Mark Haddon – Süper İyi Günler

Mark Haddon, Oxford’da İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduktan sonra zihinsel ve bedensel engelli insanlarla çalışmalar yapmış, Christopher Boone’un yaratımındaki başarısını elbet deneyimlerine bağlamalıyız ama çok daha fazlası var, otizmin sebep olduğu dağınık dünyayı kurmacada çok gerçekçi bir şekilde canlandırmış. Olay akışının sürdüğü bölümlerde Boone’un düşüncelerinin, davranışlarının yansıttığı gündelik yaşamın yanında her iki bölümden biri ana anlatı çizgisinin dışında, çocuğun dünyayı algılama biçimleriyle ilgili detaylar içeriyor. Sherlock Holmes’ün anlatıldığı bölümler bir yana, ölümle ve yaşamla ilgili görüşler de son derece ilginç. Sırayla yer vereyim, önce başlangıç. Gece yarısını yedi dakika geçe başlıyoruz, Boone için geçen süre önemli olduğundan hemen her olayı kolundaki saate bakarak zamana raptiyeliyor adeta. Camdan dışarı baktığında Bayan Shears’ın evinin önündeki çimlerde yatan ölü köpeği görüyor. Bahçe tırmığı saplanmış, incelemek için dışarı çıkıyor ve ilk bölüm sona eriyor, ikinci bölümde kendini tanıtıyor Boone, dünyadaki bütün ülkeleri, ülkelerin başkentlerini ve 7.507’ye kadar bütün asal sayıları bildiğini söylüyor, bir de insanların yüzlerinin çok çabuk değiştiği için ne düşündüklerini tam olarak anlayamadığını. Siobhan’la da tanışıyoruz, Boone’un gittiği okuldaki öğretmen. İşi ve vakit geçirdiği çocukların durumu gereği son derece sabırlı, dünyayı Boone’a açıklamaya çalışan bir öğretmen. Güldüğü zaman ters bir tepki veriyor Boone, hemen özür dilemezse çocuk yere yatıp kriz geçene kadar çığlık atabilir. Yere çömelip kulaklarını tıkar veya. Etrafındaki eşyaları kırabilir, tepkilerinin bir sınırı yok. Bu yüzden ölü köpeği incelediği sırada yanına gelen Bayan Shears’ın hakaretlerini duymamak için yere çömeliyor, polis gelene kadar bekliyor. Bir sonraki bölümde bir cinayet romanı okuduğumuzu söylüyor, olan biten her şeyi yazıp meseleyi çözecek. Başka bir kurgu güzelliği, Boone okuduğumuz metni yazarken gerçekleşmiş olayların yanında yazım sırasında yaşananları da aktarıyor ara ara, gerçi daha çok geçmişe odaklıyız. Okuduğumuz her şey gerçek, dürüstlükle ilgili takıntısından ötürü Boone hiçbir şey uyduramıyor, deneyimlediği dünyanın ötesinde soyut düşüncesi bir yere varamıyor, kısır. Mecazlardan da hiçbir şey anlamıyor, birkaç farklı anlam taşıyabilecek sözcüklerle veya cümlelerle karşılaşınca ilk anlam dışında hiçbir şey anlamıyor. Bunun yanında hiper gerçekçi, yanına gelen polislerin kıyafetlerinin üzerindeki en küçük kırışıklıkları bile fark ediyor hemen, böyle pek çok detaya yer veriyor romanında. Polisleri seviyor aslında ama gelen ikisinden biri kendisine dokununca karşılık olarak vuruyor, dokunulmaktan hoşlanmıyor çünkü. Karakola götürüyorlar çocuğu, cebindekileri boşaltıyorlar. Tahta bir yapbozun resmi yer alıyor eşyaları sayıp dökerken, muhteşem bir çizim. Çizim diyeceğim, zira romanın tamamını ona aitmiş gibi düşünmek kurguya daha sağlam bir gerçekçilik katıyor. Örneğin elliye yakın karenin olduğu bir resim var, Boone’un kusursuz bir simetriyle çizdiğini düşünmek hoşuma gitti. Çok özel bir çocuk Boone, Rain Man‘deki otistik adamın çocukluğu olarak düşünebilirsiniz. Polisler içinse mukavemette bulunan bir çocuk, karakolda tutulmalı bir süre, babası gelene kadar. Görece yumuşak bir adam baba, tamirat işleriyle geçiniyor, en önemlisi Boone’u seviyor. Annesi de seviyormuş ama kalp krizi geçirmiş bir gün, hastanede hayatını kaybetmiş. Babasının söylediği bu, ikisi yalnız yaşıyorlar. Baba karakola gelip Boone’u alınca soruşturma başlatmayı kafaya koyuyor Boone, katili bulacak. Holmes’ün izinden gidiyor, bir plan yapıp komşuların kapılarını teker teker çalıyor ve köpeğin öldürüldüğünü görüp görmediklerini soruyor ama yaşlı bir komşu dışında kimse yanaşmıyor konuşmaya, dedektifliğin bu kısmı sekteye uğruyor, üstelik babası çıkışıyor ve kimseyi rahatsız etmemesini, polisliğin lüzumu olmadığını söylüyor. Bu noktada biraz işkilleniyoruz, lüzumsuz sertlik. Boone işini sürdürünce baba iyice kızıyor ve defterini elinden çekip alıyor, saklıyor. Boone defteri arıyor, bulduğu yerde birkaç mektuba rastlıyor, mektupların kendisine geldiğini anlasa da kimin yolladığını anlamıyor çünkü mektup almamış o güne kadar, annesi de ölü.

