Semra Aktunç – Yalos

Aktunç’un öyküleri öyle alengirli değil, oyunu oynağı yok, sözcükler kalıplarında, hikâyeler köşeli, finaller tipik, başlangıçlar alışıldık, daha gider. Gitmeyen, öyküleri çekici kılan iki etken var, ilki Aktunç’un yakaladığı duyarlılıklar, incelikler, yaşamın küçük parıltıları. İkincisi anıyla öykü arasındaki çizginin yer yer silinmesi, bazen varlığını unutturması hatta, yazarın diğer öykülerinde de benzer bir anlatım tavrı yer alıyor ve gizlenmiyor bu, bir öyküde birlikte gezintiye çıkılan hayali arkadaş Tomris’in aslında Tomris Uyar olduğunu zaten anlıyoruz da doğrudan Salâh Birsel’in mezarının ziyaret edildiği öykü anı olarak da okunabilir. Karşımıza Demir çıkar o öyküde, Füsun çıkar, dostlar geçidinde yazarları rahatlıkla seçebiliriz. Gerisi çocukluktur, gençliktir, artık var olmayan coğrafyalar, şehirler, mahalleler, evlerdir, geçmişin kaybolmaması için tutulan kayıtlardır da Aktunç’un öykü görgüsünden gelen ehilliği çeviriveriyor anıyı öyküye. Öyküyü anıya. Anıyı yazıya. Neyse artık. “Kabotaj Bayramı” ve devamındaki öyküler biraz daha farklı bir meşrepten, karakterlerin kesiştiği mekanlarda geçen anlatılar diyebiliriz bunlara. Nedir, herkes herkesle dostmuş gibidir de herkesin sesi neden herkesin sesine benzer, yetmiş beş yaşında bir kadınla üç beş yaşında bir çocuk aynı biçimde mi konuşur, anlatır, orası eleştirilmeli. Bu öyküde Kabotaj Bayramı’nda doğan yaşlı kadın anlatıcıdır, iki bayram birlikte kutlanırken yıllar içinde unutulan Kabotaj Bayramı’nın yası üzerinden yaşlılık, yalnızlık gibi meselelere değinilir, diğer yanda yoksulluk torunu Gönül’le yaşlı kadının kemerlerini sıktıkça sıkar, oturduğu yerden para kazanma fikri yaşlı kadının aklına başta yatmasa da insan içine çıkmak, güneşi yüzünde hissetmek ve elindeki kupayı gelene geçene tutup gülümsemek makuldür, kupada “I love sex on the beach” yazması matraklığı da çıkarır ortaya. Kıyak öyküdür yani, dilencilik üzücüdür ama kara bir leke gibi yayılmaz öyküye, anlatıcının önünden geçerken kupadaki yazıyı okuyunca kıkır kıkır gülen çocuklara Kabotaj Bayramı’nı sormayı düşünür, o sıra ikindi vaktidir, caddeye can veren poyraz esintisi başlamıştır, kısacası Aktunç’un odağı yaşamın akışıdır. Karakterlerin derinlikleri şöyle bir aydınlatılır, gündeliğin olağanlığıdır kalanı. “Erenköy’de Yaz” ikinci halka, bu öyküdeki Tomris ne kadar o Tomris belli değil, Kadıköy’de oturmuşluğu varsa belki. Anlatıcı Leyla’yla buluşacaklar, uzun zamandan sonra piyasa. Cadde güzel, Leyla övüyor, dilencisi bile temiz giyimli, gelene geçen gülümseyen yaşlı kadın. Tekrar gördüğünde para vermeyi düşünüyor da aklına o günün Kabotaj Bayramı olduğu geliyor, böyle ince ipliklerle bağlı öyküler birbirine. “Biz”de iki yaşlı hanımı izleyen anlatıcı Tülay’la kendisine benzetiyor onları da yaşlanmış halleri var karşısında, kıyas başlıyor. Çantalar, saçlar, rejim yemekleri, birileri kilo vermeli ki diğerleri alabilsin, zenginlik ve açlık. Sıkılıyor anlatıcı, Tülay’a çıkışarak çağın gerisinde kaldığını, lahana çorbasıyla yağsız makarnanın tarih olduğunu söylüyor, içini rahatlatıyor. Hızlı final, tipik öykü. Ardından gelen üç kısa öykü daha yoğun, bindiği otobüste camdan dışarı bakan anlatıcı gördüğü kadını hatırlıyor, sıfırcı coğrafya hocası Mümtaze. Hocasının yere düşmesinden keyif almıyor, o kadar korkuyor ki hoca gözden kaybolana kadar oturmuyor boş bir yere. Sait Faik’in anıştırıldığı bir diğer kısa öyküde kayıp kuşlar, ada vapurları ve denizin betimlemeleri yer alıyor. Aktunç’un birçok öyküsünde Sait Faik’e duyulan sevgi görülür, ustalara saygı kuşağı gibidir bu öyküler, özellikle de bizim adalarda geçen pek çok hikâye bir şekilde Sait Faik’in dünyasına bağlanır veya o dünyadan parçalar taşır. Eski bir cenaze arabası mesela, otların arasında kaybolmuştur da kimleri taşıdığı çoktan unutulmuştur, tam Sait Faik’in duyarlılığının kurgusal yansımasına yakın bir duygulanmadır bu.

