Petros Markaris anlatıyor, bir romanının Almanca baskısı çıkmış 2000’de, tanıtımını yapmak için Frankfurt’a gittiğinde arkadaşı karşılıyor, İstanbul’dan eski bir arkadaşının eşlik edeceğini söylüyor Markaris’e. Kahkaha atıyor Markaris, İstanbul’dan eski arkadaşının Frankfurt’ta, “denizcinin karada” ne işi var? Var ama, Valasiadis geliyor ertesi gün, Markaris hatırlayamıyor ama gençlik yıllarından yaşlılığına kalamayan bir sürü arkadaşından biridir belki, adalarda birlikte denize girmişlerdir, balolara gitmişlerdir, birlikte okumuşlardır. O günden sonra Frankfurt’a her gittiğinde aramış Markaris, buluşmuşlar, iyi arkadaş olmuşlar. Belki tekrar. “Sohbetin gidişatına göre aramızda Yunanca, Almanca ve Türkçe konuşuyoruz. Yorgo tüm bu lisanları, Almanca dahil, Rum lehçesi ile konuşuyordu. Rum şivesinin bu kadar baskın ve tüm dillerin üstünde etkili olması çok ilginçti ve bu özelliğin yazıdaki etkisini merak etmiştim.” (s. 12) Yazar olmadığını söylemesine rağmen yazmakla ilgili derin konulara girebiliyormuş Valasiadis, nihayet İstanbul’daki yaşamının öykülerini yazdığını söylemiş. Tatavla’nın Rumcası diğer yerlerinkine benzemezmiş, Ladinosundan Ermenicesine ne kadar sözcük varsa karışmış çünkü, öykülerde o dili bulunca pek sevinmiş Markaris, çok yakın dostu Sami Gavriilidis’i yayımlamaya ikna etmiş. Hikayelerin güzelliği bir yana, dilin kaybolmamasını istemişler, kaplumbağaların denize karışmaları için tutulan nöbete benzetiyor Markaris. Çevirisini okumak zorundayız ne yazık ki, o nüansı anlayamayacağız, üzünç. Valasiadis’in önsözüne bakıyorum, metnin Türkçeye çevrileceğini biliyormuş da kaybettiğini sandığı Türk lisan ve kültürüne halen sahip olduğunu çeviri çalışmaları sırasında tespit edince pek memnun olmuş. İşyerindeki İstanbullu üç mühendis kırk yıl sonra Türkçe konuşmasına vesile olmuşlar, teşvik etmişler zaten, memleketine döndüğünü hissetmiş Valasiadis. “Evet, ben kendimi bir Alman gibi hissediyorum. Ama, İstanbullu olduğumu düşündüğümde neden gurur duyuyorum? Acaba Kurtuluş semtinde Rum Ortodoks olarak dünyaya geldiğim ve kanımda bu iki bin senelik kültürü taşıdığım için mi? Yoksa, bu kültürün, başka kültürlerin tesiri altında kalarak daha da zenginleşmiş olmasından mı? Acaba kozmopolitliğimi bu zenginliğe mi borçluyum?” (s. 18) Gençliğinde kimlerle takıldığına bakınca rengârenk bir resim çıkıyor ortaya, kavganın şartlarını belirlemek için oturdukları mekânda bira ısmarladıkları Galatasaray Lisesi öğrencisi gençlerin içinde Yahudi, Rum, Türk, alayı var, Yahudi Vedat’la bir iki küfürleşip can ciğer oluyorlar sonradan, maceralara giriyorlar, dostluğun nasıl büyüdüğünü görüyoruz. Possible Love‘la ilgili spoiler olacak bundan sonrası, izlemeyen bakmasın: sonlara doğru röportaj verebilen Ho-seok’un grev sırasında arkadaşlarını kurtarırken polislerden bir araba dayak yemesi, baygın yatarken arkadaşlarının kendisini bırakıp kaçtığını görmesi yüzünden yıllarca travma etkisinde yaşadığını anlattığı sahneyi düşünelim, kardeşliğin, dayanışmanın, hakkın hukukun bomboş kavramlar olduğunu anladığını haykırmaya başlar artık, kriz geçirir, varlığının anlamını uzunca bir süre bulduğu -o kadar ki maddi durumu çok iyi olmamasına rağmen, işçidir sonuçta, bahçesine dokuz kamyon kum döktürür, düzlettiği alana mermerden bir masa yapar, “kardeşleriyle” beraber içip muhabbet edebilmek için- hikâye ortadan kalkmıştır çünkü. Valasiadis’i diğer kutba koymak lazım, mücadelenin bağlamı elbet farklı ama yere düşenin bırakılmadığı, dayakların birlikte yendiği bir dünyadır o, dostluğun, sevginin somut karşılıkları vardır, yazar mekânı yaratırken insanlarla birlikte yaratır bu sebeple hatta insanları önceler, çerçeveyi çizdikten sonra tamamen sosyal ilişkilere odaklanır.