Değilmiş meğer, Bayan Shears’ın eşiyle birlikte Londra’ya taşınmış ve yeni bir hayat kurmuş orada. Baba her ne kadar sabırlı olsa da annenin sabrı tükenmiş, market alışverişi sırasında her şeyi kırıp yerlere yatan, türlü zorluklar çıkaran çocuğuyla birlikte yaşamaktan pes etmiş, eşinin bütün anlayışına rağmen kavga etmeye başlamışlar, o sırada Bay Shears’la kurduğu yakın arkadaşlık aşka dönüşmüş ve basıp gitmiş. Telefon ederek anlatmış durumu, baba da sinirlenince annenin öldüğünü söylemiş Boone’a. Dünya allak bullak, Boone gerçeği anlayınca babasının yalan söylemesini kaldıramayarak gitmek istiyor çünkü baba gerçekliği çarpıttı, üstelik çıkan kavgada Boone’a vurdu, tehlikeli biri artık. Bayan Shears’ın köpeğini de o öldürmüş üstelik, ikisinin eşleri kaçınca birbirlerinde teselli bulmuşlar bir süre, sonra birlikte yaşama isteğine karşı çıkmış kadın, köpek yüzünden bir mesele olmuş ama ne olduğunu tam olarak anlatmıyor baba, sinirlenerek köpeği öldürdüğünü söylüyor bir tek. Anlatıda birkaç nokta zayıf, ilki bu, bir diğeri de Boone’un Londra’da annesini bulduktan sonrası. Tek başına trene binmesi, polislerden kaçması ve metropolde yolunu bulmaya çalışması müthiş bir serüven, dünyası tamamen detaydan oluşan bir çocuğun milyonlarca uyaranın arasında yaşadıklarına cehennem azabı demek belki fazla gelir ama eziyet çektiği kesin. Nihayetinde evi buluyor, annesi ve Bay Shears’la birlikte kalıyor bir gece, babası evi basana kadar rahat rahat uyuyor. Küfürler, itişmeler, çocuğu yanında götüremiyor baba, gidiyor. Anne için çok zor bir durum, oğluyla eşinin çok iyi anlaştığını düşünüp işleri kolaylaştırmak için gittiğini söylese de çocuk için geçerli bir bahane bu, aslında sıfırdan bir hayata başlamak istiyor. Her şeyden kaçıyor, sonra bir bakıyor ki kaçtığı her şey peşinden gelmiş, karşısında. Bay Shears’la arası bozuluyor, adam kadının eşyalarını kapının önüne atıp bir daha görüşmeyeceklerini söylüyor. Çok ani gerçekleşen, biraz mesnetsiz bir davranış ama adam iki günde yaşadıklarından ötürü kayışı koparmış olabilir, kaosla uğraşmak istemediği için kesin olarak ayrılmayı düşünmesi mümkün ama geride iki evlilik kalmış, bedel ödeyerek ayrılmışlar kasabadan, çok kolay ve çabuk bir son açıkçası. Anlatının sonu da çabucak, açık bir şekilde geliyor, Boone ileri matematik sınavına girip başarılı oluyor ve eğitim almak istediği dalda uzmanlaşmaya çalışıyor, Londra’da üniversite okumak en büyük hayali. Sayısal zekası canavar gibi, müthiş bir teorik matematikçi veya fizikçi olur ondan.

Aralardaki birkaç bölüme değinip bitireyim, Boone’un dünyası otistik çocukları muazzam bir şekilde örnekliyor. Mesela bilgisayarın başına oturduğu zaman 305 defa mayın tarlası oynayabiliyor, rekor bir sürede de oyunu tamamlayabiliyor ama bunlar klasik yetenekler, yere dökülen kibrit tanelerini hatasız bir şekilde sayabilmek gibi. Bir bölümde sarıyı ve kahverengiyi neden sevmediğini anlatıyor çocuk, hoşuna gitmeyen insanların bu renkle ilişkilerinden yiyeceklerin tadına kadar pek çok maddeyi arka arkaya sıralıyor, nesnelerle ilişkiler iç içe geçmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Gittiği yerlerin haritasını o anda çıkarabiliyor, bir yerden bir kere geçmesi yeterli. Hayvanat bahçesinin detaylı haritası şahane bir örnek, alanın ortasındaki küçük, boş adalar bile yer alıyor resimde. Ölümle ilgili bölüm en etkileyicisi ama o da okurun elinden öpsün, benden bu kadar. On numara bir roman, çok başarılı.