Yılmaz’ın kendine has mizahı hoş, karakterler tansiyonun yükseldiği anlarda küfür kâfir gitmezler de atadan duydukları ofansif sözleri yapıştırıverirler, argo kullanırlar azıcık, diğer karakter de benzer biçimde karşılık verir, bir iki atışırlar, tamam. Tunç’un delili evli romanında çok benzer bir hava var, tek bir cümleyle, italik, lafı yapıştırıverir karakter de küfrü esirgemez, ayrı matraktır. Yılmaz’da akar kokar pis bir şeye rastlamayız, orta-alt sınıfların hikâyelerini üst sınıftan bir anlatıcıya emanet etmiştir, tamamdır iş. Zamanına göre -1997- öyküler eski biraz, bir önceki kitabı Uyuyamamak‘ta bu açıdan daha, ney, dikkate değerdi. Yılmaz bu kez güvenli sularda diyebiliriz. “Senaryo: Bir Aşk Masalı”na bakalım, tam bir senaryo formatında değildir de düşük bütçeli amatör filmlere yeter. Sıralı sahneler halinde ilerliyor, yakınlı uzaklı çekimler, tempo pek değişmiyor. Ali’yle Ayşe’nin birbirlerine önce kavuşamamaları, sonra kavuşmaları. Kalantor adamın şoförü Ali sadece şoförlük yapmıyor anlaşıldığı kadarıyla, kalantorun eşi hanımefendi yanağından şap şup öptüğünde Ayşe’nin heyheyleri geliyor, Bakkal Hüseyin’e yanaşıyor kadın, bu kez Ali kendini meyhanelere atıp sıçana kadar içiyor. Gittiler geldiler, biri nikâh kıyacak tam, sözlendi ya da, diğeri elbet harekete geçecek ama bakalım ne yapıyor Ali: “Sahne 15: Ayşe ile Melahat dışarı çıkarlar. İleride Ali arabanın camlarını parlatmaktadır. Ayşe’yi görünce bir an ona atılmak ister, ama kız başını çevirip bakkal dükkânından içeri girmiştir bile. Melahat kırıta kırıta Ali’nin yanına sokulur, ”sana harikulade bir haberim var’ diye söze girer. Ayşe’nin Hüseyin’le evleneceğinden, bunu kutlamak için aralarında ufak bir parti vereceklerinden, dilerse partiye Ali’nin de gelebileceğinden, Ayşe’nin buna çok sevineceğinden, zaten kızın çok sevinçli olduğundan, Hüseyin’in Ayşe’ye sucuk kangalı kalınlığında altın bilezik taktığından vs dem vurur; eğer Ayşe’ye söyleyeceği bir şey varsa… Ali sinirli sinirli elindeki tuvalet kâğıdından parçalar koparıp, arabanın camlarını parlatmaktadır. Birden ayılır, ‘Var git Ayşe’ne söyle, kıçına kına yaksın!’ der, kızın eline bir tomar tuvalet kâğıdı tutuşturup uzaklaşır.” (s. 9) Partidir, harikulade haberdir, anlatıcının komik haltları. Ne olur, Ali arabayı yanaştırdığı gibi kaçırır Ayşe’yi, gerçi tam kaçma da değil, Hüseyin ikisinin aşkını öğrendiğinde delikanlılık yapıp kenara çekilir, mahalleden tanıdığının kalbine sıçacak değildir. Hemen bir gecekondu, kodamanın eşi de yardımcı olur bu gençlere, ne tatlışlardır çünkü, ceplerinde beş kuruş olmadan imam nikâhı kıyıp yaşamaya çalışırlar. Sevenleri çoktur gerçi, maddi durum hemen düzelir, iş ailelerini razı etmeye gelmiştir ki Ayşe hamile kalır. Tamam artık, bitsin öykü. Bitmez, sonda acayip eğlenceli bir kavga çıkar dünürler arasında, Ayşe mi Ali’nin peşinden koşmuştur yoksa Hüseyin mi Afyon sucuğu kalınlığında bilezik takmaktan vazgeçmiştir, ne olmuştur, Ali’nin beyni mi yoktur. Gibi.
“Enayi Bir Aşk”, kadınla erkeğin birbirlerinden ansızın işkillenmeleri, ardından işkillenmemelleri, hani seviyor mu, aldatıyor mu, neler oluyor bu ilişkilerde, kim ne söylüyor, kim söylediğinin arkasında duruyor. Hacivat çenesini seviyormuş kadın, Hacivat burnunu, adamın sevilesi yanları var. “Bir kamera çekmeli şimdi bizi, diye geçirdi içinden kız. Ön planda Hacivat çenesi, Hacivat burnuyla o; arkada yeşillenmiş ağaçlar, gelip geçen arabalar, silik kopuk yüzler, yüzler, yüzler, binlerce değişim karmaşık yüzler…” (s. 20) Hacivat çenenin netliği, yüzlerin yabancılığı, değişkenliği, belirsizliği, bilinen potansiyel kötü bilinmeyen kötüden daha iyi, belki Hacivat çeneli yamuk yapmaz, mutlu olurlar işte. Yine bir kamera çıkar mı piyasaya, yok, bu klasik hikâye. Oğlanın uykusu varmış, olur tabii, şerefsiz önceki gün arkadaşlarıyla içmiş, geç yatmış. Kız da uykulu, sınavlara çalışıyor, Erol görmüş de ayakta uyuduğunu söylemiş, oğlan kızıyor bu kez, kıskandığı o davar nasıl olur da öyle şeyler söyler, şerefsiz. Anında uç noktalara savruluyor düşünceleri, dürtüsel sevgi, oğlan Allahın ineğiyle uğraşmayacağını söylüyor içinden, bir gözlükleri eksikmiş, kız düğünü düşünüyor o sıra, evlenecekler herhalde. Belki. Oğlan projeyi bitirmek istediğini söylüyor, yarışmayı kazanırsa kızı istemeye yüzü olurmuş! Ne kadar öfke, ne kadar sevgi, evlerine gitmek üzere ayrılırlarken coşku sadece. Aşkı iyi biliyorlar, yani her şeyi, her duyguyu biliyorlar. Ne güzel.
“Geçkince Bir Kızın Son Mektubu”, hesaplaşma, gelip geçenleri kalaylama, kalpsizlerle ödeşme hikâyesi, ayrıca evliliğin bir nevi ölüme benzemesi de iyidir, önceki yaşamına veda ediyor anlatıcı kadın. Onlardan nefret ediyor, hep nefret etmiş, A. olsun, H. olsun, kim varsa. Kadının en yakın arkadaşına yamanmak için kadını kullanmış E., cehennemin dibine. En iğrenilesi M., evlenmeden önce iyi anlaştıklarını ama diğer kızın sarı saçlarına kandığını söylemiş telefonda, cehennemin dibine. K. çok müshil hapı alırmış, sık sık nezle olurmuş, beyaz pantolon giyermiş, sevilesi bir yanı yokmuş ki o da kadını sevmiyormuş herhalde, karanlıkta mıncıkladığı kızları anlatırmış, nesi sevilecek, cehennemin dibine. Fakat bu cehennemliklerin yanında biri var, öyküyü öykü yapar, Yılmaz’ı da iyi öykücü yapar bence, hikâyeyi bu kadar keskince döndürüp yoldan çıkarmayan pasajı olduğu gibi alacağım, alevlerden kendini sakınan orman resmen, onca öfkenin arasında huzur veren, acı bir anı: “Seni sevdim L. Sevmenin tanımını yapacak değilim şimdi. Senin o kendine yeten benliğini sevdim. Senin kimseden sevgi beklemeyen, ununu elemiş, defterini dürmüş, dopdolu yalnızlığını sevdim. Sana imrendim. Senin yanında dopdolu sensiz, dopdolu kendimleydim. Seni çok sevdim L. Seni solunacak hava gibi, yaşanacak ortam gibi aradım. Afrika menekşelerini bilirsin, kuytularda açar, güneşi sevmez, bir damla su yapraklarına değmeye görsün, çürür, yiter; ister ki dilediğince arayıp topraktan emsin kendi suyunu, kimse işine karışmasın. Sen Afrika menekşesiydin. Bense yapraklarına dadanan arsız su. Benim sevgim korkuttu seni. Önce yapraklarını serdin yere, sonra da nemli köşene büzüldün. Sen çok mutlu ol dostum, bunu bilmek bana yeter.” (s. 29)
“Mutluluğun Bedeli”, ev kadınının evde neyi beklediği, ne yaptığı, kendi yaşamını kattığı diğer yaşamlarla tokuşması. Sağa sola atılmış çorapları topluyor, kirli sepetine atıyor, aynaya baktığında anasının sözlerini hatırlıyor: “Kocanı güler yüzle karşıla, derli toplu ol.” Anası biliyor, kocası biliyor, herkes dünyanın en doğrusunu biliyor. Kadın biliyor mu, ayaklarının koktuğunu bilseydi yine onunla evlenir miydi? Bu ilginçtir, kokuların en fenası bile durdurmaz insanı, nasıl bir büyünün etkisindeyse, olsun yani, o koku o koku değildir ki, başka bir şeydir. Sarı karıların dedikodularından sıyrılabiliyor, yaptığı yemekler lezzetli, eski sevgilisi geberebilir, eşinin eski sevgilileri de geberebilir ama ara sıra onları düşünerek alternatif gerçeklikler yaratmak, kaçma isteğini öyle dindirmek mümkün. “Aynadaki görüntüsüne baktı. Zavallı bir aşk proleteri diye geçirdi içinden. Kafası sarı karılar gibi vermedikleri için değil; verdiği için, verdiği sürece, verdikleri ölçüsünde, asgari sevgi karşılığı seven zavallı bir aşk proleteri… Sabahlığının eteklerini iki yana gerip aynanın önünde reverans yaptı. Bir gülmedir aldı.” (s. 35) Soyluluktur yahu ara sıra, düşünmesin mi severek kendini savunmasız kıldığını, kıymetin bu savunmasızlıktan geldiğini, eşi kapıdan içeri girince duyduğu mutluluğun bedelini gündelik kaygılarıyla ödediyse tamam değil mi, tamam. Onca.
Denk gelen baksın diyeceğim, Yılmaz öykücüdür.












Cevap yaz