Tsuci Hitonari – Beyaz Buddha

Japonya’dan hoş bir bildungsroman örneğidir. Ölümle başlar, silah yapımcısı Eguçi Minoru hastanede son nefesini vermeyi beklerken yaşamı boyunca maruz kaldığı déjà vu batağına gömülmüştür yine, çocukluk arkadaşlarından savaşta öldürdüğü Rus askerine kadar herkes ziyaretine gelir, son eserinin müsebbibi Beyaz Buddha da bütün endamıyla odada belirince gitme vaktinin geldiğini anlayan Minoru yaşama veda eder. Sülalesinin ismen tanırız, oğulları ve torunları yatağının kenarında ağlaşmaktadır. Âşık olduğu ilk kadını görürüz, söz verdiği üzere Minoru kendisini hiç unutmamıştır, birlikte uzaklaşırlar. Mazileri aşağı yukarı elli yıl öncesine dayanmaktadır, daha da öncesinde Japonlar Rusları bir güzel tepelemiştir ve dört çocuk kıçına torpil soktukları bir kurbağayı havaya uçurmuştur. Minoru, Tetsuzo, Hayato ve Kiyomi pek fazla insanın uğramadığı Ono’da büyümeye çalışırlarken acımasızlıklarını da gözler önüne sererler, aralarındaki en pervasız velet olan Hayato düşman mahalleden bir kızı kıstırıp üzerine işer örneğin, Minoru hariç diğerleri eğlenir. O kız sonradan Minoru’nun eşi olacak ama var buna. Yaşadıkları ada tarım ve balıkçılık temelli bir ekonomiyle çekip çevrilir, yoksul insanlar dünyadan yalıtılmış bir şekilde huzurla yaşarlar. Minoru’nun büyük dedesi adaya gelen ilk samuraylardandır, kılıç imalathanesi kurarak civardaki en iyi kılıçları üretip nam yapar, meslek babadan oğula geçer ve Minoru’ya kadar gelir. Abileri büyük şehre gidip ortadan kaybolduktan çok sonra bile Minoru baba dükkânını çekip çevirmeye çalışacaktır ama devir değişir, samuray aileleri kılıçlarını satacak kadar yoksullaşır. Başka uğraşlar bulur Minoru, babası Çociro’nun zamanında yavaş yavaş tamire gelmeye başlayan silahların yapısını öğrenir. Kendisiyle birlikte Japonya da değişmektedir, I. Dünya Savaşı’ndan sonra iyice güçlenerek Çin’i tartmaya başlar, yeni geliştirilen tüfeğin yardımıyla zaferden zafere koşarken bozulan silahların tamirinden gelen paralar da Minoru’nun ailesini ihya eder ama Minoru hayallerinde kendini mucit olarak görür, icatların peşinde koşmaya başlar. II. Dünya Savaşı sırasında geliştirdiği tüfeğin o güne kadar kullanılan tüfeklerden çok daha ölümcül olduğunu görünce hemen geçmişten görüntüler gelir ve öldürdüğü askeri hatırlar. Travmatik mevzu, I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’ya gönderilen binlerce askerden biridir Minoru, karın kıyametin ortasında bütün yaşama isteğini yitirecek gibi olsa da devriye gezerlerken vurulan arkadaşını gördükten sonra yaşama tekrar sarılır, karşısındaki askerin hata yapmasını beklerken saatler geçer, aslında o askerin de kendisi gibi olduğunu düşünüp bir aynayla savaştığını hayal eder. Bu bölüm detaylı, Minoru adamı vurduktan sonra yaklaşır ve ölümün anlamını doğrudan gözlemlemeye çalışır. Anlatı boyunca sık sık karşımıza çıkan bir takıntının ürünü, Minoru kendine sık sık ölüm ve yaşamla ilgili sorular sorar ve cevapları hiçbir zaman bulamaz, arkadaşlarına sorduğu zaman onların de hiçbir şey bilmediğini görür. Bence bu sorgulamalar karakteri zayıflatıyor, Minoru kaç yaşına gelirse gelsin sadece sorularla boğuşarak hiçbir çıkarımda bulunmuyor, ebleh biri de olmadığına göre neden bulunmuyor? Kurbağa patlatmış, vurduğu adamı süngüsüyle delik deşik etmiş, adamın acı dolu çığlığını duymuş, ağzından volkan gibi püsküren kanın yüzünü kapladığını görmüş, akrabalarının ve adalıların ölümüne şahit olmuş bir adam neden çocuklara has sorular sorup dursun ki kendine? Bilemedim, Beyaz Buddha’yla ilk kez gençliğinde karşılaştıktan sonra ömrünün sonlarına doğru bu ulu zatın bir heykelini dikmeye karar vermesi sorularla ilgili sonuçlara ulaşamamasının tesellisi belki, üstelik adada gömülü bütün insanların kemiklerini çıkarıp toz haline getirmesi ve malzeme olarak kullanması da cabası. Ölümlerden bir ilah türetmek, hoş. Yaşlı adam durmadan çalışır, heykeli tamamladıktan bir süre sonra zamanın geldiğini anlayarak ölmeye yatar.

