Michel Faber – Cesaret Beşlisi

Popüler işlere burun kıvrılır, kulak tıkanır, ortalamaya hitap eden ne varsa bütün organlar tepki gösterir, normaldir. Juilliard veya Berklee mezunu sanatçılar hemen bir akapella oluşturup “Come Together” falan söylemeye başlarlarsa ekmeğin aslan ağzında olduğunu düşünürüz, ki Richard Bona yıllar içinde değişenin müzik tutkusundan ziyade yaşam şartları olduğunu söylüyordu son röportajlarından birinde, bir zamanlar New York’ta küçük mekânlarda çalarken bile yolu, konaklamayı düşünmezmiş çünkü kazanırmış o kadar, şimdi zor, kalabalıklara çaldığında bile. Eric André’ye neden müzik yapmadığını sormuşlar, Justin Bieber gibilerin piyasayı ele geçirdiğini söylemiş. Berklee mezunu adam, videosu var, kontrbasta yardırıyor da kirayı nasıl ödeyeceğini düşünürken karın tokluğuna müzik mi yapacak, iyice statü göstergesi oldu bu mevzu. “Sanat” sanatla uğraşmak, popülaritenin ezdiği alanın varlığını korumak için tutku gerek, toplumdan ayrışmak haliyle, bedel. Faber’in ithafı: “Tutkuyla ve sağlam bir yüreklilikle şarkı söyleyenlere ve bunu gerçekleştirme arzusu içinde olanlara.” (s. 5) Kendilerini deli gibi bir şey yapmaları şart değil, sanatçı şalalasına sahip olanlar sanatçı oldukları için öyleler, tuhaf karakterlerin peşine takılmayacağız yani bu romanda. Psikozlarının, huysuzluklarının kaynağı iki dalın kökü olabilir, Faber sadece prova aşamasına odaklanıyor, beş sanatçının cinslikleri bir mekânda tokuşuyor. Altı, çalıştıkları eserin bestecisini de sayarsak. Mevzulardan biri: eser yorumlanacak, kompozitörün yorum üzerinde hakkı var da ne kadar, eserinin son halini reddetme hakkına sahip ama sırf kafa ütülemek mi istiyor, derdi nedir. Milano’da eşini ayakkabıyla kovalamış havaalanında, kafa gidik, ciddiye alınacak da performansı beğenmezse iki olayın arasında ilişki kurup nihai karara karşı çıkan sanatçıların tepkisi, karışık işler. Beşinden biri daha baştan vazgeçmek istiyor zaten, iyi haberin geldiği gün Catherine uykudan kalktıktan sonra camdan atlamayı düşünüyor. Hastanelerden nefret ettiği için kötürüm kalmak istemiyor, dördüncü kattan atlamak şüphe uyandırmayacak kadar etkili olur gerçi. Faber “şaklaması”: “Catherine aşağıdaki meydana bakıyordu. Yarım düzine kadar iyi giyimli çocuk otoparkta aylak aylak dolaşıyordu; çocukların neden okulda olmadıklarını düşündü. Bir kadının bariz bir biçimde gökten düştüğünü ve tıpkı büyük bir meyve gibi gözlerinin önünde patladığını görseler, acaba bu onlar üzerinde nasıl bir etki yaratırdı diye merak etti.” (s. 8) Böyle şeyler aklıma sıklıkla geliyor da yazamıyorum başıma iş gelir diye, karşılaşınca mutlu oluyorum. Neyse, Kate’in eşi, menajeri Roger ayarlamış provayı, Martinekerke’de eski bir yapıda prova alacak grup, röportaj için gelecekler, besteci gelecek, ziyaretçileri olacak. Roger grubun diğer üyelerini arıyor, kadronun kimlerden oluştuğunu öğreniyoruz: Julian Hind neşeli birine benziyor, sopranoya kaçan sesi telesekreterden pörtlüyor. Dagmar bebeğiyle uğraşıyor telefonu açtığında, soğuk, birlikte seyahat etmek zorunda olup olmadıklarını soruyor. Benjamin Lamb tarihi soruyor, terminalde görüşmek üzere kapıyor telefonu, hızlı. Şatoda iki hafta, gerçi Kate “on saniyeyle on yıl arasındaki farkı ayırt etmekte bile epey zorlanıyor”, akli dengesi darmaduman, arıza çıkaracağı kesin. Dagmar’ın bebeği mesela, cork cork meme emerken takabilir Kate, Roger’la neden çocuk yapmadıklarını düşünüp iyice dertlenebilir veya yılışık bir grup arkadaşıyla yakınlaşabilir, tersi de olabilir patlattığı tokatla birlikte. Ekip saatli bomba artık, birkaç başarılı konser vermişler, yeni konserleri yine ses getirecek. Sorun çıkmazsa. “Roger Courage’ın Cesaret Beşlisi muhtemelen, dünyanın en tanınmış yedinci ciddi vokal grubuydu. Tabiî ki onlardan daha ünlü olan bazı gruplara göre daha ilkelerinden vazgeçmez bir tavır sergiliyorlardı: Onlar hiçbir zaman Rönesans müziğine, New Age saksafon çalgıcılarına