Muzaffer İlhan Erdost – Kuşatılmış Ülke Kuşatılmış Yazılar

Kiminin sunumu, kiminin yayını şöyle ya da böyle engellendiği, yayınlanmadığı ya da yayınlanamadığı için, bunları ‘kuşatılmış yazılar’ olarak adlandırdım. Doğal ki, kuşatılmış ülkenin sorunlarıyla içiçe yazılar olduğu için.” (s. 7) Altı yazı, ilki “Ankara: Bağımsızlığımızın Başkenti…”, mücadeleye üç noktadan bakış. Erzurum Kongresi’nde konuşmaların koyulaştığı sırada yazman Cevat Dursunoğlu küçücük bir kâğıda söz istediğini yazıp arkasında bir kat yükselen kürsüye uzatıyor, Mustafa Kemal hangi konuda konuşmak istediğini soruyor, kâğıt yine yukarı gidiyor, konu manda. “Mutedil olunuz!” yazıp geri veriyor Mustafa Kemal, Dursunoğlu kâğıdı buruşturup atıveriyor. Erzurum’u Ermenistan’ın başkenti yapmak isteyen ABD’nin himayesini savunanlar var kongrede, dikkatli olunmalı, Erdost sondan bir önceki yazısının eklerinde ilgili belgeleri alıntılayarak Erzurum’un Ermenilere verilmek üzere olduğu dönemde konuşulanları aktarıyor. İkinci nokta Sivas Kongresi, 1930’larda kongre binasını ziyaret eden Mustafa Kemal bir zamanlar oturduğu sırada oturmak ister yine, bakar ki gösterilen sıra o değil, canının çok sıkıldığı bir akşam o sıranın kıyısını yontmuş, onu istiyor. Ne olmuş, Malatya’yı Ermenilerden “kurtarmak” için Kürt aşiretlere haber gönderilmiş, Sivas çarşısında gericiler manda lehine gösteriler yapıyormuş, durum çok karışık. Başkent üçüncü nokta, Mustafa Kemal zamanında bir yazı okumuş Ankara’da bir Ahi Cumhuriyeti’nin varlığından bahseden, düşünce filizlenmiş. Bütün bunlardan yola çıkarak Erdost’un vardığı sonuç: Ankara faşistlerin darağacına yenik düşmedi, gericilerin önünde diz çökmedi, özgürlük sembolü. Yazı 2004’te yazılmış, yirmi iki yıl sonrasından bakınca durum besbeter ama o dönem de pek matah değildi açıkçası Ankara, hiçbir zaman olmadı. Neyse, Üç Sivas için verilen AİHM kararının ulusal basında çarpıtılarak, “içi dışına çevrilerek” verilmesini eleştiriyor Erdost sonraki yazısında. “Üç Sivas için ulusal mahkemelerin verdiği kararları mahkum eden AİHM’nin kararı, mahkum ettiği kararları doğrulayan bir karar gibi sunuldu. Dolayısıyla, Üç Sivas da, ben de, karalanmaktan, yani bölücü olmaktan kurtulduğumuz noktada, bu kez yeniden bölücü olarak, Türkiye’yi mahkum ettirmiş oldum ve kendimi de bir kez daha bölücülüğe mahkum ettim.” (s. 13) 8 Şubat 2005’te CNN-Türk’ün geçtiği altyazı: “AİHM’nin Muzaffer Erdost kararı: ‘Kürt devletini savunmak suç değil’. DGM para ve bir yıl hapis cezası vermiş 1997’de, kitap toplatılmış, AİHM’yse ifade özgürlüğünü savunmuş, cezanın “demokratik bir toplumda gereksiz” olduğunu söylemiş. Erdost ayrılıkçı Kürtlerin çıkardığı iki dergide yayınlanan yazılardan bazı pasajlar almış sadece, Ermenilerin toprak taleplerini Sevr’de “onaylatmalarına” benzer şekilde yeni bir Sevr’in kapıda olduğunu malum kitapta belirtmiş, ne ki o alıntılardaki fikirlerin Erdost’un kendi fikirleri olduğunu düşünen mahkeme basmış cezayı. Refleksif bir tepki gibi görünüyor, kitabı incelemedim ama ülkenin bütünlüğünü gözettiğini söylüyor Erdost, Sivas’tan yola çıkmasının sebeplerinden: “Bir başka nokta, TBMM Sivas Olaylarını Araştırma Komisyonu tutanaklarına geçen, yerel gazete yöneticilerinin açıklamalarıydı. Bu gazeteciler, olayların PKK olgusuyla bağlantısına değinmişler, Pir Sultan Abdal Şenliklerinin ‘bahane’ edildiğini söylemişlerdi. Gazete yöneticilerine göre, PKK, Sivas’a yerleşmek ve buradan Samsun’a, Karadenize bir yol edinmek istiyordu.” (s. 22) Öcalan’ın Novore Vremya muhabiriyle yaptığı konuşmanın metinlerindeki iddialarını, mesela PKK’nın Samsun’dan Ceyhan’a kadar yerleştirilmesi planlanan petrol boru yolunu kesmek için Samsun’da örgütlenmek istemesini eleştiriyor Erdost, bütün bunları dile getirdiği halde ayrılıkçıymış gibi gösteriliyor. AİHM kararı “Kürt devletini savunmak suç değil” biçiminde sunuluyor, hani yasaya göre ulusal mahkeme doğru bir karar vermiş o zaman. “Üç Sivas’ta Kürt devletinin savunulduğu ama şiddete ve kine çağrı olmadığı için, ulusal mahkemenin mahkumiyet kararının mahkum edildiği sonucu da çıkıyor buradan. Yani Üç Sivas, bu kez savunmadığı, karşısında olduğu bir görüşle mahkum edilmiş oluyor. Üstelik, Üç Sivas’ı bölücülükle yargılayan yargı kararı doğrulanmış sayılarak.” (s. 25)

