“Portre Yazma Sanatı”nda mesafeyi ayarlama biçimini anlatıyor Yavuz, elli yıldır tanıdığı insanlarla dostluğuna değinirken politik tartışmalar yüzünden yolların nasıl ayrıldığını eleştirileriyle birlikte açıklıyor. Paylaşılan güzel zamanlar vardı, bir sebepten acıya döndü ama unutulmadı, acı da unutulmadı, iki kanadın hareketi bu yazılar. Orhan Pamuk’a bakalım, bir televizyon kanalından ötekine atmasını çok satma isteğine bağlıyor Yavuz, beş bin nitelikli okurun bir kısmı zaten Pamuk okurudur da ortalamaya hitap etmek için böylesi emek sarfı bu tür yazarların nitelikli okur kısmıyla iletişimi kestiğini gösteriyor. Octavio Paz çok satmayla ilgili yorumlarında piyasanın mantığının edebiyatın mantığıyla koşut olmadığını dile getiriyor, Pamuk’un kendi metninin önüne geçmesi edebiyatla ilgili değil. Elbet değil, o dünya ortadan kaybolalı çok oldu ama ayarsızlıktan şikayetçi Yavuz, en azından tanıdığı Pamuk’a uymayan bir durum var ortada ki tanışıklıkları hikâyenin başlangıcına dayanıyor. Cevdet Bey ve Oğulları‘na ödülü veren jüride yer alıyor Yavuz, oyu Pamuk’a, Akademi Kitabevi’nde sıklıkla karşılaştığı sessiz, sakin gencin büyük metinler yazacağını bildiğinden heyecanlı da biraz. 1980’den 1990’a kadar ailecek görüşüyorlar, Heybeliada’da Zeyyad Selimoğlu’nun da katıldığı yürüyüşler güzel, 1988’de yabancı basının Sessiz Ev‘i övdüğünü gören Yavuz hemen haber yolluyor Pamuk’a, gecenin bir körü Erenköy’den kalkıp Ayaspaşa’ya gelen dostunun heyecanını paylaşıyor. Sonrası ilginç, muhtemelen Amerikalı menajeri Andrew Wiley’nin etkisiyle yeteneklerini Oryantalizme teslim ediyor Pamuk, dostluğun sonu. “Orhan Pamuk bu projeye hırsla sahip çıkmıştır ve yanılmıyorsam, Amerika’da kaldığı bir yıl boyunca, çok radikal bir zihin bunalımı yaşamıştır. Bunu, dönüşünde, onunla Levent’te, Gorbon Işıl’ın kafeteryasında yaptığımız tartışmalardan çok iyi anımsıyorum. Amerika dönüşünde Orhan Pamuk, artık Cevdet Bey ve Oğulları‘nın ve Sessiz Ev‘in yazarı olan Orhan Pamuk değildi. Kendisine Amerika’da, eğer belirli oryantalist formatlara uygun romanlar yazarsa, tıpkı bir Salman Rushdie gibi, tıpkı bir V. Naipaul gibi, büyük bir gelecek (!) vaat edilmiş olmalıydı!” (s. 77) Abisiyle boy ölçüşmek için tarihçilik oynaması aşırı yorum gibi görünüyor, yine de doğruluk payı yok değildir sanıyorum, bir de yazarın İstanbul’la ilgili kitabının eleştirisi var ki bahsettiği formatları görünür kılıyor Yavuz verdiği örneklerle. Bir yabancı gibi bakmak şehre, hatıraları bir başka paradigmayla değerlendirmek Batı’nın kodlarına uygun. Denebilir ki yabancı bir seyyahın gözüyle bakar şehre Pamuk, bir başkasıymış gibi. Yavuz’un kaygısını anlamakla birlikte -kendi toplumunu dışlamak Bihruz Bey’e dönüşmek demektir Yavuz’a göre- içeriden birinin şehri dışarlıklı gözlerle görmesi ilginçtir, hatta metin sırf bu yüzden ilginçtir, Pamuk’un hatıralarından değil. Ermeni soykırımı, Kürtler, bir planın parçasıdır tıpkı bu metin gibi, dolayısıyla Pamuk’un artık kendisini ilgilendirmediğini söylemeye getirir lafı Yavuz. Öyledir, eskiden tanıdığı, arkadaş olduğu insanlara tepkiliyse onlarla ilgilenmediğini söyler. De, Hikmet Sami Türk’ü anlatırken malum suçtan neden bahsetmez, tuhaf. Liseden yatılı arkadaşıdır Türk, şiire birlikte eğilirler, gençliklerini birlikte yaşarlar, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk yoktur ama bu portrede, sadece şiire meyyal dost vardır. Seçicilik yapıyor bazı portrelerde Yavuz, giriş yazısında değindiği gibi tarafsız olmaya çalışırken taraflılığını tamamen silkelemiyor.
