Jean Rouaud – Savaş Alanları

Çocuğun fark edemeyeceği gizler var, insanların tuhaflıkları olarak ortaya çıkar. Büyükanneyle büyükbabanın sürekli çekişmelerinin, ansızın sarılmalarının, halanın ciddiyetini bir an olsun bozmamasının sebebi belli değil, kuzenleriyle birlikte eğlenen, oradan oraya koşturan anlatıcı tuhaf olayları hatırlar gibi hatırlıyor bunları. Fransa’nın kırsalında bir kasabanın ferah, geniş evinde, yağmurun sıkça yağdığı topraklarda çocukluk. Büyükbabanın sakinliğiyle o külüstür arabası yakışıyor mu, büyükanne eliyle camları sildiği zaman içinden küfrediyor mu, sadece yüzeye bakıp komiklikten başka hiçbir şey görmeye çocuklar için bu soruların zamanı var daha, sadece yaşayacaklar ve hikâyeleri öğrenene kadar kaygısız, dertsiz yaşamlarının tadını çıkaracaklar. Son bölümle birlikte evin genişliği, yağmur, çamurlaşan toprağın barındırdıkları, her şey anlam kazanıyor, başta yağmura ayrılmış sayfalarca malumata bakarak anlatıcının bir nevi Proust kesilmeyi istediğini düşünebiliriz, belki aile anlatısını bir çeşit nostaljiye bağlayacak, tozlanmış bir temayülü tekrar canlandıracaktır, kim bilir, parçaları bir arada tutmak için yazılmayacak şey mi var, dönülmeyecek yer, dümdüz anlatıya çıksa bile. Ailedeki kayıpları biliyoruz, başta isimleri geçiyor bir, izlerini pek göremiyoruz da zaman geçtikçe, hele büyükbabanın ölümüyle birlikte ortaya çıkan fotoğraflar, mektuplar kendi hikâyelerini anlatmaya başlayınca, kısacası yakın tarihin gizli kalmış yanlarını, memleketle aile arasındaki bağın gücünü gördükçe açığa çıkıyor karakterler arasındaki ilişkilerin derinliği. Daha fazlası da olabilirmiş, büyükbabayla papaz arkadaşının dostluğundan bir savaş anlatısı çıkardı, halanın neden on sekiz yaşında ilk kez regl olduğu, yirmi altısında menopoza girdiği, gerçi bu sonuncusuyla kardeşin ölümünün tokuşması, ardından halanın koyu bir Hıristiyan olması, pagan inanışlarına neredeyse nefretle yaklaşması -Almanlar, tarih- ve diğer denklikler, kısacası Rouaud tipik bir aile anlatısı sunmuyor, her şeyi ipincecik bir tülün ardından gösterdikten sonra ansızın çekip alıyor gölgeyi, bütün metni baştan değerlendirmeye yol açacak gerçekleri kaskatı bir biçimde fırlatıyor ortaya. Son bölümdeki kaskatı gerçekçilik eleştirilmiş, oysa çocukluktan birikmiş sıcak anıların yanında eşyaların sunduğu taş anıların da yeri var, mesela bir askerden geriye kalanları saklamak için bin yıl öncesinin yöntemlerine kazara da olsa başvurmak metinde belli belirsiz verilen tarihî referanslardan ibaret değil yalnızca, çağlar arasındaki koşutlukları, mesela yas pratiklerini de irdeliyor. Öncesinde de var ama Haçlı Seferleri diyelim, soylular ölüyorlar, bedenlerini binlerce kilometre öteye taşımak mümkün değil, bu durumda kocaman kazanlar kurup ölüleri kaynatıyorlar, kemikleri sarıp sarmalayıp götürüyorlar vatan topraklarına. Pierre, büyükbaba, başta arabasının bez tavanından yağmur damlalarının aktığını gördüğümüz, torunlarının oyununa bir kezcik katılıp burnuna düşen yağmur damlasını kastederek “Tam isabet!” diyen, çocukları güldüren adam defter tutmuş yolculuğu boyunca, sonlara doğru kayıtlar azalıyor, yazı kargacık burgacık hale geliyor, travmanın yaklaştığını ve anlatının aile anıları toplamının dışına çıktığını anlayabiliyoruz, anlatımın rengi bile değişiyor çünkü. Büyükanneye söz vermiştir Pierre, yaşadığı her şeyi kısa veya uzunca yazacaktır, sözünü tuttuğunu söyleyebiliriz. Okaliptüs ağacının dibine gömülmüştür kardeşi, savaş alanının bol bomba alan bir yerinde, bol yağış da alan bir yerinde yumuşak toprağın içine kakılmıştır resmen. Çamuru meşhurdur oraların, şövalyelerin o çamurlara gömülüp hareket kabiliyetlerini yitirerek hacamat edildikleri sayısız savaş yapılmıştır oralarda, Fransız ordusu yine çamura saplanmış ve Almanların saldırılarından kaçamamıştır. Topraktan eller ve kollar çıkmakta, kaçarken bunlara takılan askerlerden veya gömülü olanlardan küfürler duyulmaktadır, yağmurun etkisiyle yıkılan siper