Nostaljiye vardık, “Dayakçı’ya Mektup” anlatıcının üniversite günlerinden bir karakteri hatırlamasıdır. “Geçenlerde oturduk da Ağaçaltı’nda bin çeşit anıyla yıkanıp arındık zamanın çapağından, çöpünden.” (s. 21) Aktunç mekanları sıralar ki hatıra haritası bellekte kaldığı biçimiyle temel olsun yaşananlara, üniversite öğrencilerinin uğraşlarını sıralar ki yaşananlar haritanın üzerindeki buğularından kurtulsun. Kapalıçarşı, Cağaloğlu, Nuruosmaniye, aşk-meşk, müzik, sinema, liste uzadıkça gençlerin cıvıl cıvıl dünyaları açığa çıkar, kırılacak derslerden ötürü vicdan azabı duymadıklarını görürüz çünkü derslerde öğrenemeyecekleri şeyleri öğrenirler birbirlerinden. Dayakçı’nın lokantası, restoranı belki, ne belli kafesi olmadığı, anlatıcının arkadaş grubu için toplanma alanıdır, burada aşklar büyür, Dayakçı üç kuruş paraya yemekler yedirdiği çocukları bağrına basar. Onun sevisi mesafedir, bazen azardır ama gerçektir, anlatıcı yıllar sonra Dayakçı’yı hatırladığında son görüşmelerini de hatırlar. O haziran günü son günmüş meğer, anlatıcının yolu bir daha oralara düşmemiş. Yok mu böyle yerler, benim Uçarı’m var bir tane. Onurhan’la çay içtik orada geçen, tabii on altı yıldan sonra bambaşka bir yer artık, İhsan Abi yok, Cengiz bilmem nerede artık. Okuldan çık, otobüse bin, doğruca Kadıköy. Uğur Dershanesi aşağıda, Sanatkârlar Sokağı’nın başından yürü. Etüde biraz var, herkes dershanelere dağılmadan patsodur, kahvedir. “Küçük bey ne ister?” desin İhsan Abi, kahveleri getirsin, sigaralar yansın. Birkaç ev değiştirdim de ev bile olmayan o evi özledim bir, o sokaktan geçerken dönüp dönüp bakarım. Bunlarla bir şey yapmalı işte, bu yitirişin bilgisi bir şeye dönüşmeli yoksa altında kalacağım. Yazmak bundan. Evet, “Aylandıza Anlattım” bir ağaca anlatılandır da o ağacın anlatacağı daha fazla şey vardır aslında, bir akıl hastanesinin aylandızı olduğu için. Anlatıcının izlenimlerini, sağalmasını istediklerinin davranışlarını görürüz, umut yoktur. Babasının sürekli azarladığı alkolik bir genç kallavi bir küfür savurduktan sonra adamı şaşkınlık içinde bırakıp kalkar gider. “İki adam, yaşları elliye yakın, okey oynuyorlar; birinin kolunda serum var, astırmış ağacın dalına serum şişesini, tek eliyle sigarasını da içiyor, taşlarını da diziyor. Kimse şaşmıyor buna.” (s. 27) Bu neviden manzaraları Fatih Altınöz’ün metinlerinde görebilirsiniz, tesiri muazzamdır. Altınöz mevzunun tam kalbinden yazar üstelik, Aktunç’un aktardığı hayreti bütün profesyonelliğine rağmen yitirmemiştir.

“Sade Kahve” vasat açıkçası, öylesine öykü. Cem ve Nur iki yıl boyunca aynı vapura binerler, denk gelirler de tanışırlar ve okul biter bitmez evlenirler. Cem’in babaannesi küçük evini çifte bırakıp üst kata taşınır, elinden geldiğince yardımcı olur onlara. Çocukları olur, Cem ansızın evden uzaklaşır ve bir süre sonra ABD’ye göçer, habersiz. Babaannenin gözleri yaşlıdır, Nur’la çocuğunun her zaman yanında olacağını söyler. Yıllar geçer, çocuk büyüyüp hukuk fakültesine girer, Nur da işinde gücünde bir kadındır artık, acısını ve öfkesini söndüremese de küllendirmiştir artık. Ne ki bir gün Cem çıkıp gelir, Nur odaya büyük bir hınçla girdiğinde Cem’le çocuğunu muhabbet ederken bulur. Çocuğa duyduğu öfke hemen diner, Cem’e özlemi dirilir ve gençliklerinde olduğu gibi kahveyi sade içip içmediğini sorar Cem’e. Carys Davies’in Tutku‘sunda mıydı, bir öyküde genç adam ve kadın sevgili olurlar, kadın sırlara karışır, onlarca yıl sonra ortaya çıktığında yaşlı, çok yaşlı adam kadını görür, “Sevgilim,” diyerek kadına doğru yürür. Bu kadar aleni değildir Nur’un kabulü de benzer bir hal var. Aşk ölmüyor, biçim değiştiriyor da hafızası kuvvetliyse tekrar eskiye dönebiliyor.

Hoş öyküler, Aktunçlardan Semra’yı da okuyunuz.