Altay Öktem – Filler Çapraz Gider

Hawthorne’un vecizesini Kerim’e uydurdum: Pek çok maskeyi yüzümüze geçiriyoruz ve gerçek yüzümüzü unuttuğumuzda maskelerin her biri gerçek yüzümüze dönüşüyor. Bu anlatıdaki onca Kerim ve Leman için aynı şey mi geçerli diye düşündüm, Kerim Reis ve Kerim Aydın ve Kerim Güçlü ve diğer bütün Kerim adlı karakterler esas Kerim’in, anlatının başında karşımıza çıkan Kerim’in maskeleri mi, Kerim öykülerinde kendini çeşitliyor mu, onca Leman ve Leman’ın karnındaki bıçak yiten bir aşktan andaç mı yoksa bir öfke ânının sonucu mu, neler oluyor? Kerim birçok Kerim’le birlikte yaşıyor, ortada öyküler ve anlatının kendisi varsa en azından bir bilincin gerçek olduğunu biliriz. Güvenilmezdir o da, olay örgüsü rüyalarla doludur, kurmaca içindeki kurmacalar da gerçekliğin kerterizliğini üstlenmez, kısacası hiçbir şeyden emin olamayız, kurgunun zemini çok kaygan. Bu bir ihtimal, ikincisi Mr. Nobody‘deki mevzu. Kerim yaşamı boyunca karşısına çıkan insanları kendisinin olasılıkları olarak görüyorsa seçimlerinin çizdiği yolu takip etmiyor, hiç çizilmeyenleri ortaya çıkararak paralel yaşamlarını ortaya çıkarıyor demektir. Bakkal Kerim durgun bir yaşam, esnaflık, Balıkçı Kerim medeniyetten kaçış, hepsi ayrı bir şahsiyet. İki kutuptur hepsi, ilkinde Kerim’in evdeki yalnızlığı ve bu yalnızlıktan doğan hikâyelerle karakterler, ikincisinde tiyatro formuyla yazılmış bölümde dilen gelen bütün karakterler. Bir yanda sessizlik varken diğer yanda kaotik diyaloglar dönüp durur, başka bir oyunda Karakedi ve Kerim yine diyaloglarla yürütürler oyunu, Godot’yu beklerler. Gelmez Godot, ilk oyunda bu kez anlatıcının varlığı oyunun metniyle sezdirilir ama anlatıcı çıkmaz ortaya, aslında yoktur, elde sadece hikâyeler vardır. Öktem labirentini pek aydınlık tuttuğundan çıkış kolay gibi görünür ama her bir son başka bir bölüme veya Kerim’in yazdığı öyküye açılır, anlatının sonunda yine başladığımız yere, Kerim’in okumakta olduğumuz kitabına döneriz, tipik bir numaradır bu, yine de kurgu dünyanın özgünlüğüyle kendini kabul ettirir. Öktem okurunu yeni bir klişenin ironisini göstererek “ikna eder”, kurduğu dünyanın özgünlüğü baştan başlamaya davettir ama zaten kıvrılıp kendi kuyruğunu yutan labirent okuru giriş kapısına dek getirir.

