Özmen‘in röportajı metinle ilgili önemli bilgiler veriyor, biçemi incelemek isterim. Unutmanın El Kitabı‘nda insanların barış içinde yaşama yollarına dair sıkı pasajlar vardı, hatırladıktan -yüzleştikten- sonra unutuşun gelmesiyle mümkün bu birlikte yaşama kültürü. Mutlak bir unutuş değil, sadece gündelik yaşama sızmayan, huzursuzluğu her an tetiklemeyecek türden bir, ne, bırakış söz konusu, kederin ve öfkenin gücünü aşacak bir dinginlik sağlanmışsa tamam. Hülya bu dinginliğe kavuşmak isteyecek kadar acıyla hatırlıyor ama bütün manzarayı ortaya çıkaracak kilit görüntüleri, olayları hatırlayamadığı için tam bir unutuşa erişemiyor, öncelikle bütün hikâyeyi ortaya çıkarması lazım. İlginçtir, aile sırrını ortaya çıkaracak ipuçlarının peşinden gidip hafızanın neliğini sorgularken devrimciliğini, 12 Eylül’ün yarattığı travmayı anlatıya doğrudan eklemlemiyor, hikâyenin ortalarından itibaren parça parça açığa çıkarıyor. Sanki o süreç tamamlanmış çünkü kendi yaşamıyla sınadığı bir geçmiş var elinde, ötesini berisini biliyor, unutmanın uygulaması kusursuzca tamamlanmış da asıl hikâyenin parçalarıyla bağlantı kuran bölümleri gerekli yerlerde açığa çıkıyor. Dört dörtlük kontrast, tamamlananla tamamlanmayanın etkileşimi, ikincisinin belirsizliğiyle ilkinin temelini oluşturan düşünsel yapı. Hülya’nın sırrı öğrendiğini ilk bölümde söylüyor anlatıcı, anneannesiyle Hülya’nın konuşmalarının mezarla mühürlendiğini anlatıyor. Hülya herkesi kovmak istiyor etrafından, elinden gelse anneannesini tek başına gömecek. Annesi, Melek zaten yok, yüzleşmek istememiş, anneannenin anlattığı hikâyedeki diğer karakterler ölmüşler veya dağılmışlar dünyaya, bulmak zor ama Mari’yi buluyor Hülya, ondan da dinlemek istiyor neler olduğunu, daha var oraya. “Ateş başında oturan yaşlı bir falcı gibi geçmişin küllerini karıştırıyor şimdi Hülya ve zamana karşı nasıl adil olacağını düşünüyor. Aslında her şeyin nasıl başladığını artık biliyor. Ama bugünden çalınmış, koparılmış şeyleri geçmiş, geride kalmış zamanın ellerine teslim etmeden nasıl anlatabileceğini bilmiyor. Bugünün tuzaklarından nasıl kurtulabileceğini de…” (s. 13) İmgeler başlıyor, yerinde, aşırıya veya abartıya kaçmayan, hikâyeyi genişleten, örneğin beyaz eller zihni yokluyor, yoğuruyor, kukla tiyatrosunun perdeleri açılıyor, ahşap evin gıcırdayan merdivenleri, kırmızı taşlarla döşeli mutfak. Çocukluğun inşası başlıyor, mekândan sonra insanlar belirecekler. “Yine de, karanlıkta belirip kaybolan bu parçacıklar, umutsuzca aradığı şeyi anımsayabilmesini sağlamasalar bile, unutulmuş olanı işaret etmiyorlar mı?” (s. 15) Aşamalıdır, önce karanlıkların arasında parlayan anı parçalarını derleyip toplamaca, ardından tanıklıkları öğrenmece, iç içe geçtiği de oluyor bu iki çizginin. Sevgisizlik ve mutsuzluğu karanlığı oluşturan parçalar olarak görmek önemli bir basamak, iyi ayarlanmış psikolojik çözümlemeleriyle ailesinin sessizliğini de anlamaya çalışıyor Hülya: Melek’in kızını sevmeyişinde, anneannesinin Melek’i sevmeyişinde, üç kuşaklık sevgisizlikte gizlenen pişmanlık, yetersizlikten kaynaklanan öfke, bencillik, kendini kurtarmak için kızını feda etmek, yavaş yavaş aydınlanıyor görüntü. Kayıp çocukluktan seyir, kronolojik. “Çocukluk büyük bir karanlıktır. Anlamlandırılamayan şeylerin çorak ülkesi. Yalanların elinizden tutmadığı, saçlarınızı okşamadığı soğuk çöl. Çünkü yalana inanmak için de bilinç gerekir. Yalanı bilmek, anlamak, kabullenmek gerekir; onunla avunabilmek için…” (s. 18)
Mekânın fiziksel formu önce, duyuların keşfettiği ortam: Safiye teyze taşları sildiğinde mutlaka kayıp düşermiş Hülya, elleri ateşe değmiş gibi yanarmış. Keşifler, hatırlayışlar, tavan arasından önce uzak durmak, sonra çekilmek o karanlığa, belki gizlenen bir şeyler bulunur orada. İtalik epizotlar mesela, merdivenden bahsediyorsa anlatıcı, merdiven, başka bir zamandan, bastırılmışların arasından seçki. Hülya’yı kucağına oturtan kim, tavan arasında eski bir koltuğa oturduğunda güvercinleri kaçırtması? Kıpkırmızı bir surat yaklaşıyor, gözler parlıyor, annesinin sesini “çok uzun bir zaman sonra” duyuyor Hülya. “Hikâye ettiğimiz şeyler, her zaman unuttuklarımızdan arta kalanlar değil mi? Kendimize ilişkin öyküler, anımsamak istediklerimiz kadar, anımsamak istemediklerimizden de hayat bulmuyor mu?” (s. 20) Ne kadar acıysa, kondurulamıyorsa o kadar bastırılmış halde bu parçalar, üşüşüveren görüntülerin arasına karışıyor bazen, insan anlık bir tedirginlik hissediyor da ürperişinin sebebini anlayamıyor, Hülya’nın anımsama aşamasının başında. Bölümler bu aşamaları da ifade ediyor, “Havva” diyelim, onunla ilk kez evde karşılaşıyor Hülya, fotoğrafta. Eşyalarla kurulan ilişkiye dair hoş bir deneme parçası, deneme parçaları, her iyi romanda olduğu gibi, taşmıyor ve şişmiyor, hikâyenin gideceği istikameti tayin etmek, karakterin psikolojisini incelemek için, belki sırf can sıkıntısından ama uyumlu. Eski bir fotoğraf, dede Seyfettin efendiyle dedenin son eşi Neriman hanımın arasında duruyor Havva. Melek pek bir şey anlatmıyor, dedesinin beslemesi olduğunu söylüyor Hülya’ya, evin emektarı Safiye teyze her zaman sevgiyle yaklaşırmış da canı yanmış gibi yüzü çarpılmış Havva’nın adını duyunca. “Zavallı kız.” Aile bir şey söylemediyse Safiye de söylemeyecek, sadece Seyfettin’in Şark hizmetindeyken yanına aldığından bahsedecek. Neriman besleme diye sofraya oturmasına izin vermezmiş, Melek onu alıp İzmir’e götürdüğü için Safiye memnun olmuş da Melek hiç iyi etmediğini itiraf ediyor sohbet ettikleri sıra, Hülya gelince hemen susuyorlar. İlk düğüm, çözülünce diğer düğümleri işaret edecek. Havva’nın öldüğü doğru mu, kıyıda bulunan eşyalarına ve dost olduğu bir iki karaktere söylediklerine bakarsak şüpheli, kaçıp kurtarmış olacak kendini. Havada hikâye, Hülya’nın doğrudan yaşadıklarıyla devam: kıyıda dedesinin oturduğu kocaman evde iki yıl yaşamak zorunda Hülya, ailesi yurt dışında olacak, kardeşi Semih de onlarla birlikte. Melek dışında önemli rolleri yok gerçi, Melek’in eşinden, genel olarak hayatından memnun olmaması aile laneti olarak hatırlanacaklar arasında. Şamlı Seyfettin efendi, İstiklâl Madalyası’nı yakasından çıkarmıyor, Nasır öldüğü zaman o da katıla katıla ağlamış, Arap kökleri malum. Ermenileri nasıl katlettiklerini anlatıyor övünerek, Hülya’ya Yahudilerle arkadaş olmamasını söylüyor, höt höt. Tarih böyle sızıyor hikâyeye, Seyfettin’in kişiliği farklı alanlarda görünür hale geliyor. Salih ağabey de yaşıyor o evde, Neriman teyzenin lise okumak için İstanbul’a gelen yeğeni, Hülya’yla aynı odada kalmamasına çok dikkat ediyorlar. Gereğinden fazla. Rahatsız oluyor Hülya, belki bu yüzden, sezgisel bir direnç, Salih’in öpüşlerine karşılık veriyor. Hoş çocuk sonuçta, yıllar sonra karşılaştıkları zaman, 12 Eylül herkesi süpürmemiş henüz, Hülya’nın eşinin ölümünün üzerinden çok zaman geçmemiş, Salih bir zamanlar birbirlerine ilgi duyduklarını hatırlatıyor da kibarca reddediyor Hülya. İstemediğinden değil, eşini yeni kaybetmişken zindanlarda, olmaz. Salih ısrar etmiyor, anlayışlı, yalnız da bırakmıyor Hülya’yı, Hülya şükran duyuyor. Kendilik, görmekte zorlandığını söylüyor Hülya, Salih’i istemesi, çocukken tren yolculuğu sırasında adamın birinin penyesini çekip göğsüne bakması yukarıdan, garip bir heyecan duyuyor Hülya da pek eşelemiyor, başka hikâye. Ailenin cinsellikle imtihanına ilişebilir, ilişemez, aşırı okuma veya tam isabet.
Sona gelirken karakterleri tek tek dinleyeceğiz, konuşanları tabii. Başta denizin ötesine ziyaret, anneanne ve büyükanne, yine gergin bir ilişki, büyükanne sevgiden yana cömert ama anneannede bir tür sevgisizlik, tuhaf bir hal. Sıfır noktasını görüyoruz, sonra ailenin etrafındakiler, en son anneanne artık, ölüm döşeğindeyken hikâyeyi anlatıveriyor. “Deden sapıktı.” Bu kadar. Melek kendini kurtarmak için bırakmış Hülya’yı babasının yanına, ayrıca fiziksel ve psikolojik şiddet de uygulamış Seyfettin. Ailenin kara kutusunu açınca Hülya, unutuşun huzuruna yaklaşınca bütün hikâyenin sırf hikâye olduğunu düşünüyor, gerçekten yaşanmadığı akla daha yatkın ama asıl kurtuluş gerçekliği kabul edip olduğu gibi bırakmakta. Peki, Hülya çocuğuna anlatacak mı bu olanları, zinciri kıracak mı, yoksa ailesinin suskunluğunu sürdürecek mi, özgürlüğün tadını aldıktan sonra ikincisini gerçekleştirmesi makul.
On numara roman, özellikle bakmalı.












Cevap yaz