Tatyana Tolstaya – Öte Dünyalar

Denemeye yanlayan öyküler, en sevdiğim. Bazıları otobiyografik, yanağından makas aldığım. Öykü gibi öyküler de var, üçüncü çeşit. Bir kitaptaki öykülerin aynı sesi taşıması gerektiği söylenir, katılmıyorum, çeşitlilik çok güzel bir şey. Üslup, anlatı, konu konsepti şart değil, öykü öyküdür, çeşit çeşit öykü vardır, bunlar aynı yazarın elinden çıkabilir ve aynı kitapta toplanabilir, sorun yok. Tolstaya’nın öyküleri böyle, Kafka’nın dünyasını andıran öykülerin yanında tarihten devşirileni de var, rengârenk bir ortam. Kapağı açıyorsun, kitap gökkuşağı, iyi bir şeyler okuduğunu hissediyorsun. Tolstaya okursanız edebi ve şahsi anlamda iyi bir şey yapmış olursunuz, çünkü neden yapmayasınız. Çok kitap ve az zaman var, seçici olmalıyız. Yüz Kitap ne bastıysa okuyorum ben, herkeslere de Yüz Kitap ne bastıysa okumayı tavsiye ediyorum. Reklam meklam, iyi işi ve edebiyatı övmek boyun borcu.

Kitaba adını veren öykü, “Öte Dünyalar”. Diyalogla başlıyor, anlatıcının yaşamındaki dönüm noktalarından biri hakkında konuşuluyor, mülk Dave ve Barbara’dan Tatyana’ya geçti. Asık suratlı çift boşanıyor, parayı bölüşüp hayatlarına devam edecekler, Tatyana kırsalın tam kalbindeki yıkıntıyı yola getirmeye çalışacak. Etrafı sel bassa da ev tepede, David suların kaldırdığı yatakta uyanmayacağını temin ediyor Tatyana’ya, iyi. Barbara sessizce ağlıyor, David satıştan ötürü memnun, sıkıntılı durum hemen geçip gidiyor ve Tatyana’nın hayatından çıkıp gidiyorlar, eşi ve çocuklarıyla birlikte hoş geliyor kadın. “Her şeyin atomlarına ayrıldığı, yerin ayağımızın altından kaydığı, kimlerin nelere sahip olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ama benim kesinlikle hiçbir şeye sahip olmadığım Rusya’dan gelmiştim.” (s. 113) Her şey belirgin, kanunlarla sabit, Amerika özgürlükler ve kanunlar ülkesi. Eve yeni bir bölüm yaptırılacağı zaman canı çıkıyor Tatyana’nın, prosedürleri yerine getirebilmek için bir dünya belge, denetleyiciler, en sonunda huzur. Her şey kitabına göre olacak, olmazsa ve biri şikayet ederse ceza ödemek zorunda, hele kiracının başına bir iş gelirse iyice yandı. Çalıştığı okula daha yakın bir yerde ev tutup satın aldığını kiraya vermeye kalkınca başına gelmeyen kalmıyor, kanun gereği harcamaması gereken kirayı hesapta tutmayıp yiyor, kiracı da yasal süre sonuçlanmadan evden çıktığı için parasını geri isteyince felaket. Avukatlar, mahkemeler, kiracının evi yıkıp dökmesi yanına kâr kalıyor. Slav tamirciler işleri yavaşlatıyorlar, Tatyana’nın ablası şeytan taklidi yapınca arazi oluyorlar, Rusların batıl inançları çok kuvvetli. Duyguları da, Tatyana üniversitede kendisi gibi ders veren bir adama âşık oluyor ve bir araya gelememelerinin acısını çekiyor. Yaratıcı yazarlık dersinden de bahsetmeli, şüphesiz ki öğrencileriyle kurduğu diyaloglarda yazıp çizmeye dair ne hikmetler, ne ibretler var. Öğrenciler fazladan kredi almak için seçtikleri dersleri sallamıyorlar genelde, Tatyana düşük not verdiğinde öğrenciler Tatyana’ya düşük not veriyorlar bu kez, iki dönem de düşük not gelirse şutlanacağını bilen Tatyana bu kez yüksek notlar veriyor, o da bırakıyor işin ucunu. İki üç parlak öğrencinin arasından biriyle öykü üzerine kurduğu ilişki hoş. Genç adamın aklı çorbaya dönmüş, öyküsünde hemen her şey olabilir, atmosfer müthiş. Onu şuraya, şunu buraya bağlıyorlar, bir yer açık kalırsa hemen kapamaya yönelik taktikler, aralarındaki diyaloglar öykünün başını sonunu belirliyor. Öykü çoktan tamamlandı, sadece yazılmadı, adam alabileceği en güzel dersi alıyor böylece. Düşününce, eh, kafada gerçekten bir son ve başlangıç var, arayı inşa etmek gerekiyor bir. Sevim Burak ilk tümceyi devirmeden yazdığını söylemiş ne yazdıysa, ilk sözcükler geldikten sonra atmosfer son harfin ötesine geçerek öykünün son harfine varıyor da kendisine yetişecek diğer sözcükleri bekliyor, tamamlanma arzusu. Sözcüklerin henüz yetişemeyeceğini sezdiğimce başlamıyorum öyküye, o taşkınlığı hissetmedikçe olmuyor bende, Burak’ı ve Tatyana’yı anladım. Aldatma, ensest gibi konuların yer aldığı öykülerin beğenilmediğinden de bahsediliyor, bu da ilginç. Küfür, cinsellik itici, okur karşılaşmak istemiyor bunlarla, sakınıyor. Başka bir dünya istiyor sanırım, her gün şahit olduklarından veya yaptıklarından uzaklaşmak istiyor belki, gerçekten ne kadar kaçabilecekse.

