Erendiz Atasü – Hayatın En Mutlu An’ı

“Hanımefendi ile Kocakarı”da aslında Hanımefendi’nin kocakarılığa evriminden bahsedildiği için iki isimlik durumun oluşumunu görüyoruz, vali olan eşinin gücüyle hanımefendiliğe ulaşan kadının değişen güç odakları ve geçen zamanla birlikte nasıl tepetaklak olduğu açıkça anlatılıyor. İkinci bir kadın daha var, Hasene Hanım, onun durumu Hanımefendi’nin kocakarılığıyla bağlantılı olsa da çektiği zorlukların temelinde sınıf atlamanın sırf elde edilen metayla bağlantılı olmadığı yatıyor. Hikâye şu, anlatıcımız iyi bir yazar, yazlık sitedeki evi Vali Bey’in evine yakın. Bu beyefendinin evi diğerlerinden daha yukarıda, ayrık. Site kurallarına aykırı birtakım değişiklikler yapılmış evde, görünmüyor, kitabına uydurmuşlar. Vali Bey ölünce baş sağlığına gelenler evdeki zenginlikle ve Hanımefendi’nin kibriyle karşılaşıyorlar, bu kibir anlatıcıyla konuştukları zamanların dışında hep var, ev iyice eskiyip Hanımefendi yaşlılığın etkisiyle köylülerin dilinde “Kocakarı”ya dönüştüğü zaman bile. Vali Bey’in kızıyla damadını ilk ve son kez o gün görüyor komşular, kız anlatının sonuna kadar ortaya çıkmayacak bir daha, Hanımefendi bir başına yıllarını geçirecek. Anlatıcı uzaktan izliyor olanları, ev annesiyle babasından kalmış, çocukları büyük şehirde, anlatıcı kafa dinlemek için yılın belli zamanlarında gelip giderken Hanımefendi’yle rastlaşıyor, alınıp verilen selamlar bir iki kısa sohbete dönüşüyor, en sonunda ev ziyaretleri başlıyor. Atasü’nün karakterleri inşasındaki maharetinden, titizliğinden burada bahsetmeli, Hanımefendi’nin anlatıcıya hitabındaki “sen” ve “siz” geçişlerinin anlatıcıda yol açtığı tedirginlik anlatı boyunca sürüyor, aradaki mesafe aşılamıyor bir türlü. Okuru müthiş ikna eden diyaloglar, tansiyonun yükselip alçalması, yani ders olarak okunabilir bu öyküler. Neyse, Hanımefendi orta sınıftan üst-orta sınıfa geçişini anlatırken olayları bir başkası yaşamış gibi anlatıyor, parlak günlerin ardından gelen çöküş dürüstlüğün kırıntısını da yok ettiği için samimiyet yok çünkü birkaç kez, “Benden bekleneni yaptım,” diyen Hanımefendi kendi yaşamını yaşamamış hiç, aksi bir ihtiyara dönüşmüş. Vali Bey’le evlendikten sonra gelen şatafat sürdüğünce eline geçen tek gücü kullanmış Hanımefendi, sıradan insanı ezmiş ki bir örneğini köylülerle kurduğu ilişkide de görüyoruz. Bunun yanında eşinden çok çektiğine değiniyor azıcık, adam bağırıp çağırmaya başladığında mutfağa koşup kulaklarını tıkarmış, ne korkunç. Anlatıcı kendi yaşlılığının da Hanımefendi’ye varacağını düşündükçe kadından kopamadığını anlıyor, aslında tek taraflı duvarı yıkmak istemediğini söyleyebiliriz, bu sayede zamanın akıntısına kapılıp da kopmuyor kadından. Arada büyük boşluklar var, imzalara gittiği veya şehirde yaşadığı dönemlerde yıllar boyunca yazlığa uğramadığı oluyor ama kadının peşini bırakmıyor. Bu aralıklardan birinin sonunda kadını iyice yaşlanmış buluyor anlatıcı, evin giderek eskidiğini ve eşyaların eksildiğini fark ediyor. Hanımefendi köylülerin hizmetine karşılık gümüşlerini ve diğer değerli eşyalarını veriyor, eski günlerin hatıralarıyla avunuyor. Akli dengesi de bozuluyor yavaş yavaş, anlatıcı uğradığında hep aynı hikâyeleri anlatarak can sıkıyor. Nihayetinde kızı gelip alıyor annesini, Hanımefendi’yi arabaya bindirip götürmeden önce sık sık sözü edilen ama ortaya çıkmayan erkek kardeşinden öfkeyle bahsediyor. Uydurduğu hikâyeye yıllar boyunca sıkı sıkıya bağlı kalmış Hanımefendi, oğlu bahsettiği gibi ABD’ye gidip çok başarılı olmamış, esrara sarıp sokaklara düşmüş. Kadının gerçeklik algısı da çarpık, anlatıcı öyle etkileniyor ki giydiği kıyafetlerden birinde küçücük bir delik gördüğü zaman Hanımefendi’ye dönüşmeye başladığını düşünerek kaygılanıyor. Ters köşeye yatırma niyeti yok açıkçası Atasü’nün, bambaşka bir şekilde bağlıyor anlatıyı. Hasene Hanım tekrar evine dönen Hanımefendi’nin bakıcısıyken kadının vefatıyla evin sahibi oluyor, yaşlı kadının köylülere ilk ve son kıyağı. Tabii evin çürüğünü çarığını tamir ettiremediği için çok kötü şartlarda yaşıyor Hasene Hanım, anlatıcı neden evine dönmediğini sorduğu zaman evinin orası olduğunu, hayatında ilk kez tapulu malı olduğunu söylüyor, yaşam standardı düşse de evi terk etmiyor ve geceleri ruh gibi dolanıyor evinde, anlatıcı pencereden pencereye dolanan gölgeyi görüyor. Ertesi gün mezarlığı ziyaret ettiğinde Hanımefendi’nin mezarını arıyor ama bulamıyor, bir taş olsun dikmemişler başına. Neyse ki hayatını kurtarıyor açıkçası, çocuklarının yaşadığı kente taşınıyor ve bu fasıl sonlanıyor. Yani o kadar çok mesele var ki şu öyküde, her biri için bir makale yazılabilir. Atasü göze sokmadan, ince ince kurmuş, kurarken erkek egemen toplumun çarpıklığından sınıf çatışmasına dek pek çok sorunu öykünün tamamına dağıtmış, topak oluşturmamış. Çok beğendim öyküleri ya, yazarken bile heyecanlanıyorum. Hasene Hanım’ın eskimiş evi bırakamamasını kentsel dönüşüm bağlamından okuyabilir miyiz diye düşündüm şimdi, ters bir durum ama sonuç aynı. Ev Canavarı‘nda da bahsediliyor, yenilenen evlerinde oturmaları istenmeyen aileleri şehrin dışına sürmek için fiyatları fişeklemek sermaye için iyi taktik. Hasene Hanım’ın evi yenileyecek parası yok ama pes etmiyor, diğer yanda aidattır, yenilenen muhitte artan fiyatlardır, aileler bunlarla baş edemeyince evlerini kiralayıp veya satıp gitmek zorunda kalıyorlar. Eh, bir açıdan benzer durumlar.

