İlker Karakaş – Tahterevalli

Beş öykü, dördüncüsünün biçimini gözetmezsek hepsini birleştirince romandır, Arman’ın olduramamasının romanı. Da, öykü öykü gidelim, karakterin pornografik bunaltısından kafama sıkmadan gidebildim. Temmuz sabahı, Bodrum, Arman ter içinde uyanıyor. Temmuzu sevmiyor, eylülü ve ekimi seviyor. Ağzında boktan bir tat, kafasında ağrı. Yazlıktalar, içmiş yine, yüz ikinci kadehten sonra pekmezi akıtmayıp yatabilmiş. Eşi geliyor yanına, önceki geceyi hatırlayıp hatırlamadığını soruyor. Hayır, komşuları rahatsız etmedi ve hayır, şişeyi ağzına sokmaya da çalışmadı, sadece balkondan atlamaya çalıştı. Niye o kadar çok içtiğini anlatıyor sonra, atlama isteğinin sebebini çok içmesine bağlayan eşini rahatlatacak. Yirmi yıldır içiyor, özellikle üniversitede yakalandığı rahatsızlık yüzünden. Terapi görmüş, terapist sorunun ortadan kalkacağını veya kalkmayacağını söylemiş. Süper. Hukuk okuyor Arman, derslere gidemiyor, gitse kalamıyor, ailesinden maddi destek alıyor da çakıyor derslerden, otobüse binemiyor, ekmek almaya gidemiyor, rahat rahat bozort yapamıyor falan, verdiği beş yüz üç örnek üzerinden gündelik yaşamda yapamadıklarını öğreniyoruz. Yaşayamıyor kısacası, içki bu yaşamasızlığı hafifletiyor. “Anlatamıyordum. Belediye otobüsüne binemiyordum. Dışarıda insanların arasında duramıyordum, yemek yiyemiyor, oturamıyor, ders dinleyemiyordum. Hayatta en çok istediğin şey nedir, diye sorsalar, yanıtım, bir kahvehaneye gitsem de bir bardak çay içip insanlarla havadan sudan konuşabilsem, olurdu.” (s. 21) Tamam. Evde yazıyor, daha çok yazıyor, yazdıklarını yırtıp atıyor, dediğine göre -ki pek bir şey demiyor aslında- yirmi sekiz yaşında canına tak etmiş, eyh itkisiyle çıkmış evden, okulunu bitirmiş, yazdığı ilk öykü yayımlanmış, fahişelerle tek gecelik ilişki yaşamayı bırakmış, avukat olmuş, askerlik yapmış, evlenmiş, kızı olmuş. Bu fasıl bitti, Burçin çıktı piyasaya, birlikte içmeyi sevdiklerinden Arman hemen mangalı hazırlıyor, yemek öncesi bir tek atıyorlar. Resimden hoşlandığını söylüyor Arman, kitaplığında pek çok kitap ve resim var. Ne güzel. İçmeyi bırakmış, ruhsal boşluğu bunlarla dolduruyor. “Ne uzatıyorum lafı! Yazar dediğin lafı uzatır. İyi yazar öyle bir cümle kurar ki süslü püslü ve karışık, okuyan zor anlar, etkilenir. Ben iyi yazar değilim. Lafı uzatıp süsleyemiyorum. Şöyle etkileyici bir cümle kurmak isterdim. Yalnızca iki sözcük.” (s. 28) Uzun veya kısa, olmuyor, Arman’la tanışmış bulunduk bir kere, sonuna kadar gideceğiz. Tahterevalli zortluyor öykünün sonunda, aklında bir aşağı bir yukarı, iniş ve çıkış. İkinci öykü, “Hiç”, normal insanlar gibi olmak isteyen Arman’ın insanlardan saklandığını itiraf etmesiyle başlıyor. Kime itiraf ediyor, aksini kim iddia etti, şaralop işler. Zaman ne çabuk geçip gitmiş, artık kırk yaşındaymış Arman, yıllar geçmek bilmemiş. Yine birtakım kederler hüzünler, başa dönüş: “Yenilgiyse bunun adı, yeniğim. Ama ben yenik bile olamıyorum ki. Yenmek için çıkmadım ki yenileyim. Gerçekten bir içkiye ihtiyacım var. İnat ettim içmiyorum. İçmeyince geçiyor mu zayıflığım? Hayır. Sokağa çıktım. Kırmızı ışıkta durdum. Yıllardır tanıdığım birisi önümden geçiyor. Bezgin bir hali var.” (s. 34) İnsanlar, kent, kasaba, köy, ezilmeyen, yıkılmayan kimse yok, ne biçim dünya. Kıza piyano dersi, hoca ücretini iki kez almaya çalışıyor her seferinde, Arman gidip ikinciye ödüyor ama kızın yorulduğundan, derslere ara vermeleri gerektiğinden bahsediyor arada, intihara meyilli olduğundan. Kızı doğunca meyli de azalmış, görevi varmış artık, kızı on sekizine gelmeden ölmemesi için Tanrı’yla pazarlığa tutuşuyor. İçmemiş o hafta, bunu daha önceden söylemiş miydi? Tıka basa yemiş, maç seyretmiş, bir hafta daha geçmiş böyle. Ölmek için kıvranıyor adamın biri aynada, hangisi gerçek Arman, içki