Luigi Pirandello – Aydaki At

Arka kapakta “içinizi ısıtacak beş öykü” diyor ama için ısınacağı bir durum yok, Pirandello’nun metinleri iletişimin imkânsızlığından, insanların adalığından, bilinmeyenin orta yerinde kalmış yalnız ruhlardan falan bahseder, dolayısıyla -yine arka kapaktan- “bize her gün iyilik fısıldayan yılmaz yanımızın öyküleri” kısmı da havada kalıyor. Bu öykülerde ölümle, acımasızlıkla, bir başınalıkla karşılaşacaksınız. Ionesco’yla yakıştırıyorum Pirandello’yu, insan kendi içinde yaşama dair birtakım üfürizmalar -üfürizma?- uyduruyor, sonra dışarı çıkıp bir bakıyor, içiyle dışarının hiçbir bağlantısı yok. Gelsin hayal kırıklıkları, gelsin bunaltılar. Öyküler istisnasız bu çatışma üzerine kurulu. Bakalım.

“Aydaki At” nam öyküde farklı sınıflardan gelen iki gencin düğün sahnesi uyuşmazlığın ilk görüntüsünü sunuyor. Damat ter içinde kalmış, deli gibi bir oraya bir buraya bakıyor, suratı domatesten patlıcana doğru evrim geçiriyor. Aile zengin, genç adam geline intihar edesiye aşık. Gelin adaya bir yıl önce gelen bir albayın kızı, Sicilya ve İtalya’nın geri kalanı arasındaki kopukluğun ilk öyküden verilmesi diğer öykülerin de temelini oluşturacak, burada da albay “tıpkı vahşilerin arasına düşmüşçesine” uzak durmaya çalışıyor adalılardan, düğün yapılmasını da hiç istemiyor ama kızını yalnız bırakmamak için razı oluyor. Damat iyice fenalaşınca başka bir şeye yoruyorlar bunu, davetliler toptan uzuyor. Gelin uzaklaşan babasını gösteriyor, ağlamaya başlıyor, damat gelini sakinleştirmeye çalışıyor ama asıl kendisinin sakinleşmesi lazım. Gelin yakınlardaki bir tepeciğe çıkmalarını öneriyor, çocuktan ötürü huzursuz olmaya başlıyor, bu sırada civar köylerden gelen horoz, tavuk, türlü hayvanat sesi doğanın sürgit biçimde var olduğunu imliyor ama iki insanın arasında doğal olmayan bir gerginlik var, üstelik artıyor. Gelin yeni hedefler gösteriyor, damat geline uyarak hareketi kesmiyor, en sonunda ölü bir atla karşılaşıyorlar. Gelin civardaki kargaların atı yemesi gibi türlü şeyden işkilleniyor, oğlan giderek fenalaşıyor, hatta geline merhametten bir zerre bile görmediğini söylüyor. O sırada bu evrene ait olmayan bir ay doğuyor, damat kendinden geçiyor ve gelin kendisini oradan uzağa götürmesini isteyen babasına doğru haykırarak koşmaya başlıyor. Son. Kadın ve erkek yeni dünyalarına ait değiller, erkek istediği karşılığı alamayınca aşkıyla birlikte solup gidiyor, kadın buldukları ölü at gibi ölen adamdan olabildiğince uzaklaşmak için dağ tepe, bayır çayır koşmaya başlıyor.

“Kara Oğlak” beğeninin insan için zamana kısıtlı olduğuna dair bir öyküdür, Bay Charles Trockley’nin odağında ilerler ki bunun sebeplerini düşündüğümüzde çok incelikli bir beyefendi olan Trockley’nin burnu havadalığının doğanın kalbinde yaşayan insanlarla zıtlığından bahsedebiliriz. Kara bir oğlağın antik kentlerde dolanması yerlilerce hoş karşılanırken Trockley nefret ediyor bu durumdan, onun için önemli olan kalıntılar. Adamın her koşulda haklı olduğundan bahsediliyor, ukalalığı da var, öyleyse hikâyenin çatışması bu beyefendiden kaynaklanacak diye düşünüyoruz. Bingo, İngiltere’den bir lordun kızı Sicilya’ya geliyor, etrafta gezinirken kara oğlağa rastlıyor ve pek beğeniyor hayvanı, oracıkta satın alıyor ve bakımını Trockley’ye bırakıyor. Memlekete döndüğünde -başka yerleri de gezdiği için aradan aylar geçtikten sonra- mektup yazıyor ve oğlağını istiyor. Trockley tam bir mantık adamı, hayvanı bir çobana emanet ediyor, o çoban da başka bir çobana emanet ediyor derken oğlak ortada yok. Nihayetinde bulunan hayvan Trockley’nin önüne getiriliyor, büyümüş tabii, leş gibi kokuyor ve korkunç görünüyor. Sorun değil, herhangi bir kara oğlak da iş görür. Lord kızı oğlak satın almıştı, satın aldığına kavuşuyor böylece. Zaman akarken sevdiğimiz şeyler değişiyor, biz de değişiyoruz, sevgi/beğeni/estetik belli bir zamana ait olarak kalıyor. Hoş.