Hangi öyküyü anlatmalı, “Üniformalı Adam”. Her öyküde farklı anlatım tekniklerini kullanıyor Atasü, bu öyküde dış diyaloğun iç diyaloğa dönüşmesinin ilginç bir örneğine rastlıyoruz. Mevzu basit, siyasi suçtan ötürü hapis yatan kardeşini ziyaret eden anlatıcı kibar bir yedek subayla karşılaşır hapishanede, kardeşinin de siyasi tutuklu olduğunu söyleyen adam nasıl bir sarsıntıya yol açtığını bilmez. Kadın ömrü boyunca unutamayacaktır adamı, yaşadıkları bir iki sıcaklığın hatırasını yıllarca taşıyan kadın geçmişini anımsarken kendi gençliğiyle hesaplaşır, konuşur, derdi çözmeye çalışır. İtalik ve düz yazı iki kimliğin farklılaştığını gösterse de genç anlatıcıyla yaşlı anlatıcı kavuşamamanın acısını paylaşırken tekleşirler.

“Bağışıklık Yetmezliğinde Ayrılık” kadar iyi bir öyküyü en son ne zaman okudum hatırlamıyorum ama pek çok şeyi hatırlamadığım için hatırlamıyorum muhtemelen, kısaca şahane öykü. Başlangıçta söz ve iki çift vardı, çift evlenecek veya ayrılacaktı, başka seçenek kalmamıştı artık. Evlendiler, yanlış karar. Kadın kırılgandı, erkek erkekti, kadın altmış yaşında ölünce erkek boşa geçen yaşamına üzülürken kadını sevdiğini ve sevmediğini, kararlarının yanlış ve doğru olduğunu düşünür, çok detaylı düşünür, benzetmeli, derinlikli, dürüstçe düşünür, Atasü’nün karakter kurmadaki başarısı yine. İkinci çift benzer bir durumdadır başta, ayrılırlar, bu da yanlış karar. Aileler kurulur, bozulur, çocuklar büyür ve ikisi yine karşılaşırlar, arada bir yerde Kolera Günlerinde Aşk anılır ki makuldür, o kadar yaşlanmasalar ve gemidelerken kıyıda dans eden bir hayalet görmeseler de yaşlanmış, yaşamış ve görmüş kadar olurlar. Adam AIDS kapmamış olsa her şey daha güzel olacaktı muhtemelen, en azından kadının gördüğü kabus gerçekleşmediği için memnunlar. İlk çift, yanlış kararla evlenenler aslında ikinci çift, gördüğü rüyayı olumsuz ihtimalin filmi gibi izliyor kadın, otuz sekiz yıl önce adamın teklifini neden kabul etmediğini hatırlıyor. Çok derinlerde bir huzursuzluk, bir diken, bir şey engel olmuş gibi gözüküyor ama dile getirmiyor bunu kadın, onun yerine var olmayı seçtiğini söylüyor ve noktalıyor öyküyü, evlenselerdi her şeyi nasıl mahvedeceklerini bildiğinden huzurlu.

“Hayatın En Mutlu An’ı” olsun, “Kabulleniş” olsun, “Seni Sevmiyorum” olsun, çok başarılı öyküler var kitapta. Darbe dönemlerinin kaosunda parçalanan baba-kız ilişkisi, bir ülkenin güdülen davarlar gibi yönetilmesi, dile getirilmemiş tutkular, yaşanamamış hayatlar iç içe geçmiş, anlatı aksamamış, hikâyeler iyi, on numara bir kitap. Şiddetle tavsiye ediyorum.