Emin Özdemir – Dilin Öte Yakası

Emin Özdemir’i pek kimse bilmiyor ne yazık ki. Eleştirmenliği sağlamdır, eleştiri üzerine kafa yormuştur, edebi türler üzerine de kafa yormuştur, Oktay Akbal’ın köşe yazılarının öykü olarak karşısına çıktığı durumda devreleri biraz yakmış olsa da neyin ne olduğunu bilir. Gerçi neyin neyliği o kadar da ney değil, türlerin sınırları ortadan kayboldu gibi bir şey, zaten kaybolsun ki metinler belirli çerçevelere yerleştirilmesin, oradan oraya salınıp dursunlar. Gerçi açısı köşesi belli metinleri yazanlar, “Bu benim yazdığıma öykü derler,” şeklinde kesinliği sabitleyen yazarlar var, klasik anlatı varlığını sürdürüyor falan, o da olsun, maksat edebiyat. Özdemir diyorum, önce köy enstitüsünü bitirmiş, ardından Gazi Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş, aynı üniversitede Mustafa Nihat Özön’ün asistanı olarak çalışmaya başlamış, ardından 1960’ta MEB’in açtığı bir sınavı kazanarak Columbia ve Indiana’da “değişik düzeylere göre metin hazırlama ve anlatım teknikleri” konusunda eğitim görmüş. O yıllardan hiç bahsetmiyor ne yazık ki, araya dereye sıkıştırsaymış keşke. Neyse, yurda dönünce akademisyenliğe devam, emekli olduktan sonra da TDK’nin Terim Kolu’nda çalışmalar yürütmüş. Terimlerle ilgili görüşlerine ilgili bölümlerde değiniyor, geleceğim. Mehmet Kaplan’ı akademi bünyesindeyken eleştirebilen nadir insanlardan biri olsa gerek Özdemir, 1974’te çalıştığı üniversiteyi ve bölümü değiştirmesinin bunun sonuçlarıyla bir ilgisi var mı bilmiyorum, merak ettim. Kendisi “bilgisayar” sözcüğünü dilimize kazandırmış, yetinmemiş, pek çok sözcüğün izini sürerek dilimize nice sözcük hediye etmiş. Üç yıl önce vefat edene kadar dille ilgili uğraşlarını sürdürmüş, büyük bir adam. Bu kitabı derleme sayılabilir, otuz yılın yazılarından koca bir öbek. Dört bölüme ayrılmış, ilk bölümde dil, okuma türleri, imge, anlam, biçem gibi konular var, “eleştirel deneme” türünde yazıyor Özdemir. “Sırtımızla Okuma” kısmında Nabokov’un, “Sırtınızla okuyamıyorsanız hiç okumayın daha iyi,” sözü açımlanıyor. Nabokov’a göre sanat zevkinin yeri iki kürek kemiğinin arasıymış, oradan geliyor bu. Sırtımızda bir ürperme hissetmiyorsak boşa okuyoruz yani. Bu ürperme hermenötiğin önemini gösteriyor aslında, okur metne eşlik edebildiği, yaratıcı bir okuma yapabildiği sürece ürperiyor. Özdemir’in bu görüşleri Akşit Göktürk’ün Sözün Ötesi‘ndeki görüşleriyle paralellik gösteriyor, zaten birkaç yerde Göktürk’ten alıntılarla denemelerini besliyor Özdemir. Ele aldıkları konular da benzer, edebiyat eğitiminin yavanlığından dem vuruyor ikisi de. Ders kitaplarındaki metinlerin doğru tercihler olmadığından, çocukların edebiyattan soğumalarına yol açtığından bahsediyorlar, haklılar. Eğitim sistemi ağır cortlamış durumda, bu bahsi kapıyorum ama kapamadan önce Mehmet Kaplan’a dokundurulan bölümü anayım, Melih Cevdet Anday’ın bir şiirini o kadar kötü yorumluyor ki Kaplan, korkunç. Anday için asıl önemli olanın ideoloji olduğundan bahsediyor, hatta Anday’ın kabiliyetsiz bir şair olduğunu ima ediyor, tamamen kendi mesnetsiz çıkarımları üzerinden. Bu adamın kitaplarını hâlâ temel metinler olarak okutuyorlar, inanılmaz bir şey. Tevfik Fikret kitabı, eh, olursa o olsun da diğer kitaplarının tedavülden kalkması lazım bir an önce. Çoğu hocanın da emekli olması lazım bir yandan, onlar yüzünden akademi ideoloji çöplüğüne dönmüş durumda. Kendi bildiklerinin dışında bir şey söyletmiyorlar, okunmasını istedikleri kitapların dışına çıkmıyorlar. Neyse, Özdemir okuma tercihlerine de eğiliyor, Plinius’un ve Seneca’nın “az yazarın çok kitabı” formülünü aktarıyor. Belli başlı yazarların kitaplarını okuyacağız demek bu, tabii binlerce yıl geçti bu sözlerin üzerinden, edebiyatın ekonomisi değişti, okuma alışkanlıkları değişti, günümüzde çok yazarın çok kitabını okumalı. Farklı kültürlerden gelen yazarları okudukça ürpertiyi sürdüreceğiz. Gelişeceğiz, şaşıracağız, metinle boğuşacağız, metni kündeye alacağız. Yazar okura güveniyorsa güveni boşa çıkarmayacağız, örneğin “özanlatı” -Özdemir’in önerisi, tutmadı- okurken anlatıcının güvenilmezliğini düşünebileceğiz, bu tür katakullileri fark edebileceğiz. Dilin keyfine varacağız bir yandan, ilginç gelen sözcüklere açık olacağız. Salâh Birsel’den sıklıkla bahsediyor Özdemir, hatta bir yazısını tamamen Birsel’e ayırmış. Birsel’in denemelerindeki dili, kullandığı sözcükleri, benzetmelerini ele alıyor, bunların anlatımı nasıl zenginleştirdiğini açıklıyor. Aynı uğraşı Selçuk Altun’un “Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir” nam romanı için de sürdürüyor, Altun’un metnine beğeniyle yaklaşıyor ama olumsuz eleştirilerini de sıralıyor, Altun oyunun ölçüsünü kaçırıp anlatım bozukluklarına sebep olmuş, sözcükleri yanlış anlamda kullanmış, bunları örnekliyor Özdemir. Altun da ne sıkı yazar ya, ayıla bayıla okumuştum ben. Thomas Bernhard’la Altun vasıtasıyla tanıştım, bunu da unutmam.

Dil meseleleri muhtelif açılardan inceleniyor, ilk olarak dilin çağdaşlaşmasının yoluna taş koymak isteyenlerin eleştirisi anılmalı. Burada da Cevdet Kudret’e göz kırpıyor Özdemir, halkın tutmadığı, halkın kullandığı dilden doğmamış sözcükleri mezarından çıkarmaya çalışanları taşlıyor, bunların başında Süleyman Nazif geliyor. Sözcüklerin ait oldukları dilin sentaksını düşünerek yazan yazarların metinlerinin hatalarla dolu olduğunu belirtiyor bir yandan, metinlerden alıntılar yaparak belli başlı problemleri örneklendiriyor. Başarılı örnekleri de anıyor tabii, örneğin Füruzan’ın sözcük tercihlerini, yaratılarını değerlendirirken dilimizin genişlemeye son derece uygun olduğunu söylüyor. Bu noktada Özdemir’in nesnellik anlayışına da değinmek gerek, Mehmet Kaplan’ın bir yazısını eleştirirken terimleşmemiş, öznellikten kurtulamamış ifadelerin çokluğundan yakınsa da kendisinin de terimlere bulaşmadan yazdığı pek çok değerlendirme yazısı var. Füruzan’ı ele aldığı bölümde değil, sonlara doğru pek çok metni değerlendirdiği bölümlerde. Öznellik sızıyor bir yerden ama söz konusu Kaplan’sa Özdemir’le Kaplan arasında dünya fark var tabii. TDK bünyesindeki çalışmalarından da hassas bu konuda Özdemir, yabancı dillerdeki terimlerin Türkçeleştirilmesine hassasiyetle eğiliyor ve bu konudaki çalışmaları destekliyor, Türkçeleştirme çalışmalarının hangi temeller üzerine oturması gerektiğinden bahsediyor, bir iki sözlüğü anarak dil işçilerine yol gösteriyor bir yandan.

Adnan Binyazar’la dostluklarından bahsediyor bir yerde, Masalını Yitiren Dev hakkında olumlu bir yazısı var. Sevgili Arsız Ölüm‘ü övüyor ama Berci Kristin Çöp Masalları‘nı yeriyor, anlatım biçimi masala benzediği için. Burada biraz haksız Özdemir, zira adı üstünde, “çöp masalları”. Anlatı parçalı, olabilir. Gece Dersleri için ne düşünmüştür, merak ediyorum. Karakterlerin acılarla olgunlaş(a)mamalarından, batıl inançlardan beslenmeyi bir türlü bırak(a)mamalarından da şikayetçi ama bu bir gelişim anlatısı değil zaten, sonunda gecekondu insanları aydınlanıp eğriyi doğruyu ayırt etsinler diye yazılmamış. Yazarın niyetini gözden kaçırıyor Özdemir, daha da önemlisi karakterleri yargılamaya girişiyor ki Göktürk de, hatta bir noktada kendisi de bundan kaçınılması gerektiğinden bahsediyor. Gerçeklikle kurmaca arasındaki bağı irdelediği bir bölüm var, kurmacanın gerçekten dökülen ve parlatılan parçalar olduğunu belirtiyor mesela, buradaki eleştiri belki gerçeklikten uzağa düşmenin yankısıdır ama öyle olsa bile yaşanan bütün acılara rağmen insan aynı hataları muhteşem bir biçimde tekrarlayabiliyor. Tekrarlar, insan çünkü. Dosdoğru biz çizgi değiliz, hiç olmadık, hele masalın içinde.

Okunası yazılar bunlar, Özdemir’in değindiği konular oldukça ilgi çekici.