“Bellek Emeklileri” tam bir Pirandello öyküsü. Toprağa verilen ölülerin ölmeden önceki varlıklarını sürdürdüklerine dair. Defnedilenin üzerine toprak atılıyor ve her şey toprağın altında kalıyor, herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyor, insanların gördüğü buysa da gerçekliğin sadece küçük bir parçası biçim değiştiriyor sadece, ölenin yaşadığı zamana dair izlenimler, anılar, artık her neyse, olduğunca canlı bir biçimde varlığını sürdürüyor. Poe’nun bir öyküsünde ölen bir hizmetçisine seslenen kodaman bey, adamın ölmemiş gibi odaya girdiğini anlatıyordu, alışkanlıklar ölülerin bile peşini bırakmazken canlıların öznel gerçekliklerinin ortadan kalkmasına da engel olabilirler. “O zamanlar Bay Herbst en azından elli sekiz yaşında vardı. Yani sözün kısası, şu anda belki de çoktan ölmüştür. Öyleyse de kendisi için bir ölüdür; benim için değil, lütfen inanın.” (s. 34) Ölülerin gerçeklikleri ortadan kalktığına göre -yani öyle olduğuna inanılıyor hikâyede, ben bundan o kadar emin değilim- yaşayanların gerçekliklerine sığınabilirler, karşılıklı bir şey bu. “İllüzyonun karşılıklılığı” deniyor, müthiş bir kavram. Size göre yaşıyorlar, bana göre ölüler. Toprağa göre ölüler, bana göre canlılar. Kim herhangi bir şey hakkında mutlak bir doğrudan bahsedebilir ki, aptallar hariç?

“Ebabil ile Minik Kırlangıç” öyküsünde Ebabil bir kuştur ama aslında şık giyimli, adalıların yabancısı olduğu ama bir süre sonra alıştığı yaşlıca bir adamdır. Tepedeki villasına çekilir her yaz, hazirandan eylüle kadar. Bekler, üç gün sonra kırlangıcı gelir. Adalılar alışmıştır onlara, haklarında çeşitli söylentiler çıkar, kadın eşinden bıktığı ve gerçek aşkı bulduğu için adaya, Ebabil’in yanına gelmektedir, Ebabil de, işte, Ebabil olduğu için gelmektedir. Yedi yaz boyunca gelirler, dolanırlar, villaya kapanırlar. Sekizinci yaz adam geç kalır, kadın da geç kalır, adalılar meraklanır. Ağustosta kadın ortaya çıkar, yanında sarışın bir adamla. Adalılar üzülür, kadın da çok üzgündür, sevdiği adamın adaya gelmediğini öğrenir ve kendisini izleyen köylülere yanındaki adamın kendisini öldüren yegane insan olduğunu söyler. Yukarıdaki villaya sedyeyle çıkarılacak haldedir, Ebabil’in gelmesini beklese de adam ortaya çıkmaz, böylece kuş yuvası metruk bir halde kalakalır. Hüzünlü bir öykü işte.

“Mimma Hatun” son ve diğerlerine göre uzun bir öykü. Özetleyeceğim, Hatun ellilerinde bir kadın, kasabada kim varsa doğurtmuş bir ebe. Kendi söylencelerini yaratmış, kendisine doğaüstü bir hava kazandırmış, adanın iklimine uygun olarak giydiği rengarenk kıyafetlerle efsaneleşmiş biri. Adaya diplomalı bir ebe gelene kadar her şey yolunda, sonrasında yeni gelen kızın şikayetiyle Hatun işinden oluyor ve Palermo’ya gidip üniversiteye yazılıyor. Burada da bilginin parçalanıp uzmanlık alanlarının oluşması meselesi var, tahakküm kaynağı olarak kullanılan bu uzmanlıklar kadının canına okuyor biraz. Okuldaki profesör kadını aşağılıyor, öğrenciler dalga geçiyor bir güzel, Hatun dişini sıkıp bütün o tıbbi terimleri, bilimsel ıvır zıvırı öğrenip adaya dönüyor ama o ne, genç kız adeta Hatun’a dönüşmüş, Hatun da dev şapkasıyla genç kızın adaya ilk geldiği zamanlardaki halini andırıyor. Roller değişiyor kısaca, üstelik doğadan edindiği bilgiyle ün yapan Hatun, üniversitede öğrendiği bilgilerin yol açtığı kafa karışıklığı yüzünden acil bir durumda işi batırıyor bir güzel, böylece adalıların gözünden iyice düşüyor, alkolik oluyor falan, acı son. Kent-kasaba kültürlerinin çatışması, bilgisel iktidar, bir ton mesele var bu öyküde.

Pirandello çok özel bir yazar, Alakarga’ya teşekkür.