eşlik edecek kadar ya da büyük balolarda, bayatlamış Lennon/McCartney teranelerini söyleyecek kadar düşmemişlerdi.” (s. 13) Pino Fugazza’nın “o ürkütücü” Partitum Mutante‘sini hazırlamak için Belçika kırsalında, on sekizinci yüzyıldan kalma bir şatoda iki haftalık prova. Kulağa hoş geliyor, Kate’in yıkıcılığı diğerlerine bulaşmadıkça. Milyonlarca kuş ötüyor seher vakti, milyonlarcasıysa öylece bekliyor ağaçta, sessiz, Kate kendi bölümünü nasıl söyleyeceğini düşünüyor, korkuyor, ne yapacağını bilmiyor. “Demek ki, yaşamını sürdüremeyecek kadar delirmişti, bir ormanda mutlu mesut oturan kuşlar olduğunu düşünmesi bile onu bunalıma sokmaya yetiyorsa, kendini yeryüzünden silmesinin zamanı kesinlikle gelmişti.” (s. 31) Eser de pek uygun değil mi ne, Ben Lamb dışında seslendirmekten katıksız bir haz duyan kimse yok en azından, gerçi kadınların girdiği bölümlerin karmaşası bir tür “Yahudi-Hıristiyan geleneğinden gelme insan ilişkileri felsefesinin bir yansıması”, müziğe tesiri erkeklerin daha rahat söylediği, kadınların zorlandığı bölümler. Dagmar’la Kate kendilerini “çiftlik kölesi” gibi hissediyorlar söylerken, kan ter içinde kalıyorlar, eşitsizliğin sanat bağlamında betimi muhteşem. Roger tebrik ediyor eşini, en korktuğu bölüm onun söylediğiymiş de üstesinden gelmiş Kate, hep daha da yüksek perdeli notalara çıkabilecekmiş gibi gelmesi kendi sınırlarını aşabilme yetkinliğinden veya aşamama korkusundan, hangisiyse. Dagmar’ın soğukluğunu umursamadığı bir sohbet sırasında söylediği: annesi viyolonselciymiş, BBC orkestrasında çalışıyormuş, bir gün Kate onu ölü olarak bulmuş. Roger susmasını ima ediyor kaş göz hareketleriyle, Kate anlayacak gibi değil, annesinin kafasına torba geçirdiğini anlatıyor. “‘Gerçi o politen torba sıradan bir torba değildi. UNICEF’in torbasıydı, her yerinde gülümseyen çocuklar olan bir torba.’” (s. 38) Araya sıkıştırıyor bunları Faber, on numara. Antidepresanlar arzuyu bastırıyormuş, öforisi kontrol altında bir sanatçı, diğerleri bu durumda olmasa da her an tetiklenebilirler. Çığlıkları duyup duymadıklarını soruyor örneğin Kate, biri geceleri haykırıyormuş, kişisel bir psikoz olmama ihtimali var. Yok. Doğa yürüyüşüne çıktığı zaman, bu bölüm de on numara, aklına Beethoven’ın pek pastoral senfonisi geliyor, doğanın kendisi için ne ifade ettiğini düşünüyor: “Doğa, içinde insanların olmamasını ifade ediyordu. Doğa, insanoğlu olmadan işlemek üzere kurulmuş bir sistemdi; insanoğlu yerine acımasız ve ölümsüz olanın üzerine yoğunlaşmıştı. Bu da zaman zaman oldukça rahatlatıcı geliyordu. Ne var ki uzun vadede tehlikeli bir şeydi: karanlık çökecek ve kapatacak bir kapınız kalmayacak, başınızın üzerinde bir dam, sarınacak bir battaniyeniz olmayacaktı. Ne de olsa, insan bir hayvan değildi.” (s. 55) Karanlığa yuvarlanma, ağır çekim. Bir de çığlığı orada, o an duyduğunu hayal ediyor Kate, kendi kendini fişekliyor, korkudan yarı delirmiş bir halde dönüyor şatoya. Sonuçta paranoyasının bir temele sahip olmadığının farkındayken yine sürdürebileceği bir zihinsel duruma sahip ama şatoyu ayarlayan Jan van Hoeidonck savaştan kalma o söylenceyi anlattığı zaman, eyvah, sözde oralara kaçan bir anne varmış, çocuğunu bırakıp askerlerin elinden kurtulmuş, o çocuk mu çığlık atıyormuş ne, tam da Kate’in gediğinden geçen bir hikâye. Kırılması an meselesi fakat başka yerden geliyor çatlama sesi, Ben aşırı kilosuna ve kalbinin kırığına daha fazla dayanamıyor, Kate odaya daldığında çırılçıplak gördüğü, kalp masajı yaptığını sonradan anladığı Dagmar’ın da kalp kriziyle ilgisi olabilir tabii. Sonuçta başkasını almıyorlar gruba, Ben’in yerini doldurmak yerine dağılmayı tercih ediyorlar sessiz sedasız. Kate için terapi, gözünün önünde solup giden yaşamı görünce istediği şarkıları söylüyor dönüş yolunda, Roger’ın kelepçesinden görece kurtulmuş, daha huzurlu.

İyi roman, kaosu matrak, müziğinin sesi açık. Denk gelen kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!