Yabancılara toprak satışıyla ilgili uzunca bir yazı, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla birlikte. Yasa Meclis’ten geçmiş, on sekiz ay sonra iptal edilmiş çünkü hem toprak sahipliğinde hem toprağı alanlarda sorun var Erdost’a göre, “yurt topraklarının sivil işgali” söz konusu, mesela Ermeni kökenli ABD yurttaşlarının Kars’ta, Van’da toprak satın almaları ne olacak? Karşılıklılık ilkesi, tamam da İsrail’den bir tarla bile satın almak pratikte imkansızken. AKP milletvekilleri o dönem “özgürlüklerin yasaklanması” olarak değerlendirmiş iptal kararını, Erdost soruyor onlara, yarın yabancıların elindeki konutlardan çıkarılınca özgür yurttaşların pek de özgür olmadıkları anlaşılabilir. “Köylü Olmak, Ölülerini Gömecek Toprağı Olmamak!” ağaların paşaların, mültezim artıklarının topraklara “el koyması”nı inceliyor Erdost, yüzyılların sömürüsünü. Cumhuriyet’ten sonra da devam ediyor, sahte belgeler ve şahitlerle köyü olduğu gibi tapulatanlar 2005’te köylülerin topraksız kalmasına yol açmışlar. Öykülerde mevzudur, devlet köylüye toprak verir gerçekten de hem o kadar verimli değildir verdiği toprak, hem de ağa orada duruyor yine. Yoksul köylü ne yapacak toprakla, ağa baskısı, sermayesizlik derken üç kuruşa satıyor toprağını, ağadan gelen ağaya dönmüş oluyor. Erdost mahkeme kararlarıyla gösteriyor, Osmanlı’nın mültezimleri, mirî toprak sahipleri ağa olmuşlar zaman içinde, Cumhuriyet’ten sonra iltizam belgelerini göstererek hayvan gibi toprak edinmişler, köylü de üç karış toprağa ortakçı olsun olabilirse. Özet: “Açıktır ki, İmparatorluktan Cumhuriyete devreden miri topraklar, bu toprakları ‘daimi ve ırsi kiracılık’ ile tasarrufunda bulunduran köylünün kendi mülküne dönüşmüş; buna karşılık İmparatorluktaki mülk timarlar ya da timar özelliğini yitiren ama bir ya da birkaç köyü kapsayan toprak mülkler, Cumhuriyete özel mülk topraklar olarak intikal etmiştir. Bu toprakları, İmparatorlukta ortakçı olarak işleyen köylüler ise, Cumhuriyete de ‘ortakçı’ olarak intikal etmişlerdi.” (s. 83) 2000’lerin ortalarında Meclis’in önüne bütün köy geliyor resmen, eylem yapıyorlar toprakları ellerinden alındı diye, Halil Duru’nun söylediği: “Bizler 200 yıldan beri dedelerimizin arazilerini ekip biçiyoruz. Ama, 1956’dan sonra bizim köy ağası, haberimiz olmadan arazileri kendi üzerine tapulamış.” Kibar Feyzo‘ya, Züğürt Ağa‘ya buradan bakmalı.

“Saidi Nursi Öğretisi ve Bilimin İslamlaştırılması”yla bitireyim. Hayat hikâyesi var Nursi’nin, bilimle temasından alayım, Molla Said medresede takip edilmesi şart olan bütün dersleri okuyup tamamladıktan sonra Van’da tedrise başlamış ve “on beş yıl fünun-u şettaya (çeşitli fen bilimlerine) ait tedrisat ile iştigal etmiş”, davet edildiği paşa konaklarındaki kütüphanelerden faydalanarak tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi ve felsefeyle ilgilenmiş. 1907’de İstanbul’a gelmeden önce Molla Hüseyin Efendi’ye padişahla görüşeceğini, mekteplerde din derslerinin, medreselerde fenler okutulmasını teklif edeceğini belirtmiş, böylece mekteplerin dinsiz olmaktan, medreselerin de taassuptan kurtulacağını düşünmüş. Fethullah Gülen “vicdanın ziyasıyla aklın nuru”nun bu biçimde doğacağını belirtiyor, sonraları Nursi’nin bilimi tamamen terk etmesiyle en azından şeriat süzgecinden geçen bilimlerin makbul olduğunu öne sürüyor Nursi’nin bir başka takipçisi İbrahim Canan. Eğitim birliği, yeni medrese dönemi, Cevdet Sunay’ın laik okulları karalayan açıklamaları, okullara Nursi’nin öğretisiyle örtüşen devlet politikası gereği din derslerinin konulması, ders sayılarının artırılması hatta, Erdost aşama aşama inceliyor durumu. “İmam-hatip odağında oluşan ve belirli düzeyin üstündeki devlet kadrolarının laik olanlara kapatılarak, anayasada ifadesini bulan laikliğin, hurdaya çıkmış bir araç plakasına dönüştürülmüş olmasını, halkın özgür iradesinin bir sonucu olarak algılamamalı.” (s. 72)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!