İpşiroğlu çocukken oynadığı zihinsel bir oyunu metne dökmüş yıllar sonra, çocukları yetişkin gibi düşünüp yetişkinleri çocuk olarak görmenin romanı. “Çocukken özellikle derslerde çok sıkıldığım zamanlar oynadığım bu oyunu, bugün de özellikle sıkıldığım zamanlar oynarım. Bir toplantıda kendini öve öve göklere çıkarıp içime baygınlıklar getiren bir iş arkadaşımı hocanın gözüne girmek için sürekli parmak kaldıran ve non stop konuşan küçük bir ukalaya, hiçbir şeyden memnun olmayan, her şeye söylenip insanın keyfini bozan bir tanıdığımı sürekli mızmızlanan bir çocuğa, durmadan ukalalık yapıp her şeyi çok iyi bildiğini sanan bir arkadaşımı, her şeye burnunu sokan küçük bir çokbilmişe benzetiyorum. Özellikle de önemli konumda olanları çocuklaştırmak, oldukça eğlenceli bir oyun.” (s. 9) Çoğu şey bastırılır, unutulur, çocukluk kâğıdın üzerine düşüp savrulan yaprakların bıraktıkları izlerdir, bunun yanında bazı insanlar, olaylar kalır, yaprak yapışmışsa. 1997’de Kassel de Documenta’da geziyormuş İpşiroğlu, bir fotoğraftan çok etkilenmiş, güpegündüz ağaçlarla çevrili bir yolda yürüyen çocuğun gözleri bantla bağlı. “Çocukluk eğer bir yolculuksa, o zaman çocuğun bu yolculuğu geceleyin karanlıkta yapmamasını sağlamalıyız.” Fotoğrafın altındaki cümle romanı aydınlatıyor İpşiroğlu’na göre, Elif’in gözlerini bağlamaya çalışan olgulardan yazarak, okuyarak sıyrılmaya çalıştığı ortamda diğer çocuklardan bazıları aydınlığa çıkmayı kendileri istemiyorlar, bazıları aileleri yüzünden göremiyorlar ışığı, Elif gözlemliyor, yazıyor, büyümeye çalışıyor. On dört yaşında, kardeşine yazdığı öykülerden kendisi de öğreniyor hayatı, ünlü tiyatro oyuncusu annesinin ve gazeteci babasının yönlendirmelerini umursuyor veya umursamıyor, kendi kimliğini, doğrularını olabildiğince korumaya çalışıyor. Duyarlı çocuk, hayat zor onun için, işi var. Memleket de sıkıntılı, Pıtırcık’ın anlattığı tatlı dünyanın zerresi yok ne yazık ki, biçem oldukça benzer olsa da. Bakalım, Çin ruletinin belirlediklerini sıralıyor Elif: elma ama kütür kütür, erik gibi, bol şekerli ve naneli limonata, bir kuş türü, bol üzümlü, tarçınlı cevizli elma pastası, kocaman camları olan bir bungalov, dar kesimli ve renkli tişört, daha da gidiyor, Elif’e göre Elif Azak bunlar. Yazarlığı var tabii, arkadaşları biliyorlar yazar olmak istediğini, Burcu’dur, Mıstık’tır, röportaj yapıyorlar kızla, o sıra Ahmet’in çektiği fotoğrafın altına “Dikkat Terörist Aranıyor!” yazmış biri, çoğaltıp bütün sınıfa dağıtmış, olay çıkıyor. Sınıf ilginç, aşırı zengin ailelerden gelen çocuklar var, kapıcı çocukları var, o zamanları düşünsek bile makasın bu kadar açık olması ilginç. Boğaz bahsi geçiyor gerçi, Kabataş gibi çok iyi bir okul olsa gerek, anca öyle bir araya gelebilir bunlar. Benimki orta şekerdi de tripleks villada yaşayan sınıf arkadaşım vardı, evin içinde yüzme havuzunu ilk o villada görmüştüm. Neyse, çocuklar uyumlu genel olarak da okul idaresi, politik ortam arıza çıkarıyor sürekli. Malum, eskiden ilkokul bitince sınavla girilirdi, yedi yılda mezun olunurdu Anadolu Lisesi’nden, öğreniyoruz ki ortaokul kısmında çıkan tartışmalar lisede kafa göz dağıtmaya, okuldan atılmaya varmış, önü alınamıyor. Sirayet ediyor ister istemez, Haydar gibiler sınıfta terör estirmeye başlıyorlar. Abisi ocaklardan birine üye, babası bilmem ne memuru, Haydar tam bir küçük devletçi gibi takılıyor ortada, huzur kaçırıyor. İki olayı uç, birinde yaratıcı drama dersinde müdürün ve bakanın biraz karikatürleştirildiğini gördüğünde karşı çıkıyor, devlet büyüklerinin dalga konusu olmaması gerektiğini söyleyip bağır çağır uzuyor ortamdan. Drama hocası bir süre sonra okula gelmeyi bırakıyor, Elif bir şey söylemiyor da uzaklaştırılmış olması lazım. İkinci mesele daha büyük, okulda toplanan bağışlara katkı yapmıyor Elif’le birkaç arkadaşı, ordunun, devletin o en hassas günlerinde şehitlerle, askerlerle dayanışmıyor. Haydar geliyor, vatan haini, terörist olduklarını söylüyor, Elif kendini savunuyor bir güzel, itiş kakış başlıyor derken müdürün karşısına çıkıyorlar. Elbet