Çok ilginç portreler var, fikrimce en önemlilerini alacağım, Sezai Karakoç’unki örneğin. 1952’de İstanbul’dan Sivas’a gidiyor Karakoç, tren Ankara’da durunca koşarak iniyor, kulübeye gidip dönemin büyük dergilerini alıyor, koşa koşa dönüyor trene. Lise öğrencisi daha, SBF’ye başlamamış. Dört yıl sonra tanışacaklar, Cemal Süreya yanında Sezai Karakoç’u da getirecek Aksaray’daki çay salonuna, sonra elli yıl boyunca birbirlerini görmeyecekler. Süreya’nın büyük saygı duyduğunu hatırlıyor Yavuz, “Sezo” dediği Karakoç’tan dize istediği olmuş, Süreya’nın şiirini bilenlerin kolaylıkla fark edebileceği dizelermiş bunlar. İlginç bir tesadüf: Yavuz’un babasıyla Karakoç’un babası arkadaşlar, bunu 1989’da Karakoç’un anılarını okurken öğreniyor Yavuz. “‘Hilmi Yavuz’un babasıyla babam tanışmıştı Fatih’te. Babam, övgüyle söz etmişti Hilmi Yavuz’un babasından. Bizim o taraflarda, Çermik’te de görev yapmıştı Hilmi’nin babası. Bu yüzdendir ki, Hilmi, sonradan sol grup içinde oldu, ama kullandığı imajlar İslamî imajlardır, güneydoğu Anadolu’nun İslam’la kaynaşmış görüntüleridir.’” (s. 251) Babası için iki portre yazmış Yavuz, benzeri az görülür bir baba sevgisiyle dolu iki portre. Osmanlılığını dışlamayan, Cumhuriyet’e dört elle sarılan bir kaymakam Yahya Hikmet Yavuz, oğluna şiiri sevdiriyor, vatandaşa devleti sevdiriyor, haksızlığa uğradığı zaman vakur duruşunu bozmadan dervişliğe vuruyor mevzuyu. Öfke var, Hilmi Yavuz bir bu özelliğini eleştirmiş babasının, mücadele etmeyi de onun mücadele eksiğinden öğrenmiştir belki. Oktay Akbal’a geliyorum, yaşadığı fırtınanın kurmacaya vurduğunu biliyordum Suçumuz İnsan Olmak‘tan da mevzuyu bilmiyordum, öğrenmiş oldum. “Bu meseleyi en yakından bilenlerden biriyim. En yakın arkadaşlarının, Oktay Ağabey’e açıkça ve düpedüz cephe aldıklarını da! Akbal’a karşı en katı tavır, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan geldi: Dağlarca’nın, boşanma davasında Akbal aleyhine tanıklık yapacağını açıkladığı gece, Beyoğlu’nda bir lokantada idik. Oğuz Akkan, Bekir Yıldız, Cengiz Bektaş! Dağlarca o gece, Akbal aleyhine söylenmedik söz bırakmadı; -yer yer galiz sözlerdi bunlar! Ben müdahale ettim ve Üstada, tam kırk yıllık bir dostu için, bu kadar ağır şeyler söylemesini doğru bulmadığımı söyledim… Kızdı ve beni hiç affetmedi…” (s. 65) Bu kadrodan Bekir Yıldız da eşiyle boşanma aşamasını kurmacaya çevirip yayımlamıştı, gariptir. Parçalar da birleşiyor portrelerin birlikte okunmasıyla, mesela Dağlarca’nın portresinde şairin yetmişinci yaş kutlamasına tekerlekli sandalyeyle gelip hiç yapmadığı bir şeyi yaparak şiirini sesli okumaya başladığı sırada Yavuz’un o çok sevdiği şiire yüksek sesle eşlik ettiğini görüyoruz, sonradan Dağlarca’nın bu eşliğe çok çok kızdığını söylemiş Talat Halman, bu affetmeyişin de etkisi vardır sanıyorum. Gerçi kafada baston kırmışlığı da var üstadın, öfke kontrolsüzlüğünden mustarip olduğunu söyleyebiliriz. Samet Ağaoğlu’nun DP’den meclise girmesiyle kayırdığı bazı dostları arasında Dağlarca da vardır, diğerleri: Salâh Birsel, Sabahattin Kudret Aksal. Çalışma Bakanlığı iş müfettişliklerine atanmışlar. Aslında portre tam da bunları vermeli, hatta anılarda da yer almalı bunlar, Orhan Kemal’in meşhur biriyle ilgili, “Komünistten devlet memuru mu olur lan?” tarzı çıkışlarını, diğer çıkışları ve inişleri bilmeliyiz. Yazmak lazım bunları, denk geldikçe alıntılıyorum, paylaşıyorum. Son olarak Yavuz’un eleştiride kepçeyi bol tutmasına bir örnek vereceğim: “Dağlarca, ne yazık ki, yıllarca şiirini hiç değiştirmedi ve büyük yeteneğin rantını mirasyedice yiyip tüketti. Bir keresinde bana, yabancı dil öğrenmediği için çok mutlu olduğunu söylemişti: Gerekçesi tuhaftı: Yabancı dil bilince, ‘ecnebi’ şairleri okumak ve onların etkisi altında kalmaktan korkuyordu… Bu anlamda o, şiirini sürekli olarak değiştiren bir Necatigil, bir Oktay Rifat olamamıştır. İçeriği ne kertede değişse de, şiirini dile getiriş biçimi hep aynı kaldı. Bu, bir nakisa mıdır, yoksa Dağlarca’nın kendi şiirine sınırsız güveninin bir sonucu mudur? Galiba, ikisi de doğru!” (s. 49) Turhan Selçuk’un döndüre döndüre aynı türküyü çalmasını eleştirir, Yaşar Nuri Öztürk’ün icat ettiği dini modernleştirme hareketini eleştirir, arada Tezer Özlü’nün metinlerini tepelere koyar, Demirtaş Ceyhun’un zaman içinde siyasi açıdan fanatikleşmesini eleştirir zira dostlukları bozmaktadır bu tutum. Türlü çeşitli anılar, değerlendirmeler. Şiddetle tavsiye ederim, dört dörtlük.
Cevap yaz