Joseph Roth – 1002. Gece Öyküsü

Şah’ın Viyana’da olduğu müddetçe hikâyenin açıldıkça açılması hoş bir biçem oluşturuyor, gerisi klasik anlatı olsa da yeterince dallanmıştır artık, karakterlerin temsil ettikleri sınıflar arasındaki geçişliliği takip ederiz. Dükkân açınca burjuvalığa zıplayanın yerini sağlamlaştırdığını düşünmesi, sakat iş, hele sahtecilik yapıyorsa kapitalizmin oluşturduğu koalisyonun o dönem en önemli ayağı devlet hemen olaya el atar, sermayenin diğer bileşenlerini korur, çürük yumurtayı ayıklar. Geleceğiz, Şah gelsin bir. Şahların Şahı. Derdi vardır, geceleri uyuyamaz, haremağası Patominos’u çağırtıp sıkıntısı hakkında konuşur. Nedir, çok değişik ülkelerin özlemini çeker Şah, şöyle bir Avrupa görse belki iyileşecektir. Nereye gitsin, mesela Viyana, zaten Müslümanlar yıllar önce o kente gitmişlerdir. Kapılarından rahatlıkla girdikleri gibi o kapıları kırmaya çalıştıkları da olmuştur, Şah barış içinde gitmeye çalışacak ama diplomasi, bürokrasi, pek bir halt bilmez herhalde, yanındakiler de düşünememişlerdir yapılması gerekenleri, Şah’ın gemisi Akdeniz’de dolanıp dururken -o beyazcık bulut bir anda kararıp fırtınaları getirir, adamlarından biri fırtına beklediklerini söylemiştir ama gözlerine mi yoksa mantığına mı güvenmelidir Şah, bilemez, bilinmeyenin kalbinde huzursuzluğu büyür- gerekli görüşmelerin yapılması için büyükelçi koşturup durur. İstanbul’a gider Şah’ın adamları, buraların bahsi başka geçmeyecektir, zaten Viyana da hazırdır artık. Haydi yallah hop hop hop.

Şimdi Prusyalıların eski Avusturya’yı tehdidi Türklerin kuşatmasından çok daha korkutucuydu. Onlar Müslüman değil Protestan’dı, ancak Tanrı’nın mucizesi gelmiyordu. Şimdi beklenen Prusyalılar dönemi korkutucuydu. Luther’lerin, Bismarck’ların yeniçerileri kapıya dayanmıştı. Siyah-beyaz bayraklarında hilal değil, haç vardı! O haç hoşgörüsüzdü. Hıristiyanlığın simgeleri sanki öldürücü silahlardı.” (s. 18) Bir süre sonra siyasi tarihin esamisi okunmayacaktır hikâyede, sanki Şah’ın bulaştırdığı zincir hikâyelerin ucuna kendi hikâyesini takmaktadır serbest dolaylı anlatıcı. İran ulusal marşını çalan bando şefi Josef Nechwal madalya bekler, “Tanrı Kayseri Korusun” marşı çalarken İranlı heyet donakalır, tam bir çıkar ve kültür çatışması. Şah’ın yüz iki vagonluk eşyalarını Trieste’de trene takmayı unutmuşlardır, koşturmaca, İran sarayının tören sorumlusu Kirilida Pajidzani sağa sola koşturup dururken lokantada olayları izleyen yüzbaşı baron Taittinger için eğlence. İkinci halkadır hikâyedeki, Şah ortadan kaybolduktan sonra merkez haline gelecek. Bayan Kronbach’ı bekliyor Taittinger, tutkulu seksler döndürüyorlar, ipek ticareti yapan koca o sıra başlarına iş açmıyor da Taittinger ileride baronluğuna rağmen ordudan şutlanıyor, raporlarda yer alıyor bu yasak aşk, kocanın şikayeti baronluk maronluk bırakmıyor ki bunu da aristokrasinin devletçe tasfiyesi olarak görmek mümkün, yine o zamanın mülkiyet anlayışının kasnaklığıyla birlikte. Pajidzani’yle ayaküstü arkadaşlık eden Taittinger geleceğini çizmiş oluyor bir açıdan, Doğu’nun göz alıcı kudreti cezbedici. De: “Baron o anda sezdi, bu adam bir ‘yeniçeri’ değildi. Yaşamı tanıyan bir centilmenin ikiyüzlülüğü okunuyordu suratından. Baron kendini ona yakın hissetti.” (s. 22) Kesişimler iki dünyanın varlığını tespit eder, örneğin tören düzenlenmiş, Şah öyle şeyleri sevmediği için basıp gidiyor, geride kalanlar şaşkın. Tahran’daki ahırında yüz sekiz milyon atı var da gözüne kestirdiği bir atı satın almak istiyor, şak diye basacak parayı, düşünmüyor diplomatik bir krize yol açıp açmayacağını. Satmıyorlar tabii, imparator izin verirse hediye edebilirler anca. Balo, Batılı kadınlar Şah’ı, Doğu’yu o gece seviyorlar, Avrupa’da yine bir Doğu kültürü sevdası palazlanıyor. Karşılıklı duygular. “Avrupa’ya gelmişti, eşsizi yaşayıp tadına varmak, çok çeşitliliği unutmak, korunanı avlamak, kimi sınırları kırıp aşmak, bir defalığına yasadışı olanı sahiplenmek, Avrupalıların, Hristiyanların ve batı dünyasının akıllıca yaşamından pay almak istiyordu.” (s. 33) Yaveri kafasına göre içiyor zaten, Kuran’a riayet etmiyorlar, Şah da gözüne kestirdiği birkaç kadınla sevişse sorun olmaz herhalde. Kontes W.’ya takıyor kafayı, ne yazık ki Taittinger da takık ama onun hamle yapmadığı kimse yok zaten. Üçüncü halka: W.’ya çok benzeyen Mizzi Schinagl’la da birlikte oluyor Taittinger, aslında Şah bu adam mıdır ne? İkiz oldukları söylenebilirmiş kadınların, Taittinger kadının babası Alois Schinagl’ın dükkânına her girdiğinde sekiz on pipo alırmış, ödeme gibi düşünebiliriz. Mizzi âşık, nişanlısıyla evlenmeyi düşünüyor ama Taittinger’den olan çocuğuna bakması da lazım, kendini Josephine Matzner’in “kibar evi”nde buluyor. Matzner üçüncü halka da önce Şah’ı postalayalım, W.’yla sevişmek isteyen Şah’ı Pajidzani kanalıyla hemen Mizzi’ye yönlendiriyor Taittinger, gizli servis elemanı Sedlacek’in de yardımıyla mevzu çözülüyor. Şah kuşlar gibidir artık, Avrupa’yı tanımıştır üstelik. “Düşündü, demek ki bu topraklarda kadınlar sadece evlerindeki erkeklere ait değilmiş! Evet buralarda harem yoktu, ancak haremsiz aşk çok daha çekici ve büyüleyiciydi..! Kadın parayla alınmıyor, erkeğe hediye ediliyor. Tekeşliliği öven Avrupalılar sadece kadınlarının üzerindeki gizem tülünü kaldırmıyorlar, onları ‘ödünç’ de veriyorlar!!” (s. 54) Kısa sürer bu coşkusu, seks mutlu etmeyince, eh, kalmak için sebebi yoktur artık, ülkesine dönmek isteyen Şah’ı teneke takıp yollarlar. Gitmeden önce kıymetli bir mücevher verir Mizzi’ye, zenginliğini göstermeyi seven Şah’ın almaya çalıştığı atı düşünelim. Kırılma noktasıdır, romandaki karakterlerin yaşamları tepetaklak gidecektir artık. Taittinger içkinin dozunu kaçırmaya başlar, astsubay Zenower’in dostluğu sayesinde geride bıraktığı kadınlardan kurtulur o an için, ilerleyen bölümlerde soyluluğun getirdiği görev bilincine erip durumu toparlamaya çalıştığını göreceğiz. Mizzi oğlunu yatılı bir okula verir, babasıyla papaz olur zira kızının yaşama biçimini onaylamaz adam, Matzner de sunduğu hizmet karşılığında sağlam bir para alıp ticari planlarını hayata geçirecektir zira evi eskimeye yüz tutar, gençliği giderek uzaklarda kalmıştır. Lissauer, Ferrente, bunlar Mizzi’yle Brüksel danteli dalaveresini çevirirler, Matzner de ortağıdır dükkânın, başta işleri iyi gider de Lissauer alıcılar kadar Mizzi’yle Matzner’i de dolandırır, mama Matzner bir zamanlar kızı kadar yakın olan Mizzi’nin hapse girmesine yol açar. Büyük hikâye, polis muhabiri Lazik için fırsat! Yeni halkayla birlikte Taittinger’in hikâyesine dönüyor anlatı, adamın her şeyini kaybettikten sonra tutunma çabalarına şahit oluyoruz.

