Dünyanın öbür ucundan çocukluğa bakmak, tam bu, yaşamın da öbür ucundan. Bütün öykülerin sonundaki ibare: “Sydney, 2000”. Ziyalan kısa süre önce hayatını kaybetti, New York’taki oğluna yazdığı şiirler, hatırlamıyorum ama muhtemeldir ki New York’taki oğlunun ona yazdığı şiirler, ömrün kaydını metinlerle tutmak yani. Yaşanan kaybolmasın diye, taşa kazınmıştır, Ziyalan’ın öldüğünü şiire kim söyleyecek ki. Öyküye de, eni gördüm, keşke daha önce okusaydım. Alleben Öyküleri ayarında bir kitap bu, Antep’teki değil de Adana’daki çocukluk böyledir, şiirli, iki anlamda da. Her öyküden önce birkaç dize, gerçi ölü oğlunu sımsıkı saran babanın hikâyesini görmeyiz, belki yüreği ermemiştir Ziyalan’ın, kim bilir, hadi otobiyografik olduğunu varsayıyorum öykülerin, öyle olmayabilir ama bu kadar sahici gelir miydi o zaman, bu öyküler ne kadar etkileyici olurdu, ama asıl soru aradaki korelasyon nedir, mevcut mudur, bir midir yoksa bu iki? Özden geliyor hikâyeler, “Ayçelen” belki “Ayçelen” değildir de zaten ne önemi var adın, Adana’nın gecekondu mahallelerinin gündelik yaşamı olduğu gibi yayılmıştır öykülere, başı kabak çocuğun uzun saçlı halini hayal edemez miyiz Ziyalan’ın fotoğraflarına bakınca, Yumurcak’a tokadı bastığı zamanları dahil. “Çocuk” diyelim, çocukluktan öykülerin hepsi bağlı birbirine, karakterler ortak, Çocuk ortak. “Yılın Sünnet Düğünü”nde aileyi, sülaleyi, mahalleyi tanıyoruz, öğreniyoruz, Çocuk sünnet olacak da nasıl olacak o yoklukta, görüyoruz. Fistanının göğsüne muska dikmişler, “boncuklu muska” diye dalga geçiyor etrafındakiler, helaya gittiğinde çarpılmaktan korkuyor Çocuk. İlhami Abi’ye göre “damgalı eşek”, oğlum siz de sünnet olmadınız mı, muskanızı tak çıkar mı yaptınız, Çocuk kızıyor çünkü artık büyümüş, babasıyla birlikte bir yerlere gidebilir. Diyelim hamam, artık annesiyle birlikte kadınlar hamamına gitmeyecek de son öykünün konusu bu, geleceğim. Fistanı ayağına dolanmasın diye ters giyecekmiş Çocuk, annesiyle birlikte diğer kadınları da güldürüyor. Erkekliğe atılacak adımlardan ilki mi bu, sünnet muhabbeti, sofaya yığılı kırmızı biberleri ortadan yarıp içlerini temizleyerek Çocuk’un anasına yetiştirmeye çalışıyorlar, bakır leğen çekilen pul biberle dolu, güneşe konacak artık. Hatice Teyze israfın haram olduğunu söylüyor sürekli, kadınlar hep çalışıyorlar, kışlığı yazdan, yazlığı kıştan hazır etmek için durmadan. Köpekler tavukları kovalar ortak avluda, bitişik nizam on evin kadınları o avluda yaparlar her şeyi. Sünnetten günlük işlere nasıl geçtik, Ziyalan bağladı mevzuyu bir yerden, iplikleri tutturup düğümledi, koca bir örüntü çıkardı ortaya. “Tulumbanın yanına çamaşır kazanı kurulur haftada bir. Kimdeyse sıra, avludaki bütün evlerin kirlisi önüne yığılır. Öbür kadınlar onun buyruğuna uyarak, kendilerini sıkmadan yardımcı olurlar ona. Kirliler bitince sıra bizlerin yıkanmasına gelir. Kuyrukta bekleyenler teker teker leğene girerler. Çamaşırcı kadın, önüne geleni sabunlar, kurulamak için bezle bekleyen anasına teslim eder. Kaçanı yakalayıp getirmek, o çocuğun sorumlusuna aittir. Çamaşırcının çocuğunu ya da çocuklarını hazır tutmak herkesin görevidir.” (s. 13) İşbölümü tamam, herkes gayretli, gelsin sünnet töreni. Toplu yapılıyor, ranzalar kurulmuş, şenlik yeri. Seyhan Saz Aile Çay Bahçesi’nde, Adana Belediyesi’nin himayelerinde yüz elli çocuk oldu da bitti maşallahlanacak! Kirve sağlam, babanın elini cebine attırmıyor, Çocuk’un okul zamanı gelince de kirveliğini gösterecek. Kaçmaya gerek yok ama nasıl beklenir akşama kadar, baba gururludur azıcık, annenin yüzü kireç gibidir, herkes ağzına bir şeyler tıkar zira komşu kadınlar tepsi tepsi yemek hazırlamışlardır, ağzı meşgul tutunca pipinin acısı hissedilmez belki? Çocuk erkekliği bırakır bir kenara, can acısıyla bağırır, ağlar, kirve kucağındaki Çocuk’un elini sıkı sıkı tutar. Şimdi aklıma geldi de, otuz