içmediği için içki içmediğini içki içmemekle içkisele içkin olarak anlatan mı, bunaltı anaforlarında çırılçıplak höyküren mi, vay Arman. Bazen gerçekten yaklaşıyorum o noktaya, damgayı basıp kitabı bavula koyasım geliyor bitirmeden, götürüp sahafa vereyim. Olmadı yine, “Uyum” bir şeyler vadetti, okumayı sürdürdüm. Birkaç bölümlü uzunca öykü. Aile dertleri bu kez, Ziya dayı yine bunaltıcı bir günde uyanıyor, eşi Bahar’ı uyandırmaktan korktuğu için sessiz sessiz mutfağa gidiyor, üç beş bardak viski çakıveriyor orada. Bahar geliyor, miras davasından kafasını yakıyor adamın, Aynur’la Mensure alacaklarmış bütün malları da Ziya bir bok alamayacakmış. Vay İsmail efendi vay, emekli öğretmen enişte, ulan Ziya sana yedirir mi! Gidiyor bara, erkenden içmeye başlıyor, yeğeni Arman da gelip eşlik ediyor tabii. Konuşuyorlar, Ziya yeğenini de fırçalıyor, o da az şerefsiz değil. Dayısının huyunu bildiğinden cevap vermiyor Arman, işine gücüne bakıyor. Bodrum’da bir dünya tarlası var Arman’ın dedesinin, ninesi ölünce üçe mi bölünecek, kaça bölünecek belli değil, nine Ziya’ya bırakabilir bütün malları, bırakmayabilir, saçma sapan mal kavgası işte, klasik. İsmail öfkeli, evden çıkıp Bodrum’da dolanıyor, doğma büyüme oralı olmasına rağmen meydana yakın yerdeki gazeteciyi nasıl tanımıyor, ilginç. Şu da ilginç: “Emekliliğinden beri kullandığı on yıllık Murat marka arabası her zaman evinin tam önünde park etmiş olurdu.” (s. 62) Murat’ı kızdırmamak lazım, dağın başına park eder de rezil rüsva olur İsmail, arabasız kalır, aman. Askerler evini basmış İsmail’in, kitaplarını almışlar, sonra milliyetçi olmuş da oğlu Arman’ın diline düşmüş İsmail. Ulan ülkeyi bölmeye çalışıyorlarmış dışarıdan içeriden, solcu mu olacakmış, anarşist mi olacakmış, böyle birtakım üfürmeler. Arman’ın derdi aynı, iyi kazanıyor, kızıyla eşine “bakıyor” ama eşi ayrılmak istiyor. Bıkmış artık alkol bağımlılığından, yine de el ele dolanıyorlar Bodrum’da, demek o kadar da bıkmamış. İsmail kurban almaya gidiyor, bayram zamanı, dönüşte başka bir işini hallediyor, derken burada bırakacağım artık, asgari niteliğe zar zor varabilen metinlerde karakterlerin karakter olamamalarını, tip olarak kalmalarını ne yapayım, yenilgi yenilgi ve daha çok yenilgi hikâyelerini, altı boş ezilmeleri bir tür patoloji günlüğü olarak görürsem ne olur, bir şey olur mu? Bukowski’ninkilere benzetmişler Karakaş’ın öykülerini, öeh, orta-üst sınıftan karakterin gudik sorunlarını su diye içer Chinaski. Ha, son öyküde kayda değer bir şey var yine. Avusturya’ya gidiyor aile, Arman para harcamayı sevdiğinden yiyip içiyor eşinin itirazlarına rağmen, kızına oyuncak bebek alıyor. O da nesi, oyuncak bebeğin karnındaki bölmeden eski bir defter çıkıyor. Günlük, bir kadının, 1907’de yazılmış. Eşi Almanca biliyor Arman’ın, günlüğü çevirmeye başlıyor. Ta daa, sürpriz, benzer bir cortlama, bunaltı. Kadın zengin bir adamla evli, resim yapmayı seviyor, derken meşhur bir ressamın evine gidip gelmeye başlıyor. Hayır, aldatmayacak. Evet, aldatacak. Hayır, aldatmayacak. Derken aldatıyor eşini, manastıra mı, bir yere kapanıyor, belki akıl hastanesidir, şu yazı bitsin diye o kadar zottirik şeyler yazdım ki hatırlayasım gelmiyor, böyle iyi, nalbura kapatıyor kendini kadın, çivi yemeye başlıyor, eşi gelip o çivileri ressamın resimlerine saplamayı öneriyor, gidiyorlar, ressam karşılarına çekiçle çıktığında o kadar sembolizmin öyküye fazla olduğunu düşünüp önümdeki kitabı kapıyorlar, koyuyorlar bavula, benim gitmeme de gerek kalmıyor, yallah Marmaray, metro, Beyoğlu, Aslıhan Pasajı, İsmail Abi’ye veriyorlar kitapları, 600 TL’lik kitap alıyorlar ama istediğim kitaplar değil, kafalarına göre bir şeyler, üçer intihar atıyorum üzerlerine de onlar da kurtuluyorlar, ben de kurtuluyorum.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!