Muzaffer Hacıhasanoğlu – Bu Dağın Ardı

Sobanın başında prafa, kantinden üç çikolataya ömürlerini yiyor subaylar, “gözlüklü asteğmen”in hesabından. Kaybettiği için, yoksa İlyas Ağa’nın koyunlarını yiyen kurtlardır, arkadaşlardan birinin mektuplar yazdığı sevgilisidir, hepsi kayıp dağın bu tarafında, İstanbullular birbirlerine terso yapıp anca İstanbul muhabbetinde unutuyorlarsa düşmanlıklarını, bir memleket muhabbetinde aynı manzarayı özlüyorlarsa, kâğıtlar herkese kaybettiriyor zamanı. Hikâyeler uç uca ekleniyor bozkırda, dağ dikiliyor başlarına, askerlerden biri haritada gördüğü maviliği özlüyor. Anlatıcı olan. Üsteğmen, yüzbaşı, birileri yarın oraların da değişeceğini, çiçeklerin açacağını söyleyince hayallere dalıyor, İlyas Ağa’nın esir düştüğü yerlerden nasıl kurtulup geldiğini düşünüyor üsteğmenle muhabbet ederken. “Üsteğmen memnunluk oyunu mu oynuyordu? Fuatla Salih hâlâ denizi hülyasındaydılar. Karlı bir gecede bir dağ başında denizi düşünüyorduk.” (s. 10) Sat sav demişler de satmamış İlyas Ağa, şoförlük yapan oğlunun peşinden İstanbul’a gitmemiş, demek herkes bilmiyor denizi. Bölüm atladık, anlatıcının Zonguldak’a yolculuğu. Giden, bilen varsa kentin ortasından geçen demiryollarını bilir, ya limana ya kasabalara giden o yolları görür anlatıcı, pencerelere bakıp yaşamları hayal eder. Kendisi de o pencerelerden bakanların hayali mi? Kadının biri dökülen kömürleri topluyor, trenin en arkasında kömürlerden sorumlu adamla tartışıyor, onca kömür yoksul evlerinin sobasına değilse nereye gidiyor, Hacıhasanoğlu’nun göze sokmadığı toplumculuğuna. Uzun Mehmet Parkı’nda tek tük ameleler, madene inecekler. Kadınlar dedikodu yapıyorlar, gece pavyonlarda mı, barlarda mı, oynuyorlar, erkeklerin erkekliklerini okşuyorlar. Başka bir bölüm, nereye atladık, İskenderun’dayız, yine pavyon, denizlerin peşinde geçen askerlik mi bu, ne olduğu da belli değil. Yaşam sürükleniyor oradan oraya, tanışlar çoğalıyor, anlatıcı gözlerini ayıramıyor çocukken gördüğü haritadan. “Belki de yüksekçe bir tepeden denizi seyretmek başımı döndürmüştü; bu yüzden garip düşüncelerle zihnim altüst oluyordu.” (s. 38) İyi öykü, iyi. Dağ aşıldı bir kere, her cepheden. “Kibrit Kutusu”na geldik, Ahmet’in serüvenlerine, şu ömür durduğu yerde durmuyor ya! Trenin gelmesine beş saat var, otobüs saatlerini ayarlasalar trenlere göre. Hamallar atılıyorlar, biri baksa bavuluna Ahmet düşüncelere dalsın için, boğuşmaya başlasınlar, yaşlıya bir küfür sallasınlar içlerinden. Çocukları varmış, her yere işemesi mi gerek, diğerleri de kazanacak. “Becer de bal helvası ye!” Cepte kebap parası, belki açlığa karşı son kuruşlar, yemeyecek Ahmet, kadınları düşünecek. “Kadınlar vardı pencerelerde, kocaları, çocukları vardı; hayattan alabilecekleri de bu kadardı. Ahmet, onların hayatını beğenmiyormuş gibi, bütün mazbut hayat geçirenleri alçak görürcesine tükürdü.” (s. 41) Biri çıkıp gitmek istese tutacak elinden, tutmamışlar o güne kadar. Okul bir yere kadar, çırak olarak girdiği tabelacıyı da bırakmış zamanı gelince, adamın kızını almamış, kulaklarını tıkamış da duymamış yakınlarının söylediklerini. Suçluluk hissetmiyor değil, ustası arkadan konuşmuş mudur, konuşmuştur, hayal ediyor ne söylediğini ama kendi de duysa durmayacaktı zaten. Trene atladığı gibi, nereye, pavyon güzellerinden biriyle yaşadığı ilişkinin yıkıcılığına. Delifişek olduğu için kıza yanaşmıyorlarmış başta, patron müşterileri uzak tutuyormuş ama zenginler kanca atıyorlar, kız birine yakalanıyor. Ahmet top da oynuyor, İstanbul takımlarından geldiği iddia edilecek kadar iyi oynuyor üstelik. Tek derdi sakalı, dert ettiriyorlar, oyundan çıkmasını istiyorlar en sonunda. Kız gitmesini istiyor, olmayacak, Ahmet sakalını kestiği gibi atlıyor trene, bilmediği yerlerde yaşayacak gönlünce. Hacıhasanoğlu epik karakterleri iyi kuruyor, halkın tam kalbinden bulup çıkarıyor insanlarını, şu başka öyküden ama yine gezgin karakter, yine üç kuruşa talim günler, sokağın sesi: “Sahilde üç adam kayık boyuyorlardı. Kayığın adı ‘Tanrıverdi’ idi galiba. ‘Alın teri ile kazandığı kayığın adını Tanrıverdi koymuş. Alın terimizi bile kıymetlendiremiyoruz. Ben olsam Alınteri koyardım adını.’ dedi.” (s. 56)