küsur yıl sonra gizem çözüldü benim için, abimin Malatya’daki sünnet töreninde bir adamın kucağında hüngür hüngür ağladığı fotoğrafı hatırladım, niye birinin kucağında olduğu tamam artık. Acaba kimdi o adam, abimin kirvesi, yarın sorayım. Annesi o kadar güzel ki Çocuk bağırmamak için zor tutuyor kendini, ulan var mı anasından daha güzeli? Annem kaç yaşında o fotoğraflarda, güzel annem. Kurabiye Ahmet Amca tepsilerle kurabiye getirmiş de rakının kokusunu bastırmış, belediye görevlileri bari gizli içmelerini istiyorlar fakat kendileri de rakı bardaklarında ikram edileni lüpletiyorlar. Sabahına acı dinmemiştir, çocukluk dinmiştir, yeni dünyaya yeni gözlerle bakmaya başlar Çocuk. “Kısa Pantolonlu Sevda”, Ayçelen ortaya çıkıyor, Çocuk’un yanıklığı aleni değil de seziliyor, var bir numara. Hatice Teyze’nin kocası Batık Emmi terzi yanında çalışıyor, evdeki kumaşlardan her türlü giysiyi şak şuk yapıveriyor, Çocuk’a da cepsizinden bir pantolon uydurdu mu dünya Çocuk’un artık, geçse karşısına da gösterse Ayçelen’e. Yine gastronomik eylemler, hazırlık hiç bitmiyor, her an karınca gibi çalışıyor insanlar. “Dükkânın arka tarafında çalışan bir şeyden, inlemeye benzer bir ses geliyordu. Merakla oraya seğirttim. Meğer susam çekiliyormuş. Helvanın nasıl yapıldığını göremedim ama, susamın çekilip tahin olarak mermer havuza akmasını ağzım açık seyrettim. Hele o güğümlerin kulplu tasla doldurulması.” (s. 34) Çocuk sünnet kesiğini göstermeyi teklif ediyor, Ayçelen ağlayarak kaçıyor, çocuk işte. Çocuk. Ayçelen de boş değil, yılın son günü beraber otururlarken makasla şak diye perçemini kesiveriyor Çocuk’un, Ayçelen hatıra istiyor, gülerek cebine atıyor saçı. Ne yapacak oğlan, saçından olduğu için mutsuz, saçı Ayçelen’in olduğu için mutlu, bir de gece tombala patlatırsa paşa keyfi. Ekmek yok, karneyle bile yok, aç karnına da nasıl eğlenecekler derken Hatice Teyze açıyor sandığını, mis gibi ekmek kokusu yayılıyor, bir de peyniri -oraların peyniri, hamurun üstüne sürülür de öyle pişirilirmiş ekmek, mis- katık ettiler mi tamam. Tombala sırasında bekçi mi, biri geliyor, pencerelerden ışık sızdığı için uyarıyor, kasabayı mı bombalatacaklar yani? Çocuklar hemen atılıp pencereleri kapıyorlar kumaşlarla, ölmüyorlar, savaşsız yıllara. Bir mevzu daha, öyküler karman çorman olduğu için aklıma gelenleri yazsam artık: dama çıkıp yoldan geçenlerin kafasına süprüntü atıyorlar, akşama Halo geliyor, uyarıyor babayı. Ulan garibana taş atmak nesi, adamın kafası şiş şiş olmuş, kendileri gibi olanlara eziyet etmeyecek artık. Nedir, baba seyyar satıcı, bir öyküde tulumba tatlısı satmaya çıkıyor da eve döndüğü zaman tatlılarla dolu tablayı eşine fırlatıyor evin orta yerinde, tatlılar bok gibi olduğu için kimse satın almamış! Kadın altta kalmıyor, sanki ömrü boyunca tatlı yapmış da! Ansızın gülüşmeler, ansızın kavgalar, yine de anlıyor insanları Çocuk, annesiyle babasını anlıyor, babasının tepkilerini gözlemliyor, daha önce görmediği bir davranışından babasının hiç tanımadığı bir yanını öğreniyor. Tam Adanalı baba, gerçi “Konyalı” diyorlar, bilmiyorum o dönemki farkı, anlamı. “Ürkmeyelim diye tekrar sesini alçalttı babam, sonra da Mehmet’le beni, ‘Daşşaklarını yediklerim!’ diyerek kucaklayıp öptü. Sarıp sarmalayan kokusu, tıpkı bizim döşek gibi yün kokuyordu.” (s. 43) Ne seviyor babasını Çocuk, tekrar askere alındığında oturuyor kapıya, yolunu gözlüyor, birlikte gezmeye gittiklerinde havalara uçuyor, baba da az sevgi göstermiyor hani. Anne de. Baba askerdeyken Hükümet Konağı’nda ne kadın o anne, mağrur, herkes Çocuk’a kıyafet bulmaya koşturuyor. Okula başlayacak da azıcık, lazım, alamamışlar. Varlıklı değiller, yokluktan bezmiyorlar, Çocuk sanki parasız yatılı okuyacak da ailesini gururlandıracak sonradan. Nereden bilsin okyanusları aşacağını.
Tatlı hüzün, iyi öyküler. Okunursa ne güzel.












Cevap yaz