Yüksel Pazarkaya – Çevirinin Estetiği ve Çeviri Serüveni

“Önsöz”de meselesini anlatıyor Pazarkaya, yaklaşık elli yıldır Almancadan Türkçeye, Türkçeden Almancaya çeviri yaptığını ve karşılaştığı çeviri sorunları üzerine makale ve bildiriler yazdığını, sunumlar yaptığını belirtiyor. Konuyla ilgili ilk yazısı 1964’te Varlık‘ın Mart sayısında yayımlanmış, “Çeviri Serüveni” bölümünde bu yazı var. Bilge Karasu’nun çeviri üzerine yorumlarına dair öznel bir eleştiri, öznellik Karasu’nun gösterdiği noktanın uzağına odaklanmakla başlıyor. Karasu’ya göre yazar bir noktadan işe girişirken çevirmen bütünden yürümeye başlamak zorunda, yazarla kıyaslayınca çevirmen daha az özgür. Sanırım Karasu yazarın yapıyı istediğince kurmasıyla çevirmenin belli bir yapıya bağlı kalmak zorunda olmasını karşılaştırıyor. Pazarkaya çevirmenin de en az yazar kadar özgürlüğü olduğunu söylerken savını çevrilecek metnin seçimine yaslıyor. Elbette çevirmenin sırf çeviriyle geçinmediğini varsayarsak bu açıdan özgürlüğü var ama mevzu bambaşka. Neyse, “çevirmenin yapıta tutsaklığı yazarın seçtiği konuya, kurduğu taslağa ve kendi genel felsefesine olan tutsaklığından başkası değil”, yazar kafasında kurduğu taslağa göre yapıtını kurmak zorundayken çevirmenin işi daha kolay. İki işin gerektirdiği, niteliği bambaşka olduğu için böyle bir kıyas pek makul değil aslında, Pazarkaya kendi çeviri anlayışını Karasu’nun görüşlerinden yontarak ortaya koyduğu için bu makalenin tam bir eleştiri olduğunu da söylemek zor aslında, düşününce. “Çevirinin Estetiği” adlı ilk bölümdeki makalelerde kendi görüşlerini iyice açıyor Pazarkaya, ben Necatigil’i eleştirdiği bir makalesinden de bahsetmek isterim. Pazarkaya ve arkadaşı Helmut Mader işbirliği yaparak Orhan Veli’nin şiirlerinden bazılarını Almancaya çevirmişler ve yayımlamışlar, hoş. Behçet Necatigil Türk Dili‘ndeki yazısında bir iki noktayı eleştirmiş, Pazarkaya cevap veriyor. İlk mevzu Necatigil’in Almanca bir sözcüğün yaş değil, belli bir yıl aralığını belirttiğini unutması veya bilmemesi, ikincisi de Orhan Veli üzerine 1957’de Köln Üniversitesi’nce onaylanan tezin yazarı Eileen Heister’den kitapta hiç bahsedilmemesi. Pazarkaya tezden çok geç haberdar olduğunu söylüyor ve ufaktan iğneliyor, eğer Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü‘nde bu tezden bahsedilseymiş kitapta mutlaka yer verirmiş, bu sebeple Necatigil’i kınıyormuş. Bunun yanında tezdeki şiir çevirileri son derece kötüymüş, filolojikmiş, tezden bahsetmemesinin kusurunu alttan alta örtmeye çalışıyor sanki Pazarkaya. Bazı noktalarda haklılık payı olabilir, örneğin Necatigil “tavla” sözcüğünün Almanca bir sözcükle karşılanmasını onaylamamış, Almanların tavlayı bildiğini düşünmüş ama Pazarkaya tam tersini iddia ediyor, 1960’lı yıllarda tavlayı bilen Alman çok azmış. “Bey”, “efendi”, “ağa” gibi sözcükler için de Almanca karşılıkları kullanmış Pazarkaya, yerelleştirmeyi öneren Necatigil’e karşı çıkıyor bu açıdan. Bir iki de anı sıkıştırıyor araya, 1961’de Helmut Mader’le içerlerken Orhan Veli’nin bir şiirini okuyor, Mader tutuluyor hemen. Orhan Veli’nin yaşamını dinliyor, iyice tutuluyor ve aynı yılın yazında Pazarkaya’yla birlikte İstanbul’a geliyor. Rakıya bayılıyor, “Bir de rakı şişesinde balık olsam” dizesini anladığını söylüyor falan, Almanya’ya döndüklerinde çeviriye girişiyorlar hemen. 1965’te Enzensberger’i yazarın sorumluluğuyla ilgili bir konuşma yapması için Stuttgart’a çağırdıklarında basım serüveni başlıyor, o güne dek Türk şiirini Almancada bir tek Nâzım Hikmet’in üç şiiri temsil ediyormuş, Enzensberger şiirlerini okuduğu Orhan Veli’yi pek beğenince şiirleri çalıştığı yayınevinden çıkarmayı teklif ediyor, böylece kitabı Almanca basılan ilk Türk şair Orhan Veli oluyor, süper hikâye. Sonlara doğru Necatigil’i öven birkaç sözün ardından yazıyı noktalıyor Pazarkaya, düştüğü dipnot bence çok değerli: “Türk Dili dergisinin Nisan 1967 tarihli sayısında çıkan bu yazımı, 2014 yılının Mart ayında bu kitap için bilgisayara geçerken, yer yer yüzüm kızarmadı değil. Abartılı bir ben vurgusu ve çok bilmişlik var. Gençlik coşkusu ve yazın hevesleri mi desem, çaylak ataklığı ve cahil cüreti mi desem; yer yer karşıma çıkan bu hoyratlığı, herhalde yaklaşık yarım yüzyıl öncesinin henüz olgunlaşmamış delikanlı hamlığına veriyorum.” (s. 63) Bölümde yer alan diğer yazılar Necatigil’in çeviri anlayışına ve Pazarkaya’nın Necatigil’le anılarına ayrılmış, Necatigil’in Heine çevirileri var başta. Şairi çeviren şair, yüzyıllar arasındaki mesafeyi aşıp hedef şiirlerin duygusunu, biçemini yansıtan şair az bulunur Pazarkaya’ya göre, bu açıdan Necatigil önemli bir çevirmen, özellikle Heine’nin lirizmini Türkçeye başarıyla aktarabildiği için. “Ben kendi adıma, örneğin Asım Bezirci ile A. Kadir’in Brech’ten çevirdikleri ‘Halkın Ekmeği’ adlı seçme şiirlerdeki pürüzleri, yapı bozukluklarını, hatta yanlışları gördükten sonra, bu nimetin değerini daha bir anlıyorum. Bezirci ile A. Kadir, Brech’tin Türkçedeki ilk şiir kitabını büyük bir iyi niyetle çıkardılar muhakkak. Bence çıkarmasalardı daha iyi ederlerdi. Brecht gibi bir ozanı, Almanca aslından başka bir dilden Türkçeye aktarmak doğru bir yöntem değildir.” (s. 70) Bülent Ecevit’in şiirlerinin Almanca çevirileriyle ilgili sorunlar da var, tasavvuf geleneğinde anlamı derinleşen sözcüklerin nasıl çevrileceğiyle ilgili birtakım yorumlar. Necatigil bahsini şu alıntıyla kapayacağım: “Behçet Necatigil tarafından Türkçeye çevrilmiş her yazar, her ozan talihlerin en büyüğüne erişmiştir. Yalnızca çevirilerine sindirdiği kendi şiir dili ve Türkçenin tadları açısından değil. Bunu Türk okuru, bir Rilke’yi, bir Hamsun’u, Necatigil adıyla özdeşleştirerek göstermiştir.” (s. 84) Rilke’nin bütün şiirlerini Türkçeye kazandıran Pazarkaya’dan büyük bir incelik.