“Mahallem”le başlıyoruz, son sayfalara baktığımızda Tatavla’yı tepelerden ve birkaç binadan ibaretmiş gibi göreceğiz, fotoğrafları koymuş Valasiadis. Agia Dimitrios Kilisesi, Agia Lefteri Mezarlığı, Agia Tanasi Kilisesi, Agia Dimitrios İlkokulu’nun karşısında spor sahası ve Kurtuluş’un spor kulübü, kulübün tam arkasında üç katlı, yeşil bir ahşap ev, Sandalcı Sokak‘ta, Valasiadis’in doğduğu ev. Mekân hazır. Civar evlerde Rumlar, az sayıda da Ermeni oturuyor, çoğu seyyar satıcı veya esnaf. Agatonas Amca karides satıyor, bir başkası hamallık yapıyor, Stelyo ve Yorgo’da mahallenin delileri. “Aile Portreleri”, büyülü insanlar, mesela yazarın ninesinin annesi Sultana. İriyarı, dediği dedik, fırtınada boğulan eşinden sonra çelik gibi olmuş hayata karşı. Bir dünya tekneleri, arsaları varmış da balıkçılar almış elinden kâğıt imzalatıp, onlara sövüyor Sultana, gerçi kızı Katina’yı evlendirirken eksik gedik koymamış. Türkçe bilmez, öğrenmeye niyetlenmezmiş, alışverişte Türklere Rumca öğretirmiş onun yerine. Uyanıkmış da, ekmeğin karneyle verildiği zamanlarda bayılma taklidi yapıp torunu Marika için fazladan ekmek alırmış. “Ne olursa olsun, Türkler merhametli insanlardır! Yardıma ihtiyacı olan herkese yardım ederler. Sultana onların bu merhametini bildiğinden, gözlerini aralar gibi yapar, yarım ağız birkaç teşekkür lafı eder ve güya kalkmaya hazırlanırken tekrar bayılır.” (s. 27) Katina’yla Kostaki’nin ilişkisi masal gibi bir şey, korkutucu türden. Yıldırım nikahıyla evleniyorlar, Kostaki içmeyeceğine yemin ediyor, bir süre tutuyor da yeminini. Ama bıçkın, tutamıyor kendini, illa halt edecek. “Büyükninem Sultana’nın dediği gibi işgal altındaki yıllarda’ bir gün, dedem Kosta ve arkadaşları iyice kafaları bulduktan sonra Yenişehir’i kurtarmak için karakola yürüyüş düzenlerler. Bekçiyi yarı uyuklarken kıstırırlar, zavallıyı eşek sudan gelinceye kadar dövdükten sonra silahını alırlar. Türk bayrağını indirdikten ve -dedemin iyi bir Yunanlı olarak mendil niyetine sürekli yanında taşıdığı- Yunan bayrağını diktikten sonra Yunan marşını da bağıra bağıra Kurtuluş’a doğru kaçarlar. Yardım kuvvetleri karakola gelene ve onların peşine düşene kadar yaptıkları Kurtuluş’ta duyulur. Delikanlılar ayaklanır ve tüm köşe başlarını tutarlar. Zavallılar mahallelerine bile girecek cesareti bulamazlar.” (s. 31) Sultana eline geçirse hepsini elbiseleriyle beraber çiğ çiğ yiyeceklerini söylermiş, vakit bulamamışlar fakat, Kosta bir gün ortadan kaybolunca arayıp taramışlar, hapse girdiği ortaya çıkmış, üstelik cezası biter bitmez sınır dışı edilmiş. İşlediği suç bilinmiyor, ailede konuşulmazmış o kadarı, “Duvarcı Kosta Papakostandinu’yu tanıyanlar bahtiyar olsun” denirmiş. Yazarın babası Kondoyannis küçük yaşlarda yetim kalmış, teyzesi yanına almış sonra, kuzenleri Yorgo ve Ksenofonda’yla birlikte büyümüş. Varlık Vergisi musallat olmuş bir zaman geçince, biri Erzurum’a, biri Sivas’a gönderilmişler, döndüklerinde ruhsal ve bedensel açıdan korkunç durumdalarmış. İkinci Dünya Savaşı çıkınca Kondoyannis’i askere almışlar, hikâyelerine doyum olmaz, komutanların eşlerine yaptığı iskarpinler sayesinde Kayseri’ye nakledilmekten kurtulur. Eşiyle, Valasiadis’in annesi Marika’yla tanışmaları matrak, annenin Heraklitus’tan aldığı, yaşamı kavramasına yardımcı “herşeykar” sözü, öyle bir anne yani, öyküsünü yazmalı.
Valasiadis’in okul yılları, öyle öğrencilik tarihî eser artık, kültür tarihinden parça. Öğretmenlerine türlü eziyet, “Köfte” lakabını alan Valasiadis anlatıyor da birinde fena çarpmışlar duvara, hazırcevaplığıyla ünlü bir öğretmenlerine ders konusuyla bağlantı kurarak “iktidarsız” demeye getiriyorlar, o sıra zil çalıyor, herkes ayaklandığında öğretmen yerlerine oturtuyor bunları, Antik Yunan’dan tören nizamını anlatıyor. Gençler önde, yaşlılar arkada yürüyorlar, kendilerini övüyorlar bir güzel, sonra gençler yaşlıları iğneleyince azıcık, yaşlılar mevzunun hâlâ sürdüğünü, isterlerse gençler üzerinde gösterebileceklerini söylüyorlar. Öğretmen bunu anlatıyor, sırıtıp çıkıyor sınıftan, sınıf yıkılıyor. Okul çıkışlarında Emek civarındaki mekânlarda takılmaca, başka okulun öğrencileriyle muhabbet, kızlarla piyasa, 50’lerden Beyoğlu ve Tatavla manzaraları muhteşem. Ömür’e gidip ayran içiyorlar bir hikâyede, arabalarla motorlar faça, sonra Yeşilköy’ün gençleri kendi arabalarıyla gelip bunları marizleyeceklerken Vedat’ı görüyor aralarında Valasiadis de kurtarıyor tayfayı. Birbirlerini küfür kâfir tartan delikanlıların yürek yarıştırıp birbirlerini beğenmeleri, dostluk kurmaları, beş yıldız hikâyeler yahu. İyi ki yazmış Valasiadis, dört dörtlük hatırat.












Cevap yaz