Başlangıçta Kerim vardı, Kerim, “Işık olsun!” dedi ve ışık oldu, “Anlatı olsun!” dedi ve hiçbir şey olmadı, her şey sıraylaydı. Odaya girer girmez kapısını kapattı, yaşamının büyük bir kısmının düşünmekle geçtiğini düşündü, kitap okumak istediyse de eline alamadığı kitapların ağırlığı altında ezildi. Çok okuyan biri değildi ama topluma göre bayağı okuyordu, istatistiklerdeki değerleri tek başına yükseltmese de azıcık katkısı vardı. Gerçi yaşama katkısı kadardı bu da, pek bir kimsenin üzerinde kalıcı iz bırakmamıştı, kendi dünyasını kendisiyle silme doldurmak hariç. Kitap okumakla ilgili bölümü sonlara doğru tekrar okuruz, bu kez Kerim’in ağzından. Dinleriz. İki bakış açısının anlatıya kattığı zenginlik farklıdır, birinci ve üçüncü tekil şahıslardan bahsetmek de yersizdir bana kalırsa, anlatıcının değiştiğini görmesek de her bir olay, her bir Kerim kendi dünyasına, diline sahiptir. Mekânı kurar, dibi yeşillenmiş çay bardaklarından duvarların duvarlığına yaşadığı yeri anlatır, makarna yaparken bıçağı takılır gözleri. Kana bulanmamış bir sivrilik sık sık karşımıza çıkar sonra, Leman’ın karnındaki bıçak bir ayrılığın izidir, başka bir sürü izdir, sonra. Rüyalı bir uyku, hemen Bakkal Kerim’e geçeriz. Dükkânından evine çıkıp iner, bütün ömrü iki mekânda geçmiş gibidir, çok sevdiği eşi vefat ettikten sonra bir başınalığını sürdürür. Kerim’i bu yüzden sever, o da kendisi gibi yalnız yaşamaktadır, evine girip çıkan kimse yoktur, işe gidip gelir, sigarasını yakıp durur, camdan bakar bakar. “Kerim, bunca yıldır nasıl olup da bakkal Kerim Efendi hakkında hiç düşünmemiş olduğuna şaşırarak kapattı odasının kapısını.” (s. 9) Odanın kapalı kapısı içeride yeni dünyaların kurulduğunu gösterir, Bakkal Kerim’in dünyası orada doğar. Zor geçen bir doğumdan sonra gayet sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelir, anasının ölümü yüzünden dünyanın gürültüsüne karşı sessizleşir, babasının zorbalığıyla uğraşarak nihayet mezun olur ve yatılı okula, oradan üniversiteye gider. Hangisi? Esas Kerim olsa gerek, diğeri bakkaldır ama bakkal diye de anlatılandan soyutlamamak lazım onu, yatakhanedeki ranzalardan birinde yatmadığını kim söyleyebilir? Üniversiteye başlar başlamaz sevgili olduğu asistanla sevgili olmadığını kim? Öyküsünü yazar, yirmi yedi basamaklık ilişkinin sancıları sayfaları doldurur, Kerim ilk kez öykü yazmaya niyetlenmiştir ve işi de kotarmıştır, aferindir. Bölümler arasında hızlı geçişlerle afallasak da bir kere tutulmuşuzdur anlatıya, kopmayız. Kerim yemek hazırlamaktadır, içeride biri varmış gibi konuşur, hızlı olmasını ister. Biri varmış gibi adlı olmayan cevap verir, Leman’ın hazırladığı güzel yemeklerin anısı dolar birden, koku olarak. Yemeği bitirdikten sonra odaya geçer Kerim, albüme bakar. Çocukluk, lise, üniversite, tek bir fotoğraf eksiktir. İlk kez odasının kapısını açtığını görürüz o sıra, içeri Beatrice girer kurmaca içinde kurmaca işte. Aralara derelere zamanla ilgili düşünceler yerleşmiştir, geleceğin anılarını yaşadığımıza dair sezgiler irdelenir. Yalnızlığın göreli zamanı anlatı olarak dile gelmektedir zaten, bunun yanında Kerim’in metinliğini de görürüz, kendini bu şekilde kurar. Bir zamanlar çok yakın olduğu insanlar anlatıya yavaş yavaş girmeye devam etmektedir, İnce Kerim’le yine bir iç bölümde tanışırız. Kerim Güçlü’yle de. Liseden arkadaştır ikisi, ranzaların soğuğunda ettikleri sohbetler, birbirleriyle kurdukları muhabbet uzunca bir süre devam eder, yollar ayrıldıktan sonra İsveç’e göçen Güçlü’den aldığı mektupları cevaplamaz Kerim. Yazık, içli mektuplardır onlar, yardım çığlığını evde yankıtmasa da Güçlü’nün o kadar da güçlü olmadığını gösterir. Son mektuptan altı ay sonra ölüm haberi gelir Güçlü’nün, yıkıcı pişmanlık. Birine cevap verseydi mektupların, bir şeyler yapabilseydi. Kerim son bir hamleyle arkadaşının ailesini görmek için yola koyulur, Ankara’ya geldiği zaman Güçlü’nün evini arayıp bulur. Güçlü’nün babasının gözleri oğlununki gibidir, ruhu da oğlununki gibiyse Kerim’in anlatacaklarını kaldıramayacaktır belki, Kerim her şeyi içinden anlatır ve yanlış adrese geldiğini söyleyerek hızla uzaklaşır oradan. Nadiren dışarı çıkan bir adamdan klasik bir yenilgi.

Hikâyeler doğrudan Kerim’le ilgili olmayabiliyor, kamptan kaçan mahkumların hikâyeleri rüyalarda doğar, Kerim uyandığında şaşırır ve elindeki kitabı fark eder. Remarque, kolu damgalı adamlar, Nazi terörü. İç hikâye bu da, karşılaşırız, Kerim’in düş dünyası gündüşleriyle dolduğu kadar rüyalarıyla da dolar. İşlerin çığırından çıktığı bölümlerde bütün karakterler sırayla belirirler, düşlerin dokusunu bir o yandan bir bu yandan kemirerek Kerim’i kan ter içinde uyandıracak kadar tedirgin ederler. Ayrım mümkün değildir, hangi Kerimler hangi Lemanlarla birlikte olmuştur, hangileri hangilerini bıçaklamıştır, zamanın birinde kim hangi adaya yerleşmiştir, karakterlerin derinlikleriyle değil de eylemleri ve isimleriyle ayrıştırılır bu bilgiler, okura yapbozun parçalarını birleştirmek kalır.

Kerim güvenilmez bile değildir aslında, gerçekliğe dair herhangi bir iddiası yoktur, sadece izlenmek ister. Günler boyunca izleriz, aynı yaşamları kendi yaşamında birleştirmeye çalışarak yazdığı metni yavaş yavaş oluşturur, bastırır, sonrası başlangıç.

Öktem’in dünyaları her seferde, her kitapta şaşırtır, metinlerinde farklı bir anlatı biçimini başarıyla kurar Öktem. Bu iyi bir romandır mesela, okunmalıdır.