tersini yaparak yer verdiği müzisyenleri metinden çıkarır, oynar durur. Her karakterin gerçek hayatta sekiz on karşılığı vardır, anlatıcının müziğe dair düşünceleri de farklı yaşantı parçalarından derlenerek bir araya getirilmiştir, iyi olmuştur. Tabii dönemin müzikal anlayışı gereği Proust’un yüzü eskiye dönüktür, kendi zamanının eserlerini bazen keyifle dinlese de özellikle sözlü eserleri küçümser, en azından o tür eserlere bir Beethoven’ın muvmanları kadar değer vermez. “Kötü müzik” dediği bu tür eserleri kurgu dışı metinlerinde ele almıştır, kurmacadaysa Albertine ve Odette’in dinlediği eserlerin kalitesizliği üzerinden bu iki karakteri eleştirir, onların aslında o kadar da parlak zekâlı olmadığı dinledikleri bayağı şarkılardan bellidir. Yine de tamamen mahvetmez kötü müziği, sonuçta büyüleyici bir müziktir, sanat tarihine giremeyecek olsa da duyguların tarihinde önemli bir yeri vardır. Romantik gençler bu tür müzikleri dinleyerek hislenirler, şarkılar söylerler, yaşadıklarını hissederler, iyidir bu da. Çingene müziği, popüler romanslar sadece eleştiri nesnesi olarak karşımıza çıkar, aristokratlar veya burjuvalar bu tür müziğe yüz vermezler.

Rus Baleleri Topluluğu da büyük eserde bahsi geçen başka bir öge, Paris’e 1909’da gelen topluluğu Proust başta pek sallamaz, izlemeye gitmez ama arkadaşlarının övgülerini duyduktan sonra 1910’dan 1914’e kadar bütün gösterilere gider. Aynı şekilde müzikhol ve café-concert sanatçıları da ilgi alanındadır, mekanlara giderek “harika” şarkıcıları ve varyete sanatçılarını dinler, hatta bir metninde o sanatçılara ve ortama yer verir ama son kontrollerden sonra kesik atar, sadece üstün ve daha az üstün sanata yer verir. Rifat araştırmasının ikinci bölümünü Kayıp Zamanın İzinde başta olmak üzere pek çok metinde geçen müzisyenlere ayırmış, bazı müzisyenler sadece taslaklarda yer aldıkları için kısacık bir yeri hak ediyorlar ama Bach gibiler genişçe bölümlerde incelenmişler. Proust’un mektuplarında üç kez geçiyormuş Bach mesela, şöyle bilgiler de var: “Yaşamöyküsü araştırmacıları Proust’un Bach’ın bestelerinin çalınışını ilk olarak dönemin önde gelen mondenlerinden Montesquiou’nun ve Polignac Prensi’nin salonunda dinlemiş olabileceğini vurgularlar ama aynı zamanda teknikteki bazı biçimsel oyunlar nedeniyle bu müzik türünden başlangıçta pek de hoşlanmadığını belirtirler.” (s. 68) Chopin’den de bahsedip bitireyim, Chopin’in adını on dört sayfada anan Proust “uzun, dolambaçlı ve ölçüsüz” olarak değerlendirdiği Chopin’in müziğindeki nitelikleri kendi metinlerinde kurmacasının en önemli ögelerine dönüştürmüştür denebilir, hüzünlü cümleler ve dolambaçlı yapı Proust’un üslubunda da karşımıza çıkar. Bunların dışında çok daha etkisiz, yine de işlenmiş birtakım müzikal naneler var, örneğin bazı karakterlerin söylediği bazı sözler o dönemin ünlü eserlerinden alınmış, hatırladığım kadarıyla Roza Hakmen’in çevirdiği metinlerde en azından bu tür bilgilere yer verilmemişti. Bunları bilmek bir gizemi değil de metnin genişleyebileceği alanları açığa çıkarıyor, Proust’a düşkün okurlar için heyecanlandırıcı detaylar. Ben heyecanlandım mesela, süper oldu.

Şahane bir çalışma, Proust’un sevenleri kaçırmamalı.