Leo Perutz – Kıyamet Günü Ustası

Hans-Harald Müller’in sonda değindiği bir iki şey: Adorno’nun “Estetik Teori”si üzerinden günümüzün sembol teorilerine giren “borazan kızılı” Perutz’un icadıdır, Perutz bu rengi Mahşer Günü kıyam hard bop makamında ezgiler döktürecek ünlü çalgının gökyüzündeki eşi olarak betimlemiş, olmayan bir renk nasıl betimlenirse, bu renk uyduğu konuyu nasıl biçimlerse öyle anlatmış ve korkuyu açığa çıkarmıştır, krallık yeryüzüne inmeden insan ne halt ettiğini düşünmek için gökyüzüne bakacaktır. Anlatının gerçeklik katmanlarını, anlatıdaki gerçeğin bilinmezliğini düşünürsek bu renk Baron von Yosch’un nevrotik kişiliğinin bir parçası veya şahit olduğunu iddia ettiği olağanüstü olayların bir görüngüsüdür, farklı katmanlarda farklı anlama gelir. Baron’un geride bıraktığı elyazmasında okuru kabul edilebilir gerçekliğe, Genette’in deyişiyle “inanç icazeti”ne bağlayabilecek etkenlerden biridir bu, çözülecek büyük bulmacanın bir parçasıdır ama bu çemberin dışında daha genişi vardır: Baron’un yazdığı metni değerlendiren, metinde anlatılan olayları normale tıkıştıran bir yayıncı notu. Daha fazla ilerlemeden hikâyeyi kısaca anlatmalı, Baron bir süvari yüzbaşısıdır, ziyaretine gelen Doktor Gorski’nin davetiyle ünlü tiyatro oyuncusu Eugen Bischoff’un evine oda müziği orkestrasında yer almak için gider. Dina ve Felix zaten oradadır, hikâyede önemli bir rol üstlenecek Solgrub da geldiğinde kadro tamamlanır. Perutz her iyi gizem anlatısında görebileceğimiz tekniklere başvurarak bazı bilgi parçalarını ilerleyen bölümlerde ortaya çıkarır veya hiç çıkarmaz, örneğin daha başlarda Baron’la Dina arasında bir şeyler yaşandığını sezeriz de büyük aşk yaşadıklarını, Dina’nın Baron’u beklemeyip Eugen’le evlendiğini çok sonra öğreniriz. Bazı bilgiler de anlatılan zamanda anlam kazanır, Gorski’nin davet için geldiği sırada Baron’un okuduğu haber bir bankanın batışıyla ilgilidir, Eugen’in bütün malvarlığını yatırdığı banka cortlamıştır, Baron’un Dina’yla ilgili kaygısı su yüzüne çıkar da Eugen’in evinde banka faciasının dışındaki bir iki şeye de kasten mi değinir Baron, boşboğazlık mı yapar, Eugen’i insanların gözünde batırmaya mı çalışır, bilmemiz mümkün değil çünkü Baron’a pek de güvenilemeyeceği ortaya çıkmıştır açıkçası. Hiç anlatmaz, pek az anlatır veya sembol perdesine bürür de öyle ortaya çıkarır Baron, çaldığı iki eserin uyandırdığı duygular anlatacağı hikâyenin kodlarını içermektedir mesela, piposu hikâyede çok önemli birkaç ifşaya neden olacaktır. Eksiltmeli anlatım yüzünden bazı detayları kaçırmak mümkün, yine de metnin başında her şeyi olduğu gibi yazdığını söyleyen Baron belki farkında değildir de gerçeklik algısı yalpalar sürekli, en azından eksik anlatımı -bence- okuru diken üstünde tutmaya yeter, tutmalıdır. Baron bütün olanların beş gün içinde gerçekleştiğini belirtir başta, 26 Eylül’den 30 Eylül’e dek bir hayal aleminde yaşamış gibidir, 1909’un bol spiritüalizmli ortamından nemalanıp da kurar anlatısını. İşte, orkestra çalar, sonra Eugen tanıdığı bir subayın başına gelen çok acayip bir hikâyeyi anlatır ve kendi geleceğindeki gizemleri de aydınlatmış olur azıcık. Nedir, yetenekli bir sanatçı İtalyanca öğrenmek için bir mekana gider, bir süre sonra çok şüpheli şartlar altında intihar eder. Gizemi çözmeye çalışan abi hemen işe koyulur, kardeşinin yaşamını birebir yaşamaya başlar. Aynı davranış örüntüleri, aynı İtalyanca öğrenimi, sonra o da aynı şekilde ölür, mevzu Eugen’in dikkatini çekmiştir. Anlatıcı Baron dahil herkesin ilgisini çeken hikâye bir müddet sonra gerçeğe dönüşür, odasına çıkan Eugen iki el ateş eder, biri beynine. Baron o sıra evde değildir, bahçede yürüyüş yaparken tuhaf sanrılara kapılmış, başını hatırlayamadığı bir biçimde yaralamıştır. Tabii Felix hemen şüphelenir, Eugen’in yıkılmaması için facia haberlerini gizlemişlerdir ama Baron usuldan bozmaya çalışmaktadır mevzuyu, Eugen’i mahvetmek istemektedir, o halde Eugen intihar etmemiştir de Baron öldürmüştür, olabilir. Felix bu kanıdadır, kararı kesindir ama yakın arkadaşı Solgrub’un fikrince Baron suçsuzdur, başka bir iş vardır işin içinde. Hikâye bu noktadan sonra polisiyeye yanlar, intihar sonucu ölmeden önce kurbanlar bir Kıyamet Habercisi’nden bahsettikleri için paranormal hadiselerin peşine düşer Solgrub, yanına Doktor Gorski’yi de alıp Holmes-Watson ikilisi haline gelirler. O sıra Baron da kendi araştırmasını sürdürmektedir, Eugen’in gittiği eczaneye, eczanede çalışan tanıdık bir kıza, kızın gittiği bir tefeciye ulaşır, Gorski’nin elde ettiği ipuçları da aynı yere çıkınca karşılaşırlar ve tefecinin dediğine göre bütün kurbanların gözden geçirdiği bir yazmayı incelemeye başlarlar. Bu da ayrı bir katman, metin içinde metin. İtalya’da yaşamış ünlü bir ressamın çırağı akıl almaz bir hikâye anlatır, söylediğine göre Doğu’dan gelen bir adamın yanında getirdiği formül insanları en büyük korkularıyla yüzleştirmektedir, bu yüzden kurbanların söyledikleri son sözler yaşamlarındaki en travmatik anlarla ilgilidir. Formülün yer aldığı kısım koparılmıştır, muhtemelen kısa süre önce aynı şekilde ölen Solgrub’un işidir bu, kurban sayısı artmasın diye önlem almıştır. Yani bu hikâyenin sinema uyarlaması tam Smile aslında, travmalarla dolu insanlara musallat olan bir yazma.

