Eric Stenbock – Bir Vampirin Gerçek Hikâyesi

Wikipedia’dan çarpayım azıcık, Stenbock soylu bir aileden geliyor, babası kont. Çok lüzumlu bir başka bilgi, Kant büyük büyük büyük amcasıymış Stenbock’un. Kendisi Oxford’a gidiyor ama bitirmiyor okulu, sanat alemine dalıyor, eşcinselliğini doya doya yaşıyor. Babası öldükten sonra hâmisi olan amcası da ölünce bir buçuk yıllığına memleketi Estonya’ya gidiyor, sonra İngiltere’ye dönüp alkole ve uyuşturucuya sarıyor, 1895’te İngiliz annesinin evinde sirozdan ölüyor. Şiirleri ve öyküleri var, birkaç şiirini şarkılaştıran gruplar var, Jeremy Reed’in sihirli elleri dokunmuş o şiirlere. Hoş. Memleketinin soğuk, bol ormanlı havasını estirmiş Stenbock, halk söylencelerinden öyküler devşirmiş. Laputa Kitap bastı işte iki tanesini, küçücük bir kitap. “Küçük Karanlık Kitaplar” diye bir seriden çıktı bu, gerisi gelecek. Doğan Abi’nin mekânına gittik geçen, basacağı kitaplardan bahsetti, heyecanlandım. Ganzer Kitap da kendisinin iştirakı, işleri büyütüyor. En son Lovecraft’in şiirlerinden bazılarını bastı, çok tehlikeli işler aslında. Beş on kişi alıp okuyacak, hayır dualarıyla dükkân çevirmece artık. Az reklamını yapayım, korkunun ve fantastiğin kökenlerine inmek isteyenler için adres Laputa Kitap. Evet. Tasarım çok iyi değil, çeviriler de pek iyi değil ama adam tek başına bir şeylere yapmaya çalışıyor işte, kısıtlı bütçeyle bu kadar. Lovecraft’in edebiyatta doğaüstü korkuyu anlattığı bir metni var, orada geçmiyor mesela Stenbock, Doğan Abi kendisi arayıp bulmuş nereden bulmuşsa. Arşivini görmelisiniz, ben kendimi arşivci görürdüm ama o kitaplıkları gördükten sonra haddimi bildim. Neyse, öyküler. Kitaba adını veren ilk öykü 1894’te basılmış, orta dönem bir vampir hikâyesi olarak görebiliriz. Mevzu Styria’da geçiyor, günümüzde Avusturya’nın bir eyaleti, Slovenya sınırında. Vampirler oraya genellikle geceleri, iki kara atın çektiği bir at arabasıyla geliyorlar ama anlatıcının bahsedeceği vampir trenle geliyor oraya. Babasını ve kardeşini öldüren vampiri yıllar sonra, yaşlanınca anlatıyor Carmela. Ailesi Polonyalı, kalede yaşıyorlar. Anne yok, baba soylu ve zengin bir adam, antik metinlerle ve kara kara işlerle kafayı bozmuş. Carmela’nın kardeşi Gabriel da bir garip, “warg” benzeri bir şey, her türlü enstrümanı çalabiliyor, geyik gözleri kocaman, etten ölümüne tiksiniyor, her pazar kiliseye gitmekten de geri kalmıyor. Bu Kont Vardalek -iblis, it, vampir ismi tam- ortaya çıkana kadar huzur içinde yaşarlarken adamın evlerine gelmesiyle düzenleri bozuluyor yavaştan. Görünürde bir problem yok, antik metinleri okuyabildiği için evin reisi adamı alıkoyuyor, sessizlik içinde yaşıyorlar ama Gabriel giderek huzursuzlanıyor, adamdan korkmaya başlıyor, sonra doğaüstü olaylar patlak veriyor. Vardalek piyano çalarken Gabriel’ı etkisi altına alıyor, çocuğu sürekli olarak gözlemeye başlıyor, en sonunda da hipnotize ettiği çocukla birlikte ortadan kayboluyor, baba da kederinden ölüveriyor, böylece hikâye sona eriyor. Söylencelere yakışır bir biçimde, bu yaşanmış olayın gerçek olduğundan bahseden anlatıcı, insanların vampirlere hâlâ inanmamalarına içerliyor, o zamanın tekniğiyle -telkiniyle- okurları inandırmaya çalışıyor bir güzel. Tipik bir vampir öyküsü işte, zamanına göre iyi.

“Breton Efsanesi” kurt adamlarla, “loup-garou” denen naneyle ilgili bir öykü. İlk öykü gibi basit bir yapısı var, hikâye anlatıcılığının en saf haliyle kurulmuş. Hikâyesini dinletmek, elalemi korkudan titretmek isteyen bir kadın, ateşin etrafında toplanmış kalabalığa dönüyor, kurt adamlarla ilgili bir şey anlatacağını söyler söylemez herkes ürperiyor, dışarıdan kurt uluması geliyor çünkü. Yine Gabriel nam bir çocukla ilgili bu hikâye, nasıl karanlık tarafa geçip geri döndüğüyle ilgili. Bir orman, bir köy ve ikisi arasında akan bir dere var, köylüler öbür tarafa geçmeye korkuyorlar, bulundukları yerde ağaçlar yemyeşil, gökyüzü masmavi ama öbür tarafta kara bir gölge her yere yayılmış durumda, kurtların ulumaları duyuluyor falan, tekin olmayan bir yer. Gabriel sınıf arkadaşlarınca pek sevilmeyen bir çocuk, nazik ve kibar olduğu için herkes onunla dalga geçiyor, çocuk da içine kapanıp tek başına zaman geçirmekten hoşlanmaya başlıyor tabii. Bir gün öbür tarafın kıyılarında dolaşırken mavi bir çiçek görüyor, vuruluyor. Çiçek çok güzel, göz alıcı. Gabriel çiçeği koparıp alıyor, evine dönerken yol üstünde çiçeğin maviliğini gözlerinde taşıyan bir kadınla karşılaşıyor. Çiçekle birlikte aklının yarısı uçan Gabriel iyice koyveriyor, eve döndüğünde çiçeğin cadı çiçeği olduğunu söyleyenlere aldırmıyor, üstelik yere atılınca buruşan, kömürleşen mavi mucizeye rağmen. Bir süre sonra karanlık taraf onu çağırmaya başlıyor, ağaçların arasında yaşayan kurt adamların arasına katılan Gabriel’ı geri getirmek için rahip dahil olmak üzere neredeyse bütün köy seferberlik ilan ediyor. Sonuçta ne oluyor, yılda yedi gün kurt adama dönüşen Gabriel o günlerde karşı tarafın engin ormanında dilediğince koşuyor, uluyor, yılın diğer günlerinde insan olarak yaşamaya devam ediyor. Doğrudan anlatım işte, oyun moyun yok, elektrikler gittiği zaman mum ışığında dinlediğimiz hikâyeler gibi.

Vampirlere, kurt adamlara ilgisi olan okusun, meselenin doğduğu yerlerden öyküler bunlar. Hoş.