A. Ali Ural – Yangın Merdiveni

Kurgudan söz etmek istiyorum, yatay ve dikey kurgudan. Yataya bir iki tren, bir “ambülâns” sokabiliriz, özellikle trenleri anlatmak isterim çünkü paşa gönül kriterleri. Ayrıca hâlâ trenlerle içli dışlıyım, iş günleri. “Biletsiz Yolcu” hem toplumun hem de kondüktörün gözünde suçlu konumuna düşecek anlatıcının suçunu yakalanmadan önce kabullenmesini ve suçluluğu iliklerine dek yaşamasını anlatır. Ural’ın çoğu öyküsünde olduğu gibi kısa paragraflar bolcadır, bu paragrafları farklı açılardan anlatıcıyı gösteren kameralar gibi düşünebiliriz ama tam doğru olmaz bu, iç monoloğun da görüntüyle birlikte değiştiğini düşünürsek doğru olur. Nedir, anlatıcı biner, tren kalkar, geciktiği için bilet alamayan anlatıcı yasa dışı bir yolcu olduğunu düşünerek birkaç duraklık yolculuğunu psikolojik bir cehenneme çevirir. Yapabileceği bir şey yoktur, cebinde parası da vardır ama olmamıştır işte, ineceği duraktan mahrum kalmak istemez. Bu mahrumiyet birkaç paragrafta aynen yer alır da şöyle çeşitlemelerle de zenginleşir: “Keskin bir düdük işte tam da bir film tercümesi gibi zihnimden geçen bu son cümleyi ikiye böldü ve durak trenden uzaklaşmaya başladı. Kapılar kapandığında vagona atlamayı başaramayan iki kelime, istasyonun kirli sarı duvarlarına yapıştı: Mahrum kalsaydım.” (s. 19) Tekrarların hipnotik etkisine şimdi hatırlayamadığım bir iki kuramsal metinde rastladım, listelemenin de aynı etkiye sahip olduğunu biliriz, Ural’ın öykülerinde sözcükler tekrarlanır, duraklar tekrarlanır, korkular tekrarlanır. Azıcık biçim değiştirirse tekrardaki fark tekrarlanır, öyküler böyle kurulmuştur. Ural genellikle sürpriz sonlara meyillidir, kurgunun kuantum çorbasında biçimlenen bir finali çekip alır, yerleştirir. Tutar da basite kaçmak mıdır, yani bir şeyin nasıl sonlanacağını bilmemekten midir bu, bence değildir, Ural finaller kadar belirsiz, nereye gideceği meçhul hikâyelerle doldurur öykülerini, bu yüzden son veya orta, baş veya herhangi bir kısım, neyi neyle kıyaslarsak her şey dengelidir. Eğrilen bir iki son var, denk gelirsem değineceğim de önce bu öykü: Kondüktör yanaşır, anlatıcı bilet almadığını ve cezayı ödemek istediğini söyler. Atlamaktır bunun cezası, yolcular da kondüktöre katılınca haykırışlar birbirine karışır, anlatıcı herkesi susturarak açık kapıdan rüzgârın hışırtısını dinlemeye başlar atlamadan önce. O durakta inmeyecektir üstelik: final. “Korku Tüneli” oyuncak bir tren sayılabilecek araca yer vermesiyle şu an havadan düştü bu yazıya, korkmaya ihtiyaç duyan karakteriyle da pırıl pırıl parlıyordu, iyi. Filmler, zombiler heyecanlandırmıyor, yeni açılan lunaparktaki korku aletlerini deneyebilir. Adamımız şehrin ortasındaki lunaparka gider, balerinin eteklerinde korkmaya çalışırken kadın kontrolden çıkar, insanları fırlatmaya çalışır. Adam balerinin sırıttığını görünce lunaparkta bir gariplik olduğunu anlar. Anlamaz, öyle gelmiştir belki, başka zamazingolara da binmeli. Bu arada lunapark bizim Bostancı’dakine çok benziyor, adamımızın bindiği aletler aynı. Bilemedim, adam atlı karıncaya bindiğinde başı atlarla derde giriyor tabii, gondolda biri sırtına dokununca dönüp bakıyor ve gondolun kaptanıyla yüz yüze geliyor. Kademe kademe artan korku elbet korku tünelinde zirveye ulaşacaktı, ulaştı. Adam bol kanlı, bol öcülü sahneleri gördüğünde çok mu şaşırıyor acaba, ışıklar söndüğü zaman panik yapıyor belki, anlatıcı “EVET ARABA DURDU!” deme ihtiyacı hissediyor. Abi sakin, adamın başına yüz tane şey gelirken sakindi, usul usul anlatıyordun. İşte, adam yanan bir ışığın gösterdiğinden ödü koparak yaklaşıyor görüntüye, karşısında kolunun biri kopmuş, kıçı ısırılmış falan bir adam var. Aslında yabancı biri olmadığını biliyoruz. Anlatıcı yine höytlüyor: “AYNAYA DOKUNUYORDU!” Buna lüzum yok, tansiyonun son derece düşük olduğu balerin macerası bu son bölümden çok daha korkunç mesela. King’in metinlerini hatırlıyorum, kafaların yumurta gibi çatladığı anları germeden anlatması korkunçtur ama bu sakinliğin/korkunçluğun en iyisi herhalde Lovecraft’ın “Yabancı”sındadır. Mevzu da aynı üstelik, anlatıcı gerçekliği eğip büken bir mekandan dünyaya “çıkar”, ormanda yürürken gördüğü ışıklara yaklaşır ve hana girdiğinde milleti korkudan gebertir. Gaz lambaları söndüğü zaman belli belirsiz bir hareketi fark eder salonun bir ucundan. Korkunç bir canavar diğer uçtan yaklaşır, yaklaşır, anlatıcı yaklaşmaktadır aslında, aynaya baktığını anlar. Ural ayarı kaçırmış biraz bu öyküde, yoksa mis gibi öykü olacakmış bu da. “Tren”e gelelim, kitaptaki en iyi öykülerden biri. “Ejderhanın her biri bir yöne kıvrılan çatal dillerinden hangisini seçeceğine karar veremeyen bir yolcu, garın duvarlarına çarpıp bozuk paralar gibi yere dökülen sese kulak veriyor ve beş dakika sonra kalkacağı duyurulan tren için önce gişeye sonra perona koşuyor.” (s. 49) İlk cümle olsa neler vadediyor ama ilk cümle bilinmeyenin çekiciliğini ve korkutuculuğunu doğrudan aktarıyor, gerek var mı? Anlatıcı yerine oturuyor, tren kalkıyor, pencereden dışarıya bakmanın saadeti. Hiçbir ressam bir pencereden daha güzel bir tablo yapamaz anlatıcıya göre, “manzara o kadar hızlı değişiyor ki ressam tablonun köşesine imza atmaya fırsat bulamıyor”. Ural’ı sırf şu buluşları için okumak lazım. Neyse, karanlık basıyor ortalığı ve bir kibrit çakılsa binlerce metreden bir bombanın düşüneceğini hayal ediyor anlatıcı, uykuya daldıktan sonra uyanıyor ve görüyor ki sakalları uzamış, bıyıklarında buz sarkıtları. Yine uyuyor, uyanıyor ve trenin gecede veya tünelde ilerlediğini düşünüyor, uzaklardaki ışıkları görünce her bir ışığın aydınlattığı insanları ve nesneleri düşünüyor. Ertesi günkü davasına çalışan bir avukat, soğukkanlılıkla işlenen bir suç, ışıklar umut ve günahla doludur. Buzlar çözülür, tren baharın içinden geçmeye başlar ve anlatıcının bedenini arılar kaplar. Can havliyle inmeye çalışır da makinist izin vermez, camını açıp haykırır. Daha da bir dünya hadise, makinistin camı açılıp kapanır, anlatıcı trende hapistir. Son paragrafta bir çocuğun tren raylarını söktüğünü görürüz, parçaları kutuya yerleştirir. Elinde yalnız lokomotif kalır, penceresi açık. Ural değişen manzaraları öykülerine katar durmadan, gözlemcisini sırf gözleminin olağanüstülüğüyle kuşatır, fantastik bir dünya kurar. Korku yoktur bu yolculuklarda, en azından karakterin ilerlemesini engelleyecek türden bir korku yoktur, bilinmeyenin çağrısı pek kuvvetlidir.

Dikeye tek bir örnek: “Yirmi katlı apartmanın önüne gelene kadar ayaklarında duran gözleri, en alt kattan başlayarak yukarı tırmanmaya başladı. Yanmıyor, yanıyor, yanıyor, yanmıyor, yanıyor, yanıyor, yanmıyor… Yirminci katın ışığı yanıyordu.” (s. 69) Kişi apartmana girer, asansörün düğmesine dokunur ve elektrikler gider. Yirmi katlık bir yolculuk, öykünün adı “Yirminci Kat”. Birinci kat sessiz, ön cephenin ışığı yanmıyordu zaten. İkinci kata kadar on yedi basamak, kadının biri kocasına bağırıyor, mevzu yine içki. Üçüncü katta ağlayan bir çocuğa annenin iğneciye gittiğini söylüyor başka bir çocuk, belki kardeşi. Güzel güzel uydurmalık. “İğneci şırıngayı kaynatıyordu. İğneci minik testeresiyle ampülü kesiyordu. İğneci enjektörden ilaç fışkırtıyordu havaya. İğneci anneyi bırakmıyordu.” (s. 70) Kapıyı tırmalayan bir köpek var yukarıda, kimin, aç mı, susuz mu? Bir müzik sesi, bir silah sesi, kapıyı zorlayan bir gölge, yükseldikçe göçmen kuşların kanatlarına binip daha da yükselmek, yirminci katta iyice yavaşlayan hareket. Adımlara, soluklara dek yavaşlama, sonra ne yazık ki o dandik son: öykünün ilk cümleleri. Vallahi bunun da iyisini Ted Chiang yaptı, üstelik kuyruğunu yutmuş yılana başvurmadan. Babil Kulesi’ni inşa eden dayılar Tanrı’yı bir şekilde katakulliye getirip göğün bilmem kaçıncı katına ulaşırlar, elleriyle dokunabildikleri sert zemini deldikleri zaman kozmik bir boşlukta bulurlar kendilerini, tünel içinde. Vardıkları yer Kule’nin az berisidir. Öyle. Chiang okurun aklını ayran yapar. Ural da yapar ama biraz daha acemilikle, sarsaklıkla yapar. Sonuçta ben bu kitabı satılmayacakların arasına koymuşum, öykü adına iyi bir şeye rastlamışım, kâfi.