Sahneli öykülerden en sağlamı, “Bir Yer”, cennette tarla almaya teşne müşterileri çatır çutur hacamat eden genç adamın geride bıraktığı öfkenin hikâyesi. Ulan ne şerefsiz o Cevdet, lafı milletin ağzına tıkayıp gitti mi berberden, geriye kalanlar yüzüne söyleyemediklerini arkasından sallıyorlar. Zındıklıkmış, dünyanın düzenini bozmakmış öyle sözler, her boku yedikten sonra yukarıdakini aldatmaya bakıyorlarmış da “yağınan balınan” besleneceklermiş öte tarafta! Dua etmeden kazanılmıyormuş savaşlar, Amerikalılar dua ede ede yapmışlar ya atom bombasını, demek berberdekilerin nefesi elin gâvurununki kadar tesirli değil! Cevdet bunları yerin dibine sokarken Ali Usta’nın eli titriyor, usturayı şöyle azıcık bastırsa kan fışkırtacak da susturacak çıfıtı, neyse ki sakinliyor. Eski günlerini hatırladığı zaman iyice sakinliyor, bir zamanlar o da öyle düşünüyormuş, Cevdet gibi. Ölüm olmuş da öyle değişmiş, Allah’a yaklaşacak mıydı korkmasa ölümden? Yaşlıdır artık, bu arada hikâye onun hikâyesidir Cevdet sahneden çekildikten sonra, iki üç tıraştan kazandığıyla eve eli boş gitmiyormuş. Teselli. Etrafındakiler hep aynı tarife, ölüme beş kala sığındıklarından başka hiçbir şey kalmamış ellerinde sanki. Halt yemekten yaşlanmışlar, daha fazla yemeyecekler, yukarıdaki yerse. Cevdet’e saldıran adama bakıyor, “yüzü bilinmez bir korkuyla kasılıyor” adamın, ölüm insanı o hale getirmeli. Cevdet’ten korkmak gerekir asıl, gerçekle yüz yüze getirenden, saldırıları bundan. “Bu Sabah”a gelince, Ali Usta o sokaklarda dolanıyor da anlatıcının göstereceği başka: İhsan âşık, otel odası kirli, hayat nasılsa öyle. Her sabah çayla simit getiren çocuğu tersleyen İhsan’a karşı anlatıcının şefkati durduruyor gözyaşlarını, kırk kuruşluk yevmiyesinin onunu içmediği çayın yerine yenisini getirmek için harcamayacak çocuk. İçerisi tamam, dışarıda dünya dönüyor: cerideler gelmiş, kahveler içiliyor, hava güzel derken hayatın güzel olduğunu söylüyor aslında gazeteci. Kapısının önünde bir ihtiyar, güneşi kaçıncı kez yediriyor kemiklerine, düşünmesi bile kaç yıldır bunu. “Önümden iki kişi gidiyordu. Elbiseleri ‘Biz kol kuvveti ile çalışan insanların elbiseleriyiz!’ diye bas bas bağırıyordu. Elbise bağırır mı? Basbayağı bağırır.” (s. 72) “Gara Mâmet gaç aydır boş geziy” geliyor sağdan, başka bir söz geliyor soldan, insanlar deviniyorlar. “Yeşeren Alleben’e baktım. Topraktan bir şeyler fışkırıyordu; ‘Hayattır.’ dedim. Yine herkesi etrafında toplayacak; yine çiğ köfteler yuğrulacak. Alleben kenarları söğüt ağaçları ile süslü bir deredir.” (s. 73) Bir de Celâl Aradam’ın hikâyesini alayım da bitsin, kitabı tekrar basarak kim müşerref olur bilmem de birilerinin gözüne girsin. Bu kişimiz konuşuyor, iyi de konuşuyor, tiyatrocu olduğu için en iyi bildiği işi yapıyor. “Dün nasıldım? Bugün ne haldeyim? Yarın ne olacağım? Bilir miyim ben? Belki siz bilirsiniz; belki yaşayacağı günlerin programını çizmiş insanlar da vardır. Yok ama beyefendi benim aklım almıyor yaşanacak günlerin nizama sokulacağını; bu zamanı hapsetmek gibi bir şey olur.” (s. 75) Celâl de okulun birkaçıncı sınıfından terktir de tiyatroyla iştigal etmeye başlaması ilginçtir, okura kalsın. Anasından babasından kimse kalmayınca iki kız kardeşini de alır, yallah sahnelere, komik bir şeyler yapar ama asıl kızların şovu ilgi çeker, söyledikleri şarkılar getirir müşterileri, yoksa halleri duman. Ne yazık ki âşık da olur Celâl, kadını sahneye çıkarmaya gönlü yoktur ama para lazım olunca, eh, o kadarına razı gelir. Hikâyeyi biliyoruz sonra, kadın birilerine düşer, kız kardeşler yasak masak dinlemeden, Celâl’i ezerek sahneye çıkmaya devam ederler. Kabullenmiştir adam, hayatta hiçbir şey plana programa gelmez, her şey olduğu gibi olur. Hacıhasanoğlu’nun düşünceyi kurgulama şeklidir bu, üç beş biçimde karşımıza çıkar öykünün başında verdiği fikir.

Sahaflarda unutulmamalı, okunmalı Hacıhasanoğlu. Formaları bile açılmamıştı okuduğumun.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!