“Pencere”yi en iyi ikinci öykü olabilir, Şulgin’in bir şeyler aldıkça başka yerden verdiğini keşfettiği enfes öykü. Arkadaşının evindeki eşyaların arttığını, hatta evinin mantıksızca genişlediğini gören Şulgin arkadaşının öğüdünü dinler, devlet dairelerinden birindeki pencereye giderek erketeye yatar. Ne zaman verilecek eşya söylenirse “Alıyorum!” diye bağırır, ne verilirse eve götürür. Kahve makinesi, televizyon, bot, çivi, rastgele. İhtiyaç duymadığı eşyaları satsa da bir süre sonra sinirleri bozulur, istediklerine sahip olmak uzun zaman alınca pencereye bağırıp çağırırken bulur kendini. Üstelik ailesinden, yaşamından bir şeyleri yitirdiğini fark eder, devlet ölçüsüzce verirken bir yandan da alır, manası çok derin bir öykü. Evet. “Kare”yi Maleviç sevgimden ötürü anlatacağım, ressamın açtığı kapıyı şahane anlatmış Tolstaya. “Bir anda, basit bir fırça darbesiyle, eski sanat ile yeni sanat arasına, insan ile gölgesi arasına, gül ile tabut arasına, hayat ile ölüm arasına, Tanrı ile Şeytan arasına sonsuza dek geçilemez bir sınır çizdi. Kendi ifadesiyle her şeyi ‘forum sıfır hali’ne dönüştürdü. Sıfır her nedense kare formundaydı ve bu basit kelif, var olduğu günden beri sanatın başına gelmiş en korkutucu şeylerden biriydi.” (s. 181) Tolstoy’un anılarında yer verdiği bir epifani ânıyla Maleviç’in eserini yan yana getirir Tolstaya, iki sanatçı da karenin ıstırabını hissetmiştir, parçalara ayrılıp tekrar birleşen şeklin ortaya çıkardığı itki birinde sözcüklere, diğerinde resme dönüşmüştür, Tolstoy’un karesi kırmızı ve beyazken Maleviç’inki siyah ve beyazdır, tek fark bu. Anna Karenina‘yi ve diğer büyük eserlerini henüz yazmamıştır Tolstoy, yazacaklarında karenin etkisi var mıdır? Tolstaya tekrar Maleviç’e dönerek sanatın ölümünü, kabiliyetsizlerin yüzeyselliği yaymaya çalışmasını anlatır, Rusya’da bir kurum için uzman olarak çalıştığı dönemden ibretlik kayırmaca örneklerini anlatarak noktayı koyar. “Olmasaydı” aynı tarifeden bir öykü, İtalya’nın olmadığını farz ediyoruz. Sibel K. Türker bir öyküsünde Ankara’nın ortasındaki denizden bahsederek denizi kuşatmış kenti yavaş yavaş ortaya çıkarıyordu, bu öyküde tam tersi. Latin harfleri olmazdı mesela, uygarlık Yunan harfleriyle kurulurdu. Doğru olmayabilir, İskender’in fetihleri Pers kültürünü yine engellerdi ama Roma’nın yokluğunda kuzeyden ve doğudan gelen pek çok topluluk hiçbir engelle karşılaşmadan Avrupa’yı darmadağın edince Yunan harfleri de kullanılmayabilirdi. Başka: “Rönesans’a ölüm. Giotto, Michelangelo, Rafaello, hadi kış kış. Resim sanatını unutun, bir rüyaydı farz edin. Opera yok olsun, hatta bütün şarkılar da; kulak zarınızı delin gitsin. Dökün bütün şarapları, ev yapımı biralarınızı içeceksiniz bundan sonra.” (s. 203) Şarap Roma’nın millî meşrubatı gibi bir şey, barbarların bira içtiği düşünülürmüş gerçekten. Şarkılar yine olurdu, opera benzeri bir şey de olurdu sanıyorum, gecikirdi tabii. Bütün yolların hiçliğe çıkacağını söyleyerek bitiriyor Tatyana, on numara son.

“Kılıçlı Yudit”i üç anlatı düzeyinden ötürü ele almak istedim. Anlatıcı 80’lerin sonunda bir gazeteyle söyleşi yaptığını söylüyor başta, imkânı olsa 20. yüzyıl Rusya’sını her yıla bir mektup düşecek şekilde anlatırmış. Baskıdan, korkudan ötürü gerçekleri yazamayan insanların mektupları yeryüzündeki cenneti anlatacağı için mümkün değil tabii, sahte geçmiş. Neyse, bir okuru gazetede söylediklerini okuduktan sonra anlatıcıya birkaç mektup yolluyor, öykünün geri kalanında bu mektuplardan birini dinliyoruz. Mermer bir heykele âşık olan adamla ilgili, ailesinin dağılması pahasına heykeli elinde tutmaya çalışan adamın aşkının gücü kısaca. Rusya’nın geçmişinde yer alırdı bu, Barnes 10½ Bölümde Dünya Tarihi nam metninde aşkın dünyayı nasıl biçimleyebileceğini veya eksik bırakabileceğini gösteriyor, iki metin arasında doğrudan ilişki kurabiliriz.

Çok iyi, Tolstaya’nın Türkçeye çevrilen iki metnini de tavsiye ederim.