Giovanni Scognamillo – Beyoğlu Kâbusları ve Diğer Öyküler

Scognamillo kaybolan sokakları, dükkânları, insanları anlatıyor, mekân malum, şimdi hatırlayamadığım bir yerde korku ve gerilim metinleri için mekân olarak daha iyi bir yer düşünemeyeceğini söylüyordu. Üsküdar’da veya Kuzguncuk’ta geçen bir öyküsü de vardı yanlış hatırlamıyorsam, kendini deli gibi yapan bir karaktere, “Geliyorlar!” dedirtiyordu, onca harala güreleden sonra öykünün sonunda gerçekten de geliyorlardı, ayın tam üzerinde biçimlenen şekiller giderek yaklaşıyordu. Bir de şeytanlı vardı, öykünün başından sonuna kadar sakin sakin konuşan bir adamın eline sinekler konmaya başlıyordu. Şahane bir kaynaşım var aslında, Levanten kendini Batılı kaynaklarla besliyor, hatta sinemayla ilgili yurt dışındaki dergilere birçok dilde makale yazacak kadar yetkin, o tarafların korku kültürünü kendi yaşam alanlarına olduğu gibi aktarınca oldukça yeni, tatmin edici öyküler çıkıyor ortaya. “oyuncakçı” mesela, bildiğimiz Mustafa Amca’nın mekânında geçiyor. Anlatıcı önce pasajın Tepebaşı girişini anlatıyor, ardından kilisenin önündeki merdivenleri biçimliyor. Orada oturup çay içiyorum ben normalde, hemen yandaki sahafta saatler geçirmişimdir, hatta üniversite zamanında elimdeki son parayı çok ucuza bulduğum Bilge Karasu külliyatına gömüp iki gün aç kalmıştım. Defalarca gittiğimiz yerler yani, buralar tekinsiz bir yere dönüşür mü, Scognamillo dönüştürür. Mekânı anlatır, delikanlının tekini pasaja sokar, karanlıkta ışığı anan tek dükkânın önüne götürür. Çeşit çeşit bebek vardır camekânda, delikanlı bebeklere bakar, dükkânı kapayan ucubeyi dikizler, ışıklar sönünce oradan uzaklaşır, bir daha oraya dönmez, dönemez de, o pasajdaki dükkân hiç var olmamıştır. Ekler anlatıcı: “En azından bizim ‘boyut’ta olmadı…” (s. 11) Ham, basit, evet ama Beyoğlu böyle bir kurmacayı taşıyor, belki de ilk defa. Anlatıcı bu hikâyeyi başkasından duyduğunu da ekleyip kulaktan kulağa tekniğini de uyguluyor, böylece klasik korku anlatısının bütün ögelerini öyküsüne katıveriyor, pek hoş. “haraşo”da bu kez Çiçek Pasajı var, Alman kızın sevgilisine gösterdiği kadın gökten inmiş gibi ortaya çıkıyor bir anda, bir şey ararmış gibi dönüp duruyor. Bastonlu, yaşlı bir adam kadına her şeyin çok geride kaldığını, artık gitmesi gerektiğini söylüyor. Kadın yavaş yavaş siliniyor dünyadan, adam şaşkın bir ruhla karşılaşmaya alışkın olmalı ki pek etkilenmiyor, ağır ağır yürüyüp uzaklaşıyor. Sayısız insanın gelip geçtiği yerlerde gerçekten kimin hayalet, kimin canlı olduğunu ayırt etmek zor olurdu, bir daha hiç görmeyeceğiniz biriyle sohbete daldınız diyelim, bir arkadaşınızı beklerken mesela. On dakika konuştunuz, arkadaşınız geldi, gittiniz. Konuştuğunuz kişinin hayalet olup olmadığını bilemezsiniz, belki kendisi bile bilmiyordur. Bunun öyküsünü yazmak lazım, değişik bir şey.