İlk bölümde çevirinin doğuşu ve şiire varmasıyla ilgili kapsamlı bir makale, “Yaşamda Çeviri Olmayan Ne Var?”. Özgün dediğimiz ürünler çeviri, anlığa girdiği an ileti de bir çeviri, insanın kendini anlama çabası, bir başkasını anlayamaması çeviri, her durum, ortam ve söz bir çeviri. Her çevirinin kendine özgü problemleri var, şiirinkilerin üzerinde duruyor Pazarkaya. Kendi çevirileri üzerinde yürüyor, Rilke’yi çevirirken Pazarkaya’yı mı öne çıkaracak yoksa Rilke’yi mi? Pazarkaya kendini geri çekebilecek mi, görünmemeyi başarır mı? “Çevirinin erdem sorunu” bu, Pazarkaya’ya göre Rilke ne olursa olsun Rilke olarak kalmalı. Kavramı uyduruyorum muhtemelen, “yorumlayıcı çeviri” esere ve yazara ihanet etmek demek. Elbette bir şiir kendi dilinde daha şiirdir, Pazarkaya pek çok düşünürün sözlerini aktararak bu fikri öne çıkarıyor ama ikinin bire yaklaşabileceğini, belki varabileceğini de dile getiriyor. Eserin gerçekliğini, gerçeklik niteliğini başka bir esere aktarmak mümkün, çevirmenler bu doğrultuda çevirmeliler. Cüret etmeliler ve yaratma zevkinin tadına varmalılar, aslın yarattığı etkinin benzerini yansıtmayı unutmadan. Bu konuda Melih Cevdet Anday’ın düşüncelerine yer verilmiş: “Bir yabancı ozanı ya da yazarı kendi dilinize aktaracaksınız, diyor Anday, ama bütün gücünüzle onun farklılığını ve özgünlüğünü yansıtmaya çalışacaksınız. Yabancıyı yerlileştirmeyeceksiniz. Böyle koyuyor ölçütü.” (s. 25) İlhan Berk’e göre çeviride “eda ve tavır” ortadan kaldırılmamalı, dil ve yapı sanatı başka bir dilde benzer etkiyi yaratacak ölçüde kurulursa başarılı bir çeviriden bahsedebiliriz. Öyleyse çevirmen kaynak dili ve ana dili çok iyi bilmenin yanında tavrı sezmeli, kaynak dile ait kültürü iyi bilmeli, yazarın ve eserin niyetini kestirmeli, biçemi çok iyi aktarmalı, estetik iletiyi bozmamalı, gerekirse kendi diline karşı zor kullanıp sözcük türetmeli, metnin “yabansılığını” kaybetmemeli, daha da önemlisi yaptığı işin tam karşılığını muhtemelen alamayacağını, yayınevleriyle uğraşmak zorunda kalabileceğini ve parasızlıkla boğuşabileceğini bilmeli.

Son bir alıntıyla bitiriyorum, Brecht’ten: “‘Şiirler başka bir dile çevrilirken, pek fazla şeyi birden çevirmek isteyince, en büyük zararı görürler. Belki ozanın düşüncelerini ve tavrını çevirmekle yetinmelidir.’” (s. 42)