Lazik bombayı patlatır, yazdığı kitapçıklar kapış kapış gider, skandallar açığa çıkar tabii. Ülke çalkalanmaya başlar, Kont W. hemen arkadaşlarını arayıp Taittinger’in ordudan şutlanmasını ister, eşine ilgi duyan bu adamın ne işi vardır kodamanların arasında? Taittinger forsunu yitirir, sağlam bir azar yiyip dehlenir, evine dönmekten başka çaresi kalmaz. Karpatların oralarda bir yerde toprağı, köylüler efendilerinin dönmesinden memnun kalmazlar zira işe yaramaz biri olduğu duyulmuştur çoktan. Üstelik dandik oğlu Xandl da dönmüştür oraya, gidecek başka yeri olmayınca babasının mekânına gelip orayı karıştırmaya başlar. Mizzi hâlâ âşıktır adama, bir haber, bir şey bekler, geçen yıllar özlemini dindirmez. Taittinger tekrar orduya girmek, Mizzi’ye kendini affettirmek, oğlunu kurtarmak için uğraşır, eski tanıdıklarını araya sokarak, davranışlarını değiştirerek başaracaktır bunları. Ve yine Radetzky marşı çalar tam yerinde, Roth’un kaybolan umutlara dair sembolü, yıkımın habercisi adeta. Taittinger durumunu tamamen anlamıştır: “‘Hep çok uçarı bir yaşam sürdürdüm. Şimdi ise geç kaldığımın farkındayım. Bak… bak… Bugün aynada yüzümü gördüm. Yaşlanmışım. Az önce şu afişi elimde tutarken yaşamımda çok budalaca şeyler yapmış olduğumun farkına vardım. Zamanında Helen’le evlenmiş olsaydım belki iyi ederdim. Artık benim için tek kurtuluş yine orduya dönmek.’” (s. 218) Belki geç, belki değil, Şah’ın tekrar geleceğine dair söylentilerin yayıldığı ortamda yeni bir başlangıcın ihtimali?

Dönemin politik ilişkileri, sınıflar arasındaki gerilimler, manzara hoş. Roth’tan 1800’lerin Avrupa’sı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!