Pek bir şey yok, şu fotoğraftaki bıyıklı delikanlıdır İlkin, başkaca üç beş yazı, o kadar. Unutulup gitmeli miydi, haksızlık açıkçası, İlkin’in öyküleri sağlamdır. Dili zengindir, hikâyesi serttir, zamanının başarılı örneklerindendir ama toplumcu gerçekçi dalgada yüzeye çıkamamıştır, çıktıysa günümüze dek kalamamıştır. Bana göre kalmalıydı, muhtemelen pek “uğraşmadı”, yazmakla yetindi. İP’nin yönetim kurulunda yer almak, sol cenahın türlü kurumlarında çalışmak, yayınevi kurmak derken pratik mücadele sırasında yıllar geçti, öyküler bir kenarda kaldı. Oysa üçüncü baskıyı da görmüş bazı kitapları, İlkin okunan bir yazarmış ama dergilerde yazılar da çıkmamış anlaşıldığı kadarıyla, öykülerini anlatan, inceleyen olmamış. Rastladığımı hatırlamıyorum anılarda, öyle seyrek yazarları bir kenara yazarım, sahafların kitaplarını karıştırırken denk mi geldim, hemen alıp okurum da İlkin direnişin, dayanışmanın eylem kısmına ağırlık verdiğinden, belki, bahis konusu değil. Remzi İnanç var başka hatırladığım, iyi öykücü ama daha iyi eylemci, eylemci derken yayınevi kurmak, yazarlara her daim kapıları açık tutmak, protestoysa protesto, hapis cezaları, bunlar. İlkin’in yaşamıyla ilgili kısa bilgi şurada, emeğin kıymetinin en derinden bilindiği Zonguldak’ta doğması hoş. Zonguldaklılar biliyorlar mı Metin İlkin’i, yerel bir gazetede dört yıl önce çıkan haberden başka bir şeye rastlamadım.
Toplumcu gerçekçiliğin haso öyküleri var kitapta, kırsalın ağalarından şehrin patronlarına her sınıftan kodamanın karşısında işçiler, köylüler, türlü emekçi. “Reçel” dört dörtlük ironisiyle, öne çıkıyor diyecektim ama diğer öyküler beride kalmıyor bu açıdan, dikkat çekiyor diyeyim. Koğuşta bayram sabahı, üst baş elden geçmiş, ıslak bezle silinen hasırın rengi yalap yalap, Ali Dayı reçeli çıkarmayı teklif ediyor zira ziyaretçilere tatlı da sunmak lazım. Yusuf’a göre başka hiçbir şeyleri yokken reçeli çıkarmak doğru değil ama bayramdır, çıkacak reçel. Ulaşması zor olsun diye hasırın orta yerine koyuyorlar, olsun o kadar, kaşığı uzatan reçeli görene kadar iki kez düşünecek nasıl olsa. Yaşlı bir köylü geliyor ilk, reçel ikram ediyorlar, adam reçele varasıya Eldevar Hasso çıkıyor piyasaya. Kürt, Türkçesi düzgün, birkaç kitap karıştırdığı belli. Anlatmaya başlıyor: askerde candarmaymış, hapishaneye verilmiş. “Sizin gibi solcular” diyor, varmış oraya, solcu denince kuyruklu canlılarla karşılaşacağını düşünmüş, hani Türkler Kürtlere kuyruklu dedikleri için Kürt olarak kuyruklu diyecekleri ötekini aradıklarından. Solcular da insanmış oysa, üstelik efendi takımından, Hasso solculuklarının nerede olduğunu sorduğunda kafalarını göstermişler. Bunları anlatırken bir kaşık, bir kaşık daha. “‘Sonra o bıyıklı efendi bana anlattı. Makineleri patronların elinden alacağız, dedi. Yaa alacak mısınız? dedim. Alacağız, dedi. Ben de dedim ki, E doğrusu anladım siz de bizdenmişsiniz, biz dağda eşkiya, siz şehirde eşkiya, dedim.’” (s. 26) Öksürükler, aksırıklar, dursun diye ses çıkarıyorlar ama hikâyeye dalmış Hasso ya da dalmış gibi görünüp lüpletiyor, en sonunda ayaklanıp herkesin elini sıkıyor, uzuyor koğuştan, millet boş kâseye bakakalıyor. Sıkı öykü, klasik, sert. “Köprü” ve “Çuval” da öyledir, ikincisinde başına çuval geçirilen bir ispikçiye sağlam bir sopa çekilir zira ne direnişe ne dinlenişe müsaade etmekte, herkese ceza kestirmektedir bu hırt, patronun yanında söylenirken isim veremediği için öfkesini atamaz, bir haftalık ücretli izne çıkmadan önce işçilerin arasında dolanıp “çuval çuval” diye yemler milleti ama işçiler idmanlıdır, fabrikada kimse tepki vermez, adam köpürdüğüyle kalır. “Köprü” daha bir zorludur, köyü basan candarma birliğinin yediği haltı anlatır. Başta köprünün hali, derenin ölüsü, ikisi de upuzun ölü. Yıkılacak gibi ama taşıyor sonuçta, askerler tezlenerek geçiyorlar karşıya, nöbetteki Bıdıroğlu hemen haber uçuruyor ama yapacak bir şey de yok, köprü yıkılmadı, çatışmaya zaten girmeyecekler, akıbetlerini bekliyorlar. Yarım saat var askerin köye varmasına. Delloş’un bok yemesi aslında o köprü, sular yükselince ulaşıklıkları kalmıyormuş hiçbir yere, köylüyü arkasına takıp yapmış köprüyü de bir kez açıldı mı yol, gelen çok. Şusu da var Delloş’un: “Kır Yakup’un çenesi hiç durmadı. Hem de sözleri az takılgandı Delloş’a. Particilikten söz etti. Bunun altında, sakar bir partiye oy verilmesinde Delloş’un köylünün aklını çeldiği yatıyordu. Seçimden hemen sonra bu yanlışa yandı köylü. Artık hükümet adamı bu köye kötü bakar olmuştu. Artık ne eksiklerine ilgi, ne kabahatlerine hoşgörü yoktu. Büyüklerine saygı besleyip hükümetine vermez misin oyunu, al sana!… Hükümet adamı köprüyü geçiyor işte.” (s. 15) Asker gelir, kimde hangi silahın olduğunu şıp diye söyler, alana kadar falakaya yatırır. Herkes ispiyoncunun kim olduğunu merak eder, bir Delloş dayak yemez çünkü mavzerini kısa süre önce Cabbar’a satmıştır bin papele. Eşinin memesindeki urun tedavisi için bin papel, canı kadar sevdiği mavzerine. Bir tutam tütünlük para bile almaz o bin papelden, ameliyata lazımdır. Mavzer de lazımdır, bu yüzden silah yığınına bakar, Cabbar’a tüfeğin sahibinin artık Cabbar olmadığını söyler, ahlaki temeli kurar yani eylemi için. Fırladığı gibi yallah kapar mavzeri, koşturur, afallayan askerler bir iki havaya sıkarlar. Köprüye gelir Delloş, zikzak vermeye başlar, kaçış olmadığını anlayınca çöküp tetiği sıkar. Boş! Cabbar’a küfür, sırta iki mermi. Son bir gerilir, yaptığı köprüye bağırır: “Köprü, ananın donu başına ola köprü!” Bir bu kadar, hatta daha sert öykü “Nöbet”. Grevin bayram günleri geride kalmış, benizler solmuş, gülen gözler donuk, fabrika kapısında grev gözcüleri bekliyor sabaha dek. Sadık nice grev vartası atlatmışsa da nöbet arkadaşı çok genç, fidan gibi bir oğlan, kararlılığı yüzünden okunsa da dehşetle karşılaşsa ne yapacağı belli değil. “Susmuş bir tarih gibi fabrika, geniş devlet yolu, fabrikanın sağındaki köfteci kulübesi”, genç oğlan manzarayı aklına kazıyor. Devlet yolu dediği şose yol, devletin her kudreti orada, her zor oradan geliyor: asker, polis, tahsildar. Korkulacak bir yol, bu yüzden kimi öykülerde karakterlerin yol istememeleri, yoldan korkmaları anlaşılır. Bu öyküde genç adam dışarıda bekliyor, Sadık’ın önerisini geri çevirmiş, içeride uyumayacak. Dışarıda da uyumayacak ama yanaşan arabanın katakullisini de anlamayacak, tecrübesiz. Yol soran şoföre tarif verirken arkadan inen iki kişinin ense köküne indirdiği darbeyle bayılıyor genç, bagaja tıkıldığını anlamıyor. Bir süre sonra sakin olmasını, korkmamasını söyleyen sesle kendine geliyor, yanında Sadık ağabeyi var, onu da tıkmışlar içeri. “Grev fareleri” diyorlar bunları dağlık çayırlık bir yerde indirdikleri zaman, adamlar sopalarla girişiyorlar. Delikanlı bağıracak gibi oluyor, Sadık dişini sıkmasını söylüyor, birlikte sessiz sessiz sopa yiyorlar, sonra adamlardan biri bu başlarına gelenleri arkadaşlarına da anlatmalarını söylediği zaman Sadık derin bir nefes alıyor, öldürmeyecekler neyse ki. Arabaya binip gidiyorlar, bizimkiler bir süre baygın yatıyorlar, kendilerine geldikleri zaman çın sabah. Genç adam Sadık’tan dinliyor tam olarak neler olduğunu ve olacağını, yılı aşkın aynı tezgahta karşı karşıya çalışıyorlar ama yeni tanıyor onu, daha da tanımak istiyor. Finalde Sadık evine yolluyor adamı da öncesinde üstlerini başlarını temizliyorlar, kılık kıyafet toparlıyorlar biraz ki Sadık nöbetini sorunsuz teslim edecek, kimseyi yılgınlığa sürüklemeyecek, aynı güçle direnmeye devam edecekler böylece.
Bulunası öyküler. Bulmak lazım, denk gelinmesi zor.











Cevap yaz