Fatma Gürel – 36 Baharı

Edremit’te Kemalist Belle Époque. Bölüm başlıklarındaki alıntılar dönemin reklamlarından, haberlerinden: Beyoğlu’nda satılık piyano için Kosti’ye müracaat, Habeşistan’daki muharebeye hususi bir muhabir gönderen Akbaba‘nın kıymetli muharrirleri, radyonun yayın akışı, Radio Salts alırsanız “şifabahş” tuzla öyle bir yıkanırsınız ki cüruf müruf atılır gider vücuttan, pirüpak insan olunur, daha gidiyor böyle. Gürel dönemin sosyal, politik atmosferine rejime gönülden hatta ruhtan bağlı Edremitlilerin gözlerinden bakıyor, anlatıcı değişiyor her bölümde, orta sınıfın neferleri Cumhuriyet’in fişeklediği yapıyı kusursuzlaştırmaya çalışıyorlar. Romanda pek bir mesele yok, bir iki çatlak sesin şöyle bir görünüp kaybolması var, onun dışında Kemal’in Maria’ya duyduğu aşk, bu aşkın toplumsal yansıması, en sonunda Rus Devrimi sırasında göçüp gelen ailenin yıllar sonra aldıkları mektupla Paris’e göçmeye karar vermeleri, Kemal’in kendisi gibi devrimlere bağlı başka bir kadınla evlenmesi. Pek bir hareket görmüyoruz, dönemin panoraması sadece, Gürel de Edremitli olduğu için sözlü tarihten epey faydalanmış, yazılı kaynakları da koymuş metnin sonuna. Yarı tarih yarı kurgu, yavan bir roman açıkçası, arka kapakta yer alan övgüler anlaşılır, Vedat Günyol bayıldığını ve devamını istediğini söylüyor, kendisi de Edremit’te yıllarca çalışmış, Akçay’la Edremit yöresinin insanlarına metinlerinde yer veren Mehmet Başaran’ın dediği: “O güzel yılların havasını solumak, o coşkuyu yaşamak, o aşkı duymak isteyenler, insanları iç dünyalarıyla veren bu güzel romanı okumalılar.” Osman Şahin “Halkevleri merkezli bir aydınlanma ve dönem romanı” demiş, tam olarak bu, karakterler hangi alanda uzmanlaşmışlarsa gidip eğitimlerini veriyorlar, müzikle uğraşanlar konser düzenliyorlar, dikiş bilenler dikiş öğretiyorlar, bir nevi komün manzarası. Övgüler sağlam kurgu ve dilden bahsetmişler, asgari yeterlilik var bir, yoksa doldurmacası çok. Coğrafyaya özgü hava olaylarına pek az yer verilir, havanın insanla ilişkisine daha da az, Cumalı’nın tütün romanlarına kıyasla söylüyorum. Cumalı’nın Yağmurlarla Topraklar nam romanında dört mevsimle insanın iç içe geçmiş mükemmel bir tasviri vardır, çiftçilerin psikolojileri hasat dönemi geldiğinde başkadır, yağmurlar başladığında başkadır, karakter gelişimlerine de yansıtır bunu Cumalı, on numara. Gürel’in böyle bir kaygısı yok, varsa da silik, sadece atmosfer yaratmak için: “Kuzeyden gelen hafif bir esintiyle birlikte kasabanın üstüne hiç kalkmayacakmış gibi yerleşmiş olan is rengi bulut yığınlarında isteksiz bir kıpırdanma oldu. Rüzgâr güçlendikçe yığınlar yavaş yavaş toparlandılar, kopup dağılmaya, yuvarlanmaya ve sonra hızla akmaya başladılar. Birbirlerinin önüne geçmeye çalışarak rüzgârın önünden kaçtılar. Rüzgârın serin nefesi sokaklarda, çatılarda, günlerdir yağmurdan ıslanmış ve boyaları harelenmiş yapıların yüzlerinde dolaştı, onları kurttu. Sokak taşları, her biri elde özenle yıkanmış gibi tertemiz oldu.” (s. 9) Karakterler arasında hikâyeyi yönlendirici bir gerilim de doğmuyor, aynı tarifeden, ana çatışmayı berraklaştırıcı bir etki, belki, Kemal’in Maria’ya tutulduğunu öğrenen anneanne rahatsızlanıyor mesela, dedeleri babaları 93 Harbi’nde, Balkan Savaşları’nda şehit olmuş bir aileye Rus gelin mi gelirmiş, kadın mı kalmamış memlekette, hem Türk Devrimi almış başını giderken ne biçim işmiş bu, akıl alır gibi değilmiş. Maria’nın bu aşka karşılık verip vermeyeceğini onun bakış açısıyla bakmadığımız için anlamıyoruz bir süre, Kemal’i son derece uygar, medeni bir insan olarak görüyoruz -Galatasaray Lisesi mezunu, Avrupa’da tıp eğitimi alıp doktor olduktan sonra memleketine dönmüş, “halkı” için durmadan çalışan, varlığını Türk varlığına armağan eden bir karakter- da Maria bir mektubunda Kemal’in isim değiştirme fikrinden bahsedince -“Maria” olmazmış, acaba başka bir şey, hani “Meryem” filan geçiyor aklından herhalde- özgürlüğünün hemen cendereye alınacağını anlayıp korkuyor, duygularını bastırıyor anlaşıldığı kadarıyla, Çarlık Rusyası pata küte devrilirken izini kaybettikleri amcanın yıllar sonra Paris’ten yolladığı mektupla da geleceğini belirliyor. Kemal’in sonda gönderdiği bir mektup var Paris’e, İkinci Dünya Savaşı çıkınca ilgili kurumlara koşturmuş Kemal, Sidorova’ların başına bir işin gelip gelmediğini öğrenmeye çalışmış, çok üzücü sonuçlara ulaşıyor da Maria’nın öldüğüne dair bir emare yok. İki cehennemin ortası cennet gibi, Türkiye’de kalsalardı başlarına iş gelmezdi, tabii dışlanmaları başka. Doğrudan bir eylem yok fakat gerek anneannenin tepkisi olsun gerek “yerlilerin” mesafelenmesi olsun Sidorova’ların güven duyacakları ortam, sanmıyorum.