Başa ve sona döneceğim, başta Baron bu hikâyeyi anlatma amacının gerçeği sabitlemek olduğunu, zaman içinde kafasında bambaşka bir tahayyül oluştuğunu söyler ki olaylar sırasında da hafızasında birçok gedik açılmıştır zaten, uğraşının anlamı bu açıklama bağlamında bile tartışılır. Her şeyin başladığı gün yaptıklarını anlatır, örneğin öğle yemeğini iki arkadaşıyla yemiştir ve o sıra okuduğu gazetede Abdülhamid’in bekleme politikasına dair bir şeyler okumuştur, Şevket Paşa ve Niyazi Bey’in hayatlarından ayrıntıları hatırlamaktadır, dev tomruk stokları yok olmuştur, bir dünya detay. Sonunun Solgrub ve Eugen’inki gibi olmamasının nedenini kendisini geriye çeken bir el olarak görür, yüzyıllar boyunca kaç can aldığını bilmediği canavardan kıl payı kurtulmuştur, o yazmanın bir eşinin daha olmaması için dua eder ve hikâyeyi anlatmaya başlar. Yayıncının notu sondadır, bir başka açıdan görmeye başlarız notu okudukça. Baron’un bu hikâyesi Birinci Dünya Savaşı’nda atlı keşif görevinde ölen Baron’un atının eyer çantasından çıkar, o sırada askerliğini yapan yayıncının eline geçer. Yayıncı büyük ses getiren olaylar zincirini, Eugen’in ölümünden sonrasını çok iyi hatırlamaktadır, dolayısıyla Baron’un ilk bölümden sonraki anlattıklarını büyük bir şaşkınlıkla karşılar, mevzu “fantastik macera”ya dönüşmüştür. Gerçekte Eugen’i öldürmüştür Baron, Felix de haklı olarak Baron’u suçlamıştır, yaşananlar son derece basittir aslında. Baron muazzam bir hikâye anlatarak kendini aklamak ister, hayal gücüne yaslana yaslana mantığı eğip büker.

Müller’in sözlerine dönüyorum son, metni Walter Benjamin ve Siegfried Kracauer tertemiz övmüşlerdir çünkü 1923’ün en iyi polisiyesidir. De sırf bir polisiye olarak görmek metnin kimi kıymetlerini görmezden gelmek olacak, tam da belli olmayan bir gizemin çözülmesine dair güvenilmez bir anlatıcının peşinden gittiğimiz hikâyeyi hangi türe sıkıştırsak taşar açıkçası. “Sabit yapıların dinamik bir hale getirilmesi ve çözülmesi, roman türünün modernleştirilmesine Perutz’un özgün katkısıdır — bu başarı, onun polisiye romanlarını öven Benjamin’in sözlerine kendinden emin bir tavırla karşı çıkmasını sağlamış olmalıdır: ‘Ben hiçbir zaman polisiye roman yazmadım.’” (s. 162) Mozaik metin. Baron bile suçsuzluğunu ispatlamak istemez gibidir temayülün aksine, aralara yerleştirdiği küçük açıklarla niyetini belli eder, o çaldığı eserleri anlatırken dokundukları örtük mesajı iletir aslında: “Benim suçlu olup olmamam önemli değil, sizin suçu arayıp aramamanız da önemli değil.”