vatan millet, Atatürk, ideal gençlik, ülkü, bir şeyler, konuşuyor müdür, koltuk çıkmayan çocukları bozgunculukla suçluyor, terörist muamelesi yapıp gönderiyor. Gazeteci baba öğrenir öğrenmez okula gidiyor, müdürle konuşuyor bir saat. Ünlü bir gazeteci o da, hapse girip çıkmış, müdür haber olmaktan korktuğu için mevzunun peşini bırakıyor da çoktan bölündü çocuklar, pata küte girişmeyi öğrendiler, birlik olamazlar artık. Drama olayı üniforma üzerinden yürüyor bu arada, son derste müdüre neden üniforma giymek istemediklerini anlatıyor çocuklar, sonra bakana da anlatıyorlar, bastırıyorlar da. Bakanı, müdürü kimin oynadığı malum, tartışma harlı. Elif atak değil, tartışmalara bodoslamadan girmiyor fakat adaletsizlik karşısında sessiz de kalamıyor. Arkadaşları uyarıyorlar ara sıra: “Özlem bu işten kesinlikle vazgeçmemi, çünkü iyi bir yazarın sonunun mutlaka tutukevi olduğunu söylüyor. Özlem’in babası da, benim babam gibi, gazeteci. Bir iki kez içeri girip çıkmış, bir kere de evlerinde arama yapıp bazı kitaplara sakıncalı kitap diye el koymuşlar, onun için Özlem her şeyden korkuyor.” (s. 19) Cem var Elif’in kırığı, yakında kitap diye bir şeyin kalmayacağını söylüyor, CD-ROM’lar alacakmış kitabın yerini. Çocuğa gıcık oluyor Elif, yine de kalbinin çarptığını hissediyor onu görünce. Ortaokulun sonlarına doğru uyanacak, Cem’in ukala, yüzeysel biri olduğunu anlayacak da kurtulacak, çevresindeki insanlarla ilgili fikirleri büyük ölçüde değişecek. Ailesiyle ilgili düşünceleri hariç, onları hep çok sevecek, hele Aysel’in ailesini gördükten sonra. İlginç biri bu Aysel, kimseyle konuşmuyor, öylece duruyor yanlarında, sadece dinliyor. Ölümcül hastalık hikâyesi uyduruyorlar hemen, belki annesi hastadır, gerçeği kimse bilmiyor, Elif sorduğu zaman hemen arazi oluyor Aysel. Okula lüks bir araçla geliyor, şık giyiniyor, meraktan delirtiyor çocukları. Derken bir gün hepsini evine çağırıyor, gidiyorlar. Konak mı, saray yavrusu mu, Boğaz’da bir ev. Lüplüp’e benzeyen çocuk getirilen her şeyi yiyor, hizmetçiler tatlılar, tuzlular, bir sürü yiyecek getirip götürüyor, başları dönüyor çocukların. Aysel’in annesi geliyor, peri gibi bir şey. Safi rüzgâr olduğu ortaya çıkıyor sonra, çocuklara babalarının ne iş yaptıklarını soruyor, Elif’inkini öğrenince, hele hangi gazetede çalıştığını, şöyle bir bakıyor uzaktan, mesafe koyuyor. Elif’in annesi de ilgisini çekiyor, ey, hiç görmemiş magazin haberlerinde filan, gerçekten o kadar ünlü mü? Elif tehlikeli biridir artık, Aysel annesini dinleyip arkadaşlığı bitirmiş olsa gerek ki ziyaretten sonra hikâyede adı geçmeyecek pek. Kendini tek bir kez anlatabiliyor Aysel, konaktayken, ömrünün dört duvar arasında geçtiğini söylüyor, bir okul için evden çıkabiliyormuş. Cicili bicili eşyaları var, oyuncakları yığınla, kendi mutsuz. Yaşar’la çekişmişlerdir kesin, kavga etselerdi ilginç olurdu, İslam devrimi gelince kızların evde oturacağını, erkeklerin dünyayı yöneteceğini söylüyor çocuk, evde ne duyduysa onu.
Sırf okul yok, Elif dışarıdan manzaralar da gösteriyor: yüksekçe yerden atlayıp eğlenen iki çocuğu uyarınca mesela, çocuklar başta dalgaya vurmaya çalışıyorlar ama kendileriyle ilgilenen bir ablanın şefkatinden etkilenip muhabbet etmeye başlıyorlar. Ölebilirler düşerlerse, sorun değil, hiç önemsenmedikleri için ölümü önemseyip önemsememe konusunda karara varamıyorlar. Ama abla ölümün kötü bir şey olduğunu söylüyorsa, eh, lafını dinlemek gerekir, iyilik bir ondan geldi.
İpşiroğlu’nun niyetini başta gördük, uygun bir roman, çocukları yetişkinler olarak kabul ettikten sonra. Sahafa vereceğim ama denk gelen bir baksın derim. Bağış bölümünde Elif’in dediğiyle bitireyim: “Bizim ailede herkes savaşa karşıdır. Güneydoğu sorununun da demokratik bir biçimde çözümlenmesi gerekiyor. Babam gazetedeki yazılarında hep bu görüşü savunur. Bir kez baban bana beni çok düşündüren bir karikatür göstermişti. Vurulmuş bir asker, ölmek üzere. Altında da şöyle yazılı: ‘Bir şeyi yanlış yapmış olmalıyım. Bir daha aynı yanlışı yapmayacağım.’” (s. 66)












Cevap yaz