Dönemin rüzgârıyla misyon besbelli, bakalım neler oluyor. Yahu bir piyanoya o kadar para verilir mi, halkevinde müzik, orkestra iyi de ud var, kanun var, piyano? Olmaz, İstanbul’a kadar gidip alıyorlar o piyanoyu, lazım, Batı müziği de girecek memlekete, operalar, falan. “Kendimizi Tanrı tarafından bu kutsal amaç için görevlendirilmiş sayıyorduk… Bu görevi başarabilirdik, her şeyi başarabilirdik. Kendimize sınırsız bir güvenimiz vardı. Bizim dönemimizin en belirgin özelliği, sınır tanımaz bir cesaretti. Bu cesaretin nereden kaynaklandığını düşündüğüm zamanlar olmuştur. Bulduğum kaynak Ankara’dır.” (s. 38) Giritli Ayşe Hanım kapanmasını istiyor müstakbel gelininin, Üsküdarlı Hoca’nın kızı Saadet elbet kapanır, başı açık gezmiş zaten, hevesini almış da aksiliğiyle tanınmış kaynanasına yirmi iki yıl boyunca “boyun eğecek”. Ekstrem coşkular yavaş yavaş pörtlemeye başlıyor sonra, öğretmen İkbal neşeli, konuşkan bir kız, tayyörüyle “erkek gömleğini andıran bluzları”nı hiç çıkarmıyor, biraz erkeğimsi bir hava vermeyi seviyor kendine, “Cumhuriyet devrimlerinin ateşli bir savunucusu”. Bu kadarla da kalmıyor, yapmak istedikleri bombastik. “Elinden gelse o günlerde Sındırgılı genç kızların yaptığını burada uygulayacaktı. O sıralarda Başbakan İnönü’nün Afyonkarahisar’daki bir konuşmasından işaret alan Sındırgı’nın genç kızları, askerlik şubesine başvurarak kendilerine askerlik ve atış dersleri verilmesini istemişlerdi.” (s. 81) Binbaşı Mehmet Ali Arslan başvuruyu fevkalade yerinde bulmuş da kadınları eğitime başlatmış. Kadınla erkeğin eşit olduklarını göstermek istiyormuş İkbal, kadınlar da erkekler kadar iyi atış yapabilirlermiş filan, içimi fenalık bastı bu bölümde. Komünizm faslı daha beter, propagandanın gücünü de görüyoruz, hele Sabahattin Ali’nin bahsi geçince, Edremit’in saygıdeğer öğretmenine o kadar da saygı duyulmuyor bu sebeple. Birinin adının komünizmle birlikte anıldığı zaman onun için “yaşamın zorlaştığı”ndan bahsediliyor sadece, muhtemelen en hafif etki sosyal yalıtım zira dişçi Mehmet iyi bir dişçiymiş ama adı çıkınca insanlar üstlerine başlarına komonük sıçırtıların sıçramasından korktukları için gitmiyorlarmış adamın muayenehanesine. O kadar korkunç bir ejderhaymış ki o komünizm, Rusya memleketi mahvetmeye çalışıyormuş da zor engelleniyormuş, ilk akla gelen evsiz kalmakmış, ikincisi kimin kiminle yaşadığının, “yatıp kalktığının” belli olmaması, üçüncüsü de insanların Allahsız, dinsiz kalmasıymış, yahu iyi bir vatanseverin böyle şeylerle işi olur muymuş. Rahatsız olanlar var Kemalist aydınlanmanın getirdiği yeniliklerden, örneğin biri müzik çalışmaları için, “Bize göre değil,” diyor, elini şöyle bir sallayıp çıkıyor dükkândan, orada bulunan Kemal arkasından öfkeyle bakıyor adamın, anca gerici, yobaz, “Arap bulaşığı” biri öyle söyleyebilirmiş. Zeytinyağı tüccarlarından biri devrimlerin pek de öyle uzun ömürlü olmayacağını ima ettiğinde yine benzer tepkiler, bunlar zaten köylüyü soyup soğana çeviriyorlar, elbet aydınlanmak istemeyecekler ki sömürüye devam edebilsinler. De, rejimin ekonomi politikalarından zaten pek haberleri yok bu karakterlerin, çeşitli yollarla dahil oldukları sınıfın ve rejimin sağladığı avantajla -kasaba bürokratları, esnafı, kime baksak aynı, hiçbir ayrışma yok, henüz, Tek Parti’den sonra şenlenecek ortalık- görece rahat bir yaşam sürdürüyorlar.

Valla eleştirilecek çok yanı var da okurun elinden öpsün gerisi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!