duvarları cesetleri de içeri fırlatır zira yakın çevreye gömülen cesetler küçük heyelanlarla dirilerin üzerini örter. Böylesi bir cehennem, okaliptüs ağacı, Pierre kardeşinin öldüğü köye yıllar sonra gittiğinde o ağacı bulamaz, civardakiler de pek bir şey söyleyemezler, savaşın anıları henüz tazedir o yıllarda. Yine de kulaktan kulağa yayılan genel bir bilgidir okaliptüsün altına gömülen asker, sonradan ortaya çıkacağı üzere askerler, Pierre gidip kardeşinin birlikte savaştığı dostunu da bulur, zaten o dost gömmüştür arkadaşını da, Pierre’e neden o kadar geç kaldığını sorar. Birlikte gidip ağaçtan kalanı bulurlar, kazmaya başlarlar, bir süre sonra et, deri ve kemik parçalarına ulaşırlar. Donuk toprağı yumuşatmak için büyük bir kapta kaynattıkları kar suyu sadece toprağı değil, etleri de yumuşattığı için bembeyaz kemikler kalır geride, Pierre iki kafatasını da kendi kafasıyla kıyaslayıp kardeşinin olduğunu düşündüğü kafatasını alır. Kafatası kıyaslamaca o tarihte zirvedeydi, Rouaud’nun mahareti. Ne yapar üstelik Pierre, kemikleri madlen kutularına koyar! Garip göndermeler, tam isabet üstelik. Kitaptaki en kısa bölümde anlatılır bu olaylar, daha gore sahneler de var, baştaki o tatlılıkla tam bir kontrast oluşturuyor, sarsıcılığı buradan. Ve buradan geriye dönüp bakınca işte, yağmurun neden dört, altı, sekiz sayfa boyunca anlatıldığını anlıyoruz, evin büyüklüğüyle ilgili bilgi yine sonlara doğru geliyor, savaştan sağ kurtulanların bir arada yaşamaları, bir daha hiç ayrılmamaları için o kadar büyük bir ev yaptırmışlar, hep beraber yaşamak için. Bu arada, tabii başta söylemek lazımdı, Birinci Dünya Savaşı’dır bu anlatılan, halkların dehşete düştükleri ve kitleler halinde öldükleri, bir daha tekrarlanmayacağına yürekten inandıkları, bütün savaşları bitirecek nihai savaş. İkinci Dünya Savaşı’na dair hiçbir şey yok, ufukta dahi görünmüyor, o zaman anlatı zamanının iki savaş arasına denk düştüğünü söyleyebiliriz ya da anlatıcının ikinci savaşı anlatmayı tercih etmediğini. İlkidir.

Büyükbabanın kalbi bir gün durur, öncesinde ötelere bir yere ava gittiğini söylediği zaman civardaki herkes arama ekibine katılır, ailesindekilerin kalplerini durduracaktır neredeyse. Bunama mı, belki kardeşini son bir kez ziyaret etmek istemiştir de yolunu kaybetmiştir, kaybetmemiştir de ziyaret etmiştir, anlam kazanacak o kadar çok şey vardır ki bekleyen. Şen bir adam değil, huysuz da değil, sıradan biri gibi görünüyor. En büyük keyfi papaz dostuyla sık sık muhabbet etmektir işte, Pierre geçmişe dair pek bir şey anlatmaz ya da anlattıklarını papaz anlatmaz sonra aileye, dostunun ölümünü duyunca birazcık ağlayıp Tanrı’nın planlarından bahseder. Havaya dair onca şeyin bir kısmı: “Aşağı Loire yöresinde yağmur bir can yoldaşı, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Böyle kendine özgü bir yanı olması bölgeye yarar da sağlamaktadır çünkü geri kalan öteki özellikleriyle burası başka yerlerden farksızdır.” (s. 10) Coğrafi, meteorolojik, imgesel bir dünya bilgi gelir ardından da ironik bu alıntı, yaşamın kaynağı olması ve başka yerlerden farksızlığı zamanla birlikte her kırçılın temizlendiğini düşündürür. Büyükbaba da aynı şeyleri mi düşünüyordu acaba kardeşiyle yaşadıklarından yıllar sonra bile? Şunlar geçmiştir aklından, muhtemelen: “Havanın kısa bir süre için bile açma umudu olmadığı, kasvetli uzun günlerdir bunlar. Lambalar sabahtan akşama dek yanar. Dinmeyen, yavaşlamayan, inatçı yağmurun hâlâ sürdüğünü doğrulamak için günde on kez perdeler aralanır. En dayanıksız insanlar, karanlık aylardan çıkarken harekete geçer ve kendilerini kuyuya atarlar.” (s. 15) Biçim değil de bilinç oyunculdur, anlatıcının bilinci, iyi takip etmek gerekir. Kazandığı ödül büyüktür bu romanın, kazanma gerekçesi anlaşılabilir. Bir hikâyeyi geniş yüzeye yayıp boşluklarını tamamlamak üzere desenlerini kullanmak, son büyük parçayla tamamlamak iyi kurgudur, iyi bir romandır bu.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!