Jon McGregor – Bu Senin Gibi Birinin Başına Gelecek Türden Şey Değil

Başlı başına olay bu kitap, öykü şenliğiyle karşı karşıyayız. Beğenmeyeni anlarım ama beğenilmeyecek gibi değil, dört dörtlük. Anlatım teknikleri havalarda uçuşuyor, anlatının zamanıyla anlatım zamanı birbirine geçiyor, oralarda neler oluyor, burada işler karışıyor, bomba öyküler. “El Sallar ve Sesleniriz”le başlayayım, kitabın adı bu öyküdeki bir cümleden geliyor. Bazen de öyle olabileceğini söyleyerek başlıyor öykü, okyanusta bir adam yüzüstü yatar, kollarıyla bacakları hafifçe dalgalanır, okyanustadır, nefes almadan durur öyle. İkinci tekil şahısa geçer anlatıcı, suyun içinde gözlerimizi kırpıştırırız, arkadaşlarımız sudan çıkmıştır, el sallarlar. Birazdan geleceğimizi söyleriz, yüzmeye devam ederiz. Önceki gün barda dans etmiş, gecenin sonunda sevişmişizdir bir güzel, her şey muhteşemdir, denizdeyizdir, arkadaşlar uzaklaşırlar, aralarında sevgilimiz vardır belki, akşama neler yapacağımızı düşünür. Biraz daha yüzmek istemişizdir o kadar, kıyıdan uzaklaşırız, bizim başımıza gelmeyeceğini düşünürüz, o sırada otobüste veya otel odasında beklerler, biraz daha uzaklaşırız, akıntıya kapılırız, kaslarımız kilitlenir, biraz sırtüstü yatarsak dinleniriz ve yüzmeye devam edebiliriz. Eve döndüğümüzde az kalsın boğulacağımızı söyleriz, hikâyemizi anlatırız. Biraz daha yüzeriz, biraz daha dinleniriz, bazen böyle olur. Boğulup boğulmadığımızı bilmeyiz, öykü bir ölünün tasviriyle başlayıp çabalama evresiyle biter, “bazen böyle olur” kalıbı hem yaşamı hem ölümü ifade eder, okur bilinmeyenin orta yerinde kalır. Bu iyi bir öyküdür, biçemi şapka çıkarttırır. “Kışın Gökyüzü” de özgündür, ikinci öykü olduğu için okuru neyle karşılaşacağına hazırlar biraz. İlki “O Renk”, sürpriz finalli olduğu için uyarır, ikincisi iyice şaşırtır ve yazarın yetkinliğini kabul ettirir. Şöyle, çiftlikte yaşayan bir çift, yıllardır evliler, adam bir şey anlatmak istediğini söylüyor. Geçmişe gidip nasıl tanıştıklarını öğreniyoruz, okul servisinde birbirlerine uzun uzun baktıktan sonra ilk öpüşme, ardından George’un babasının çiftliğini devralması, Joanna’nın başarılı bir öğrenci olmasına rağmen üniversiteye gitmeyip âşık olduğu adamla evlenmesi, yıllar süren rutin yaşam sonra. George hâlâ aşık, birbirlerini seviyorlar ama aralarında bir boşluk var, başlarda anlatılıyor, George kızı evine bıraktıktan sonra çiftliğe dönerken yolda birine çarpıp öldürüyor, oldukça yavaş ve detaylı bir anlatım. Çiftliğe dönüp küreği alıyor, olay yerine dönüp adamı gömüyor, gerisi yıllara yayılan vicdan azabı. Kadın boşluğu seziyor, şiirsel metnini yazmaya başlıyor, olay örgüsünü soldaki sayfalarda okurken kadının pastoral şiirini sağdaki sayfalarda okuyoruz, dönüşümlü bir anlatı. Nihayetinde toprak kayması gömülen adamdan kalanları ortaya çıkarınca George’un kabusu canlanıyor, Joanna’ya anlatmak istiyor olup biteni ama son anda cesaretini yitirerek hiçbir şey söylemiyor. Karakterler müthiş kurulmuş, gerçekliğin yapısını güçlendiren detaylar bu öyküde de tam kararında kullanılmış. En başarılısı diyalog sırasında ekmek kızartma makinesine üç kez bastırılan ekmekler olsa gerek, karakterler iletişim kurmaya çalışırlar ama birbirlerini anlamak istemezler, o sırada ekmekler kızarmadan makineden fırlar, bozuk makine ilişkinin de pek sağlam olmadığını gösterir. “Hatırlatmıştı Ona, Sonradan” nam öyküde geçer bu olay, anlatmalı. Michael kilisede çalışan bir din görevlisidir, eşi Catherine İngilizce öğretmeni. Evliler, sorunlarını bastırdıkları ölçüde iyiler, isimsiz kadın ortaya çıkana kadar. Bir gün Catherine evinde tanımadığı bir kadınla karşılaşınca şaşırır, Michael’ın iyilik kotasını doldurmaya çalıştığını anlamaz. Kadın ABD’den gelip hastalığı için alternatif bir tedavi yöntemini denemektedir, sıklıkla hastaneye gidip tedavisini sürdürür ama ne zaman gideceği belli değildir, adını söylemez, ne iş yaptığını anlatmaz, hiçbir soruya cevap vermez. Kiliseye gelip Michael’dan yardım istediğinde adam evinin kapılarını açmıştır bir kere, gitmek bilmez de. Sadakatsizlik değil, kriminal bir mevzu da yok, evde bir yabancının varlığıdır olay. Catherine’in sinirleri günden güne bozulmaya başlar, Michael’ın ukalalığa varan tavırları da eklenince sinir krizi geçirecek noktaya gelir ama tam o sırada kadın ortadan kaybolur. Gitmeden önce Michael’dan para ister, son bir şeyler koparmaya çalışır, iyiliğinin sınırlarını bilen Michael kadını eli boş gönderir. Sorun çözülmüştür ama aslında yeni başlar, Catherine aslında bambaşka insanlar olduklarını anlar, bir noktada okuldaki bir iş arkadaşıyla başlamak istemediği ilişkiyi, kaçırılmış fırsatları hatırlar. “Yıllarca Sürerdi Bu Artık”ta anlatının devamını görürüz, McGregor bir tek bu iki öyküyü birbirine bağlar, diğer öyküler bağımsızdır. Her öykünün başında anlatının geçtiği yerin adı yazıyor, iki öykü Grantham’a ait. Krokiler var bir de, öykülerin geçtiği alanlar çizilmiştir, birkaç öykülük bölümlerin başında yer alan bu krokilere bakarak mekânların neresinde ne olduğunu olay örgüsünden takip edebiliriz. Neyse, Michael’a inme inmiştir, bir süredir bilinci kapalıdır. Catherine eşinin başında durup geçmişi baştan inşa ederek günah çıkarır, nelere katlandığını düşünür ve gidişini kolaylaştırmaya çalışır bir anlamda, hayatından bıktığı için yeni bir başlangıç yapmak üzere meçhul adamla birlikte Michael’ı geride bırakmak üzeredir. Uyanınca affeder mi Michael, Catherine’in bir anlığına bütün derdi budur, sadece bir anlığına. McGregor karakterlerin düştükleri ikilemleri de iyi yansıtıyor, kişilik yapılarından olayların ardındaki anlamlara dek ilişkilere dair her şeyi eşeliyor. Diyalogları da pek iyi. Öyküleri okurken heyecanlandım ben, aklımda farklı öyküler doğdu. Öykü doğuran öyküler bence iyi öykülerdir, McGregor’ın hemen her öyküsü böyle. Tek cümlelik bir öyküsü var, ihtimallerin ucu bucağı yok mesela, pek çok yoruma açık.

Tekniğin konuştuğu öykülerden de bahsetmek gerek, “Son Hendek” rapor şeklinde bir öykü mesela. Arkada bombalar patlar, uçaklar salvolar yapar, raporda yazarın küçük komünü örgütleme biçimine dair görüşlerini okuruz. Kişilerin güvenliği için isimlerin üzeri kapatılmıştır, kilit bilgiler sansürlenmiştir, raporun denetçisinin notları ve denetçinin denetçisinin notları da dipnot olarak düşülmüştür, üç katmanlı bir öykü çıkmıştır ortaya. Anlatıcının güvenilmezliği denetçilerinin yorumlarıyla ortaya çıksa da savaş planları konusunda o kadar takıntılı ve detaycıdır ki tehlikenin o kadar büyük olup olmadığından emin olamayız, sonuçta saldırılar sürmektedir, yazar kayıpları en aza indirmek için elinden geleni yapmaya çalışır. Tuhaflık öykü boyunca sürer, yazarın kendine verdiği emir notları yok etmektir ama üstleri bulmuştur notları bir şekilde, uzunca bir dipnotla raporun yazımından sonraki süreci uzunca anlatırlar. Yeni bir biçim değildir bu, Yapraklar Evi kusursuzlaştırmadan önce başka örnekleri de görülebilir ama McGregor kendi üslubuyla tekniği yeniden keşfetmiştir denebilir. “New York”la bitirmek isterim, geveze bir anlatıcının anlatıyı okurun sinirini bozmadan nasıl kurduğunun iyi bir örneği. Şöyle başlıyor: “Pekâlâ. Şimdi, iki adam var ve bu iki adam yolun kenarında durmuş bir şey bekliyor. Ne bekliyorlar? Ne beklediklerini bilmiyoruz. Daha değil. Bu da gerilimin bir parçası, tamam? Tamam. Öylece duruyorlar ve yorgun gibi, bezgin gibi görünüyorlar, anlaştık mı? Peki. Sıradan tipler, sanırım.” (s. 103) Anlatıcı adamların bekledikleri şeyi, fiziksel özelliklerini, milletlerini bu üslupla yavaş yavaş ortaya çıkarır, verdiği her bilgiyi anlatıdaki işleviyle birlikte ele alır, katman üzerine katman bindirir, öykünün hem inşasını hem de inşasının mantığını görürüz. Bir film sahnesi gibidir her şey, gerçekten de film kurgusu ortaya çıkar, anlatıcı uydurmuyorsa bir sekansı planlamaktadır. Belki de planlamamaktadır, kendisi de ne yaptığını bilmez. Bilir ama bilmezden gelir, anlatmanın keyfine varır.

Şahane bir kitap bu, öykünün nerelere varabileceğini göstermesiyle ders niteliğinde. Şiddetle tavsiye ederim, okunsun. Yazarın diğer kitapları tükenmiş görünüyor, sahaflara gidip arayacağım.