“yalnız adam” Poe’nun anısına. İnsanlara bakmadan yürüyen adam, kalabalık aynı, Poe’nun öyküsündeki gibi. Anlatıcımız adamın peşine takılıyor, kentin derinliklerinde kayboluyorlar. Şafak söküyor, adam yürümeye devam ediyor, sonra anlatıcıya dönüyor, gülümsüyor ve ortadan kayboluyor. “Sonradan, çok sonradan anladım insanın insana gerçekten bakmadığını, hep bakar gibi yaptığını…” (s. 18) Sıkı bir saygı duruşu bu öykü. “tramvay”ın çok benzerini şimdi tarih olmuş bir mizah dergisinde görmüştüm, böyle şeyleri Sencer iyi kotarıyordu. Sencer diye bir adam vardı, Galip Tekin’in tuhaf kurgu ekolündendi, gerçekten çok tuhaf öyküler çiziyordu, sonra kayboldu gitti galiba. Böyle kaybolup giden ne çok adam, grup, şarkı var, hiçbirini de hiç kimseyle konuşamıyorum, yalnızlık buradan doğuyor biraz. Neyse, gecenin bir körü tramvaya binen anlatıcı, Mis Sokağı civarında orada olmaması gereken bir sis bulutu görüyor, tramvay son hızla buluta doğru gidiyor. Sisin içinde kıyamet kopuyor, ışıklar ve sesler dolduruyor her yanı. Adamın teki korkuyor, tramvaydan atlıyor ve alevlerin arasına düşüyor. Vatman günümüzün gençlerinin beklemeyi bilmediğini söylüyor ve ilerideki duvarı gösteriyor. Sis dağılır dağılmaz alevlerden oluşan kocaman bir duvar çıkıyor önlerine, tramvay tam gaz alev duvarına dalıyor. Son. “fareler, sıçanlar ve diğerleri” nam öykünün romanını yazdı Miéville, bu öyküyü romana katabiliriz. Eski Tarlabaşı caddesi civarındaki eski evlerin doğurduğu farelerin kralının ortaya çıkmasıyla ilgili. Adam kaval çalmasa da fareleri dilediği gibi yönlendirebiliyor, bayağı Fare Kral işte. “toopo” tam White’ın kalemi bir öykü, “Lukundoo” ayarında. Turco denen adamın ağzından dinliyoruz, İnka kalıntılarını araştıran iki define avcısının başından geçen doğaüstü olaylar anlatılıyor. Scognamillo bambaşka bir dünyada geçen olayları, diyalogları çok çok iyi kurguluyor, vefatından önce kendisine bir teşekkür mesajı atmıştım bu konuyla ilgili, incelikle cevap vermişti, mutlu eden küçük bir anı.

“naan” üzerinde özellikle durmak isterim, tam bir Cthulhu Mitosu öyküsü çünkü. Anlatıcımız çiçekleri ve her türlü bitkiyi pek seviyor, tutkuyla bağlı yeşilliklere. Yıllar boyunca bitkileriyle bir başına yaşıyor, insanlıkla ilgili her şeyi unutmaya çalışarak tamamen bitkilerine odaklanıyor. Geçmişinde hatırlamak istemediği şeyler de var, Sir James Readmore’un ölümü bunlardan biri. Anlatıcı ve Readmore bitkilere duydukları bağlılık vasıtasıyla bir araya geliyorlar, Readmore biraz daha takıntılı, zira bitkilerle kara sanatları birleştiren metinleri okumuş, işi tarihteki bir bitki uygarlığını canlandırma çabalarına kadar getirmiş. Lanetli kitaplarda yazdığına göre Kmer uygarlığı zamanında hareket kabiliyeti olan ağaçlardan ibaret bir uygarlık varmış, insanlardan önce bu uygarlık dünyanın her yerine yayılmış, insanlık bütün dünyaya yayıldığı zaman ortadan kalkmış. Ağaçlardan bazıları bildiğimiz ağaçlara dönüşmüşse de bazıları insana benzemiş, iyi bir evren yaratılmış kısaca. Mitoslardaki dünyayı arayan karakterler kendi felaketlerini yaratıyorlar sonra. “bir kukla için ‘blues'” da ilk öyküyü andırıyor, Eski Kentin küçük, karanlık, pis bir sokağında yer alan dükkân bir süre sonra ortadan kayboluyor, yol açtığı dehşetler kalıyor geriye.

Cem Mumcu’nun bir giriş yazısı var, o da öykülere girişmeden önce okuru hazırlayan hoş bir yazı. Scognamillo’ya saygılar sunuluyor, bir yandan Lovecraft ve Borges anılıyor, epigraf niteliğinde. Bizde fantastik ve korku son yıllarda yükselişteyse Scognamillo’ya borçlu bunu biraz, adam zamanında çok iyi örnekler koymuş ortaya. Türe ilgisi olanlar okusun, olmayanlar da okusun, iyi öyküler. Arada dudak büktürecek birkaç şey var, “şafak olması” gibi, onların dışında iyidir.