Andrew Mulligan – Trendeki Adam

Hüzünlü, şeker keder bir roman diyecektim, sonuna doğru yavanlaşmasıyla Michael’ın ömrüne yayılan acısı tek bir âna indirgenmiş oldu, anlatının derinliği kayboldu bir anda, karakter yaşadığı onca şeye rağmen bir olayı bütün yaşamı haline getiriverdi, olmadı tabii. Bay Tacizci, Latince öğretmeni çocukken ağzına boşalmış Michael’ın, yıllar sonra bir arkadaşı şikayet etmesini söylemiş ama ne yapılacakmış sanki onca zamandan sonra, anlamsızmış. Ey, Amy’yle, Elizabeth’le kurulamayan yakınlık, işten kovulmalar, arkadaşlıktan kovulmalar, hepsinin kristalize olduğu zaman dilimini sırf taciz hikâyesi mi doğuruyor, hayır, Michael asıl yalnızlığı başına gelenleri anlatacağı annesiyle babasının olmayışı olarak görüyor bir bölümde, gözyaşlarına engel olamıyor, Latince öğretmeni ne yoksulluğunun ne yalnızlığının tek sebebi olabilir. Ama oluyor, Michael yolculuk sırasında tanıştığı Maria’ya hikâyesini anlatırken sırf Latinceciden bahsederek bütün yaşamını perdeliyor bir anlamda. Metni bir radyo oyunu olarak tasarlayıp yazmaya başlayan Mulligan karar değiştirirken kurgunun temposunu iyi ayarlayamamış sanki, romanın beşte dördünü aştıktan sonra üfürükten bir açıklamayla acının kaynağını göstermek, kolay çözüm. Hızlı da, hatlar arasında onca gezinti, beklenen onca tren, konuşulan onca insan, önüne atlanacak onca lokomotif yok artık, tacizci öğretmen var, elli beş yaşındaki Michael bütün yenilgisini tacize bağlayınca, eh, Maria’nın biraz daha akıllı olmasını beklerdik, hayatta kalabilmek için Filipinler’den gelip ne zorluklarla ayakta durmaya çalışıyor, o da yalnızlıktan kafayı kırmış olacak ki hikâyeyi yiyor, çocuklarıyla tanıştırıyor Michael’ı. Ekrandan tabii, Michael istasyonlardan birinde karşılaştığı yaşlı adamın teknolojiye getirdiği eleştirileri kabul etmiyor, icat çıkarmanın faydalarından bahsediyor hatta adama kaç yaşında porno izlediğini soruyor, şimdiki çocukların ilk izlediği yaş olsa gerek! Çok akıllı biri değil aslında, sıradan bir masa işini yapabilecek kapasitede biri Michael, hikâye boyunca alttan alta haksızlığa uğradığına dair bir iması var, da, yaşlı adamın torunlarıyla ilişki kuramadığını söylediğinde mevzuyu pornoya bağlaması, gidip yolcularla muhabbet etmeye çalışırken saçma sapan sorular sorması, yaşamı boyunca herkesi kendinden uzaklaştırmak için bütün yanlış kararları almış, söylenmeyecek her şeyi söylemiş gibi görünüyor. İlk kız arkadaşı Elizabeth’le çıktıkları İspanya gezisinde bile, otuz yıl öncesi, kadının duymak istemeyeceği şeyleri söylemekte mahir Michael, yanlışını bildiği için tekrar İspanya’ya dönüp ayrılıktan öncesini canlandırmaya çalışıyor zihninde, hatalarının farkına geç vardığı söylenebilir, en azından bu kadarını yapabiliyor. Amy’yle ilişkisi daha beter, kırklarından sonra pek zamanının kalmadığını düşünüp çaresizlikle atılıyor meydana Michael, Amy’yi buluyor, evlenmelerine az bir süre kala terk ediyor kadını çünkü başaramayacak, hem evlenmek istemiyor da, parası olduğunu söylediği halde borca batmış olmasının da bu kararda bir parça etkisi vardır herhalde. İki kredi kartının limiti dolu, üçüncüsününki dolmak üzere, işçi sınıfının canının çıkarıldığına dair iki üç yorum var arada, Michael doğrudan sınıfsal bir bilincin emarelerini göstermese de yokluğun sürüklediği yeri biliyor: intihar. Mulligan’ın sonda dediği: “Michael karakteri eski bir arkadaşıma dayanıyor. Seneler önce, bir demiryolu hattında kendini öldürdü. Filipinliler onu kurtarır mıydı, bilmiyorum.” (s. 353) Michael çökmeye başladığı dönemde ödeme işlemine alması gereken bir faturayı iyi ediyor, kendi faturalarına yaptığını yapıyor da amirlerinden birinin arkadaşıymış şirket sahibi. Amiri de okuldaki zorbalara, gaddar öğretmenlere benziyor, anlatının geneline yayılan karıştırma tekniği çağrışımlar yoluyla karakterin çocukluğundan geç yetişkinliğine pek çok noktayı açığa çıkarıyor: kırılmalar, travmalar, hayal kırıklıkları, yenilgiler, rayların kesişimi gibi kesişen yaşantılar. Michael belli bir treni belli bir yere gitmek için bekler gibi görünüyor başta, yolcularla sürdürmek istediği muhabbetler kısaldıkça asıl niyeti açığa çıkıyor, evinden de olma tehlikesi belirdiği için yaşamına son verecek. Kaygılardan kaygı beğendiği uzunca bir hayat, tedirginlikle dolu, bağlanma biçimi arızalı. Mektupla bildiriyor evlenmekten vazgeçtiğini, Amy’nin kardeşinden sağlam laflar yedikten hemen sonra: “Sonra telefonu Amy aldı ve Michael o zaman, Amy’nin böyle bir mektubu hiç tahmin edemediğini anladı. Paniğe kapıldı. Tahmin edememişse, belki de Michael’ı sevdiği doğruydu? Belki de evlenmelilerdi? Michael yanılmıştı belki, aralarında korumaya değer bir şeyler vardı. Hatta belki çoğu kişiden daha fazla vardı? Belki de Michael’ın hissedemediği, ‘mış’ gibi yapamadığı her şey şimdi çiçeklenecek, gelişecek, mutlu bir hayata sevk edecekti onları? Ama kararında direndi.” (s. 16) Direnmek zorunda açıkçası, düğün için parası yoksa, yaşamını söylediği yalanların üzerine kurduysa pek bir seçeneği yok. Amatör koro çalışmalarında tanışmışlar, her şey yalnızlıktan. “İkisi de gözlerimi yumarak sevişmişti kuşkusuz; sevişmemenin, ilişkilerinin temelden yanlış olduğunu itiraf etmek anlamına geleceğinden korkarak sevişmişlerdi. Normal insanlar böyle yapardı, değil mi? Yatağa girerler, birbirlerini sikerlerdi; ki bu da bir başka çocuk küfrüydü. Balta gibi sallanıyordu zihninde hâlâ: ‘Sik beni. Sikeyim seni, seni beş para etmez sikik herif.’” (s. 19) Çaresizlik seksi dünyanın en korkunç eylemlerinden biri, hiçbir yere varmayacağını bildiğimiz, pişman edecek gereksiz yakınlık. Duygusal inşa ama yok yere. Selim’in dediği bir şeyi hatırlıyorum, kız arkadaşımı pikniğe davet etmek istediğimi söylediğimde ilk dediğiydi: “Lan boşu boşuna duygusal yatırım yapmayalım, devam etmeye niyetin varsa davet et.” Çok mantıklı, ilişkilerin sınırları bulanıklaştıkça onca insanın yükü kalıyor geride çünkü, bir veya birkaç ay sonra görmeyeceğimi bilip bilmediğim biriyle yakınlık kurmak istemem. Neyse, Michael için süreç çok daha hızlı, leş gibi viski kokarken sohbet etmeye çalıştığı çiftin giderek uzaklaştığını fark ederek acı çekiyor ama toparlayamaz artık, hem çiftin torununun okulunun pahalı olup olmadığını sorması da havaya uçurdu sohbeti, sosyal yetenekleri berbat. Maria anlayışlı olmasa trenlerden birinin önüne atlayabilirdi ki sınıra kadar geliyor, birkaç kez atlamaya niyetlense de kanındaki alkol seviyesinin yeterince yüksek olmadığını düşünüyor ağlarken. Tam zamanında: yan karakterlerin hikâyelerini de izliyoruz, Maria’yı Michael’la karşılaştıran ayrı bir olay örgüsü var, trendeki yabancılar birbirlerinin yaşamlarına biçim verebiliyorlar. Maria kardeşinin intiharıyla yıkılmış, karşılaştığı rahiple konuşurken Tanrı’nın varlığını inkâr ediyor, Michael’aysa Tanrı’nın pasparlak varlığından bahsediyor, kendinden daha kötü durumda biriyle karşılaşınca Tanrı işlevsel. Dağa tepeye yürüyüşe gidiyorlar, Michael kalp krizi geçirecek neredeyse, ölüme gerçekten yaklaştığı zaman Maria’ya onu nasıl takip ettiğini anlatıyor. Yokluğun dibini görenler daha mı şefkatli oluyor, İngilizler neden dinlemiyorlar Michael’ı, Maria adamın hikâyesini öğrenince hemen ailesiyle tanıştırmak istiyor. Son bölümde Michael Filipinler’de, Maria’nın ailesiyle tanışıyor, yepyeni bir geleceğe zıplıyor. Romanın en zayıf bölümü, Mulligan nasıl bitireceğini bilememiş de umut dolu bir final sıkmış gibi duruyor metnin geneline bakınca. Muhteşem bir başlangıçtı oysa, rayların arasında yolunu kaybetmiş biri dolanıyor, tren saatlerinden kendine ömür biçiyor, intiharını sürekli erteliyor gudik olaylar yaşadıkça, ardından pek hoş denk gelişler, yaşama dönüş. Olmuyor tabii, karakterin seyrine uymuyor. Viski sayesinde mi değişti kaderi, aşırı kolaycılık. Yine de ilk yarısı için okunası roman, Michael’ın çıkışsızlığını çocukluğuna kadar takip edebiliyoruz, derinliğin sonu gelmiyor, çocuklukla yetişkinlik arasında onca hikâye, bağlar. Unutulan cüzdanı yine Maria veriyor sahibine, dayanışmanın adresi alt sınıf. Göçmenler, işçiler, yaşasın!

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!