Arkadaşlara bakalım, Kiyomi. Korkak bir çocuk, şamar oğlanı, yıllar geçip büyüdükçe alaylar azalsa da hâlâ kum torbası vazifesi görüyor. En önemli işle iştigal ediyor babası, krematoryumu çalıştırarak beden tamamen kül olup ruhun yolculuğunu tamamlamasını sağlayana dek fırının başında bekliyor. Yıllar sonra babasının işini devralan Kiyomi’yi Minoru’yla beraber yaşlanırken göreceğiz, Hayato savaş sırasında öldükten ve Tetsuzo yaşlanıp hayatını kaybettikten sonra göğe yükselen dumanların başında bekleyecekler. Minoru’nun boğulup ölen abisinin anısı kaybolmamışken büyük bir acı yaşar Minoru, oğlu da aynı abisi gibi boğulup ölür ve Kiyomi’yle birlikte dumanları seyrederler. İlk bölümde Kiyomi’nin de önceki gün öldüğünü söyler sülaleden birileri, ölümlerinin arasında bir gün vardır, o kadar yakınlar. Anlamlı ölümler bunlar, Minoru’nun asıl ilgisini çeken örüntü kuramadıkları. İlk aşkı Otova’nın ölümü örneğin. Bu kız adanın gözdesidir, herkes onunla evlenmek ister ama o gönül eğlendirmekten hoşlanır. Minoru bir gün savaştan dönen bir askerle yakalar ikisini, askerin üniformasını sessizce alıp yakarak gözünde çok büyüttüğü Japon askerini, ordusunu, zaferin büyüsünü insani seviyeye indirir hemen. Otova’nın sonradan söylediğine göre o asker üstlerinden sağlam sopa yemiş, Miboru’nun yaptığına karşılık çocuğu öper Otova, böylece kancayı takar. Evlenip adadan gittikten, üç yıl sonra sebebi belirsiz bir şekilde öldükten yıllar sonra, ölüm döşeğinde ortaya çıkıp sözünü hatırlatacaktır Miboru’ya, çocuk Otava’yı hiçbir zaman unutmayacağına dair söz vermiştir, tutmuştur sözünü de. Onurlu, dediğini yapan bir adamdır Miboru, icat ettiği bir alete dünya para yatırıp batınca borç istediklerinden yardım görmemesi önemli değildir, samuray gururunu yaşatmayı bilmiştir. Japonya’nın ahvali çıkar buradan, iyice klişeleşmiş olduğu söyleniyor bugün ama bu gelenekler insanlarda yaşamaya devam ediyor, onca restorasyon ve yenileşme hareketi geleneği ortadan kaldırmadı. Kılıçları kaldırdı ama mesela, işi gücü etkiledi, bütün bu değişimler adada pek fark edilmese de yeni Japonya kendini gösteriyor. Miboru özelinde bu iki kutup daha belirgin, adam geçmişe gidip eskiyi yaşadıktan sonra şimdisinde ülkesinin ihtiyaç duyacağını düşündüğü aletleri üretmeye çalışıyor, sıkı disiplini atölyesinden çıkmamasını sağlıyor, o dönem için ideal bir vatandaş yani Miboru. Çocuklarını da kendisi gibi yetiştirir, ürettiği zamazingoların satışından onları sorumlu tutar. Kızını evlendirdiği adamın yazar olmasından başta çekinir ama adamın aklı başında olduğunu görünce kızının mutluluğunun önemli olduğunu düşünür, arıza çıkarmaz. İyi bir eştir, Otova’yı unutamasa da Nue’yle ömrünü paylaşırken cömerttir, en zor zamanlarında birbirlerine destek olurlar. İdeal aile. Japon rüyası. Bir ara hayaletler peyda oluyor, muskalar büyüler, kayboluyorlar. Geçmişten görüntüleri, Buddha’yı ve hayaletleri bir kenara bırakınca anlatı Roy Jacobsen’ın ada anlatılarına benziyor bu. Doğayla iç içelik, gündelik uğraşlar, aile bağları dünyanın iki ucundan birleşiveriyorlar.

Tsuci Hitonari’den bahsedip bitireyim. Birçok sanat dalıyla uğraşıyor, müzisyenliğiyle meşhur olduktan sonra metinlerini yazmaya başlıyor, ürettiği metinlerin filmlerini çekiyor sonra. Kitapları yirmi dile çevrilmiş, on milyondan fazla satmış. Pek çok ödülü var, Japonya’nın en büyüğü Akutagava Ödülü misal. Bu metni büyükbabasının ilginç yaşamından esinlenerek yazmış, İmamura Yakuta gerçekten de silah yapımcısıymış, Ono’da yaşamış ve Beyaz Buddha heykelini yapmış. Büyükbabasının heykeli neden yaptığını merak etmiş Hitonari, hayal gücünü de katarak cevap niyetine bu metni yazmış. Türkçeye çevrilmiş başka metni yok sanıyorum, olsaydı okumak isterdim. Bunu istedim ve okudum mesela, aynı şeyler olabilir. Kimse şaşırmasın, hayat çok çılgın bir şey.