Ayşe Kilimci – Mucize Var Mıdır, Memet Abla?

Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir.

Ayşe Kilimci’nin öyküleriyle Yıldız Ramazanoğlu’nunkiler arasında bir yakınlık var, iki yazar da toplumun farklı kesimlerine olabildiğince içeriden bakıyorlar. İçeride bulunmuşlar zaten, Kilimci çocuk mahkemelerinden hastanelere, fuhuş komisyonu üyeliğinden cezaevlerine kadar pek çok alanda sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmış, Ramazanoğlu ülke ülke gezerek dünyanın insanı büken, kıran yönlerine şahit olmuş, duyarlılıkları gelişkin. Karakterleri ağır ağır kuruyorlar hikâyeleri, araya edebiyatın ve anıların önemine dair vecizeler sıkıştırabiliyorlar ve öykünün özgül yapısını zorlamıyorlar bu sıkıştırmayla, sağlamlıkları o bir iki cümleyi, belki üçü dördü de taşıyabiliyor, beşi altıyı. Biçim benzerliği açık, kısa bir zaman aralığında yaşanan olaylar geçmiştekilerle anlamlanıyor veya tek başına yeterince anlamlı, toplumsal sorunlarla bezeli kişisel çıkmazların anlatımı için anılara başvurmak veya başvurmamak, işte bütün mesele. İki yazar da sıklıkla başvuruyor, ya bir anıştırma ya da doğrudan anlatım, temel geçmişten yükseliyor. Bunlar bir yana, Kilimci’nin öykülerinin rengi biraz daha parlak. Anlatıcı çocuksa ona göre cümle kurulumu, sözcük seçimi, anlatıcı yaşlıysa ona göre hafıza, Kürt’se ortaya karışık bir dil, açıkçası muazzam bir yansıtım var Kilimci’nin karakterlerinde, geldikleri yerin niteliklerini olduğu gibi döküyorlar öyküye. Başarısız bir örnek olarak Ömer Polat’ın Saragöl‘ü geliyor aklıma, Doğu’nun ağa-maraba çatışmasını şahane anlatan romanda karakterlerin konuşmalarında yerellik ara ara kayboluyordu, bu da can sıkıyordu çünkü o yörenin insanı o yörenin insanıymış gibi konuşuyor, arada bir o yörenin insanı değilmiş gibi konuşuyor, hasılı konuşuyor ama kimlik değiştirmiş gibi. Kilimci’nin insanları neyse o, değişme yok, kayma yok, akarı kokarı yok, on numara insanlar. 2000 Haldun Taner Öykü Birincilik Ödülü’nün sahibi “Yıldızları Dinle…”de erkek çocuğun ağzı ne laf yapar mesela, Memet Abla’nın öldürüldüğünü söyleyerek başladığı hikâyesinde Beyoğlu’nun girilmedik sokağını bırakmaz. Annesiyle birlikte kilisenin bahçesindeki evde yaşamaktadır, baba öldükten sonra yerini anne aldığı için evlerinden olmazlar, Memet Abla’nın uzağına düşmez çocuk. Memet’ten ve Abla’dan farklı şeyler öğrenecektir de yaşamı sadece bu karakterin etrafında biçimlenmez, türlü insanın kederini gördükçe yaşama karşı hassaslaşır, semtinin tarihçisi kesilir adeta. Çocuk tarihi ne kadar olacaksa, kronoloji aramak yanlış. Kilisenin köşe başında armonikasıyla para kazanan Müsü Riji’nin tatlı muhabbeti Memet Abla’nın yaşamına kaynar bir yerden, düşününce bütün karakterlerin tutunma çabaları, farklılıkları o semtte ortaklaşmıştır, hikâyelerin birbirine çıkması anlaşılır. Anlatıcı babasızlıktan yakındığı ve kendine bir baba devşirmek istediği için genellikle erkek karakterlerle yakın ilişki kurar, bu da anlaşılır. Kadınlar da belirir tabii, konsomatris çocuklarına bakan Çingene Hayruş’un siyah başörtüsü kayınca saçlarının arasına taktığı bir dal çiçek öyküye bir nevi teselli, umut yayar, yaşamlar kırılgan ve yoğa meyillidir de bir çiçek, tebessüm, bir şey kalır geride. Anlatıcı için hatıra haritası. Transların kavgaları hatırlanmak için hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, uç olaylar hep canlıdır. “Harbiden er olmak marifet mikine sanki, erkek karı olmak daha marifet… Bir görsendi o baskında, karakoldaki bağrışı, kavgayı, yumrukların nasıl konuştuğunu… Tırnaklar koptu, saçlar uçuştu. Erkek karılar amma öfkeliydi.” (s. 142) Memet Abla öldürülmeden önce anlatıcının annesine bir eş olabilirdi, gerçi evliydi Memet Abla ve eşiyle mutluydu ama rol biçmişti kendine, anlatıcı onca makyajı sildirip annesinin karşısına çıkarmıştı kadınveadamı, mutsuz sonla bitmeseydi de yaşasaydı Memet Abla. Yaşıyor gerçi, o sokağa gidip görmesi kolay. Köşede bekler veya camdan sarkar da bazı arsızlar gibi laf atıp utandırmazlar, beklerler sadece.

“Milletler Fotoğrafhanesi” ne renkli öyküdür, kaç milletin insanı geçer bu öyküden bilinmez. Bulgaristan’ın Filibe’sinde bir laternacı, Mariana Anatoliyeva ki soyadından kelli bizim buraların toprağı da kokacaktır öyküde ister istemez. Türklerin yemek ve kadın konusunda iyi olduklarını düşünür yabancılar, Türkiye’de neden bu uğraşlarını sürdürmediklerini merak ederler de ortaya çıkar sonra, mesela Bulgaristan’da türlü eziyete maruz kalan, isimleri değiştirilen insanlar Türkiye’ye göçtükleri zaman pahalılıktan akıllarını kaçırıp geri dönmeye bakarlar. Hepsi dönmez tabii, dönenlerinse başka çaresi yok gibidir. Bulgaristan’da parasız tedavi, eğitim, komünizmden kalan parasız işler Türkiye’de yoktur, basit bir muayene için hastaneye giden karakter her şeyin bedava olacağını düşünürken kendisiyle alay eden bir grup çalışanla karşı karşıya kalır. Beleş yoktur öyle, paranın yettiğince sağlık. Anatoliyeva her şeyi görüp duyar, komşularından da öğrenir bazı şeyleri. Alman Hans ve Azeri Yasemin işçi maaşlarıyla geçinmeye çalışırlarken ABD’ye gitmeye karar verirler de yeşil kart çıkmaz. Svetlana ve Fantomas barda ne kazanmışlarsa Mariana’yla birlikte yerler, mastika rakısı veya Vino şarabı hemen biter. Sohbet ederlerken Türklüğünü hatırlar Mariana, ne kadar Türkleşmişse. Komşuları, bazı akrabaları, mahallelinin bir kısmı Türk’tür, bu sebeple Türkçe sözcükleri bilir, komşularının âdetlerine saygı gösterir. Acır da biraz, “kaybetmeleri kaçınılmaz olan savaşların peşinde yılmadan koşan romantik Türkler” genelde lokanta veya market açarlar, huzurla yaşamaya bakarlar da Bulgarlar rahat vermez bir, kapılara polisler, siviller dayanır, anadildeki adı anımsatacak yeni bir isim seçmeleri için baskı yaparlar. Türkiye de ayrı ıstırap. “Kolay yaşanmaz ahbaplar, komşular, Türkiye’de, ama çok kolay ölünür, dedi gidip de geri gelenler. Sattıkları evlerini sonradan mahkeme kararıyla alıp girdiler evcağızlarına, misler gibi oturdular. Sonra Jivkov delirdi, milletin ismine el koydu, bizim gül gibi sosyalizmimize de… Bir ismin hatırına göçtü Gülizargil, döndüler ki, İstanbul’da namuslu adama incelikli insana yer kalmamış, orda herkes haydut olmuş, dediler.” (s. 131) Öykünün adı Kilimci’nin öykü tekniğini özetleyebilir, karakterlerin arasında Mardin’den göç etmiş bir Kürt, ahlak kumkuması bir polis memuru, eş teröründen mustarip kişioğlu gibi her telden insan var, düşüncelerinin genişlediği yerler o kadar zengin ki öyküler bitmese bitmez, kolaylıkla romanlaşabilir ki uzun öyküler bunlar zaten, bir tek kişioğlununki görece kısa. “Karım Öle”de Şoför Niyazi’nin bahtsızlığını görüyoruz, kardeşimiz alt sınıfın yılmaz bir neferi olarak her türlü işi yapıyor, ailesini ayakta tutuyor. Askerlik bittikten sonra evlenmek istiyor, mevzuyu çözebileceğini söyleyen bir adama iyi bir para verip Doğu’dan gelecek Kürt kızını beklemeye başlıyor. Adam dolandırıcı, civardan bir kızı evlenmeye ikna ediyor, abileriyle birlikte adamı yolmaya başlıyor kız. Çocuk doğuyor, taksi şoförlüğüne başlayan Niyazi gece gündüz çalışmasına rağmen belini doğrultamıyor bir türlü, çekirge sürüsü gibi üşüşüyorlar adamın başına. Adam isyan ediyor, Allah’tan karısının ölmesini diliyor nihayet. Diğer öykülerden ayrı bir yere koymak lazım bunu, kendi yatağında akan bir öykü. “Söyle Kalbim” Kilimci’nin tipik öykülerinden diyeyim ve kalbimi bırakayım bu öyküye, elli yıl sonra edilen bir telefonun öyküsüdür. Kilimci’nin hikâyeyi monologla kurma huyundan ve suyundan nasiplenmiştir, yetmiş yaşlarındaki kadının Sabit Bey’e geçmişi baştan kurmasıdır. Öğrenci olaylarında en önlerde yer alan çiftimiz birlikte yaşlanamazlar belki de birlikte hatırlayabilirler, o karışık günlerde çok arkadaşları kaybolmuştur, ilişkileriyle birlikte. Kadın bilir ki pek zamanları kalmamıştır, telefonda da olsa son bir kavuşmayı mümkün kılar. “Sevmek, geleceğe karışmak, yarınlara kalması demek midir, insanın? Sevmek, müşkül iş… Gençlerin en çok bu bahse çalışmaları gerek.” (s. 84)

Ayıramam, öykülerin tümü başarılı. Kilimci’yi okurken bir heves, keyif.