Başaran’ın tekniği ikinci öyküyle birlikte çözülebilir: merkezde anlatıcı, temel bir sorun, ki genellikle geçim belasıdır bu, köylük yerde düşmanlıklar, kadınların çektiği eziyet, edepsiz şerefsizlerin davarlıkları, anlatıcı kendini kurarken bölüm bölüm diğer karