“7. Dereceden Devlet Memuru Hasan Yanık’ın Usunu Yitirişinin Öyküsüdür”, Yanık’ın kaptırdığı parayı da başlığa ekleyince öykü tamamlanıyor aslında, gerisi ponzi, devlet dairesi sıkıntısı, ekmek partisi seçmeni hikâyesi. Sadece iki kez gördüğü adama 75 bin papel toslayan Yanık iki parça kâğıt almıştır karşılık olarak, o iki parça kâğıda ne arabalar, ne evler sığdırmış, mevzuyu anlattığı arkadaşlarından ne dalgalar yemiştir ama vazgeçmez, bekler, dolandırıcının mekânını görmek yeterlidir zengin olması için. Ne şaşaa, ne şalala, telefonlar gelir, sekreterler gider, bir hengâme, bir koşturma, sanki para basılıyor da memleketin her yerinden talepler geliyor, millet zengin ediliyor. Araba sadece, o paranın ucunda araba var da Yanık hayalin bir ucundan tutunca gerisine de asılıyor, 75’e araba, 200’e ev, oradan helikopter midir nedir, oysa gayet halkçı biriymiş zamanında. Bozulma emareleri üzerinden hikâye, çizgi değil de çizgide durak: “Arkadaşlar da biraz üstüne gitmiyor değillerdi; ama o, bunu hak ediyordu. Sözgelişi, göreve başladığı yıllarda, kafasını ‘kitle taşımacılığı’ konusuna takmıştı. Hep bundan sözeder, yapılması gereken işleri, başka ülkelerdeki uygulamaları anlatırdı. Gazetelerden bu konuyla ilgili yazıları keser, saklardı. Olanakları elvermediği halde, çeşitli zorlamalarla araba sahibi olmak isteyenlere çok kızardı. ‘Araba sahibi olmak tutkusu, bu füzenin insan için hazırladığı binbir tuzaktan, sadece bir tanesidir,’ derdi. Gerçi, düşünceleri pek duyulmamış şeyler değildi, ama tutkulu anlatımı hoşumuza giderdi.” (s. 7) Aylak karıların, yeniyetme çocukların pahalı arabalara binip kendinin yollarda sürünmesinden yemeye içmeye, eleştirilerini çatır çutur sıralayan Yanık’a ne olmuştur, parayı vurma hayali nihayet somutlaşmış, fırsat olarak karşısına çıkmıştır. Bu. Eşinin baskıları, dairedeki arkadaşlarının alayları derken mekâna gider Yanık, dümeni anlar gibi olur, parasını kuruşu kuruşuna geri alır. Eh, tekrar kurtlanır tabii, parayı şak diye geri veren adam arabayı da tak diye vermez mi, parayı geri yatıran Yanık bir süre sonra gazetelerdeki haberlerle tımarhanelik olur, uçuveren parasının ardından el sallar. Mesai arkadaşlarının tipik memur hallerinden bir parça, emekli albay karakterin mevzuyla ilgili höt hötünden başka bir parça, sınıfların dolandırıcılık karşısındaki tepkilerine de verdik beş paralık.
“Dostun Ölümü” kitaptaki en iyi öykü, kesilecek uçları yok çünkü. Ümit Kaftancıoğlu o sabah gelmiyor gazeteye, insanlar sokaklarda telaşlı, asık yüzlü, anlatıcı sabah türküleri söylüyor her şeye rağmen, sevdadan, yiğitlikten, ümitten başka bir şey geçmiyor aklından, “yazar dostu” o sabah gelmiyor. Ömründe doğru dürüst mektup yazmamışların yazar diye adını çıkardıkları piyasayı ne gömerlermiş masalarda, yazacaklarından ne bahsederlermiş, sağcı bir yazar öldürüldüğünde beklerlermiş ki solcu bir yazar da öldürülsün, işlerin kaynağına indiklerini söyleyen bürokratların dalavereyi nasıl çevirdiklerini konuşuyorlarmış, sade bir yurttaş olarak evde, sokakta, dükkânda öldürülmeyi bekliyorlarmış, kişinin niteminin önemi kalmamış öldürülmek için, denk gelmek yetiyormuş. “Durumun dehşetini anlatabilmek için çırpınan bir-iki gazete dışındaki basın, sanki toplumu bu cinayetlere alıştırma görevini üstlenmişti. Cinayetlere karşı konulamadığından, bu duruma alışmak, bir bakıma zorunluydu. Gazeteler, sevgili okurları için düzenledikleri piyangolar gibi, öldürülenleri de liste halinde yayınlıyorlardı artık: ‘Halktan aldığını halka veren gazetemizin yeni bir hizmeti daha: 14 okurumuza 7 milyon veriyoruz. İlk kupon yarın…’ Ve ‘Siyasal nitelikli olaylarda dün ölen ve yaralananların listesi: 14 ölü 7 yaralı…’ Gazetelerin bu olaylara bakışlarında hiç fark yok değildi; piyango duyuruları sürmanşette veriliyor, öldürülenlerin listesi ise uygun bir yere sıkıştırılıveriyordu…” (s. 20) Sansür işinin nasıl gittiğini soruyor dost, ilk bölüm bitmiş, Çakır’ın ödül alan ilk kitabının çalışmaları sırasında Kaftancıoğlu’yla muhabbet. Yarışmayı kazanmış dost, başka bir şey, asıl önemli olan milyonlar için yazabilmek, halkın yazarı olabilmek, insanların ellerinden tutabilmek. Gerçek bir yazarın kaleminden dönmemesi, kalemini döndürmemesi olay, bütün ikiyüzlülüklere karşı dik durabilmesi, yoksa yazıları sansürleniyormuş, basılmıyormuş, “o tür bir yazı müziğin marksist yorumu”ymuş mesela, uyarılıyorlarmış, pes etmek yok. Ama, işte, o sabah gelmiyor dost, ailesi geride kalıyor, anlatıcıya çıkıp caddelerde dolanmak kalıyor. O insanlar içindi yaptıkları, solcu dost sıradakinin kendi olduğunu bilebilir miydi kalabalığa bakarak? “Şairin Ölümü”nde de bir tür tanıklık var, en azından gerçekliğin elle tutulabileceği kadar yoğunluğu: Nuri Baba’nın ölümüne yol açan genç şairin uzaklardan yolladığı şiirlerde pişmanlığa dair hiçbir şey yok mu, anlatıcı şiirle şahsiyet arasındaki bağı nasıl kurmalı? Nâzım Hikmet’le birlikte yatmış Nuri Baba, yazdıklarını bastırmayı düşünmemiş de itelemişler tanıdıkları, tek bir kitabı çıkmış. Genç şair babasının, anasının, bilmem kimlerin parasıyla araba yarışlarına katılırmış, Kadıköy’den nereye, Suadiye’ye belki, motorları bağırtıp anahtarına yarışıyorlar da Nuri Baba’yı hayattan koparıyorlar ne yazık ki, zihinde kilitli anılar, yaşamın upuzun bir bölümü kayıp. Derviş gibi yaşarmış Nuri Baba, çoluğundan çocuğundan haber var mı, şiirlerini bastıkları zaman hangilerinin doğduğunu biliyor. Avni Kaptanoğlu, genç şair Cem Kaptanoğlu’nun babası, oğlunun şiir yazmasından hoşlanmıyormuş, tutucu siyasal partinin önünde ne duruma düşüyormuş, dev tröstün başına geçmesini beklediği oğlanı nasıl hizaya getirsinmiş. Savurduğu oğlan Paris’ten yazdığı mektubunda mezar taşını yaptırmayı teklif ederek de utandırabilir mi babasını, anlatıcı düşünüyor, mektuba ne cevap verdiğini öykünün finalinde görüyoruz. Cevabın ağırlığını da öykünü epigrafında, Eşref’ten: “Habs ile nefy ile, işkence ile ömrü geçer/ İşte Türkiyye’de şâir olmanın hâli budur!” (s. 30)
“Orman Yangını” çekim ekibinin serüveni daha çok, işlerin nasıl yürüdüğünün kaydı. Önder, Server Çelikçi, Nadir, kameramanından ışıkçısına, artık ne işle uğraşıyorlarsa, “sürgün alayı”. Server Çelikçi’nin okuduğu kitap, “bireyci” olduğu için yazın çevrelerinde kınanan genç bir yazarın kitabı, ekipten biri “gülmece yazarı” olarak isim yapmış, ortaya karışık tayfa. Yangın oluyor, yangına gidiyorlar, bakıyorlar ki kontrol altına alınmış çoktan. Da, kontrollü bir yangın çıkarsalar kendileri, olur mu öyle, çekseler? “Şurada iki tane kurumuş ağaç yakılıverse ne olacaktı yani? Üstelik, bu bir hizmet sayılırdı. Çünkü, buraların sorunlarına dikkat çekilebilirdi böylelikle… Fakat, orman görevlileri ve köylüler: onlar ne olacaktı? Şimdi hepsi gönüllü olurlar, yarın-öbürgün kırk türlü dedikodu çıkarırlardı hakkında. Bunların ne mal olduklarını iyi bilirdi o…” (s. 71) İnce iş, zaten sürülmüşler, kariyerlerinin yanmayan yerini kurtarmak için ormanı yakmayı göze alabilirler. Almayabilirler veya, olan olmuştur, biraz daha olmasındır. Finalde çıkar ortaya, okurun elinden öper. Son olarak, “Hocaların Hocası”, Türkiye manzarası. Paraşüt hocalara maruz kalmışızdır illa, ben birini çok iyi hatırlıyorum. 12 Eylül’den sonra milliyetçilerin üniversitelere fişekledikleri davarlardan biriydi. Başka bir davarı da hatırladım şimdi, “Kadından hoca olmaz,” diyordu bu angut, “Bunu gidip bölüm başkanına söylemek ister misiniz?” diyecek kimse olmadığı için. Başkası adına utanmaktan daha kötüsü ses çıkaramadığım için kendimden utanmak, en ağırı, hâlâ böğrüme öküz oturtur. Ne çok var böyle, ne korkaklık diyorum, ne korkaksın sen. Ne korkaksın ben. Akrep gibiyim. Fuat Bey işte, öykünün paraşüt hocası, hocaların hocası, kimleri kimleri yetiştirmiş ama nasıl yetiştirmiş, eziyet ederek mi, alanla ilgisi olmayan saçma sapan bilgilerle mi, nasıl, bu insanlar buralara nasıl gelebiliyorlar iyi biliyoruz, bu memleket nasıl memleket, onu da biliyoruz. Çakır manzaralar sunuyor her öyküsünde, belli bir uzaklıktan. Klasik hikâyeci. Sonradan öykü yazdıysa da başka alanlarda yazdıklarıyla bilinmiş. Akademi Kitabevi’nin ödüllendirdiği diğer kitaplara bakınca, Erendiz Atasü’nün, Ahmet Yıldız’ınkiler çok daha niteliklidir, Çakır’ın öyküleri asgari öykü denebilecek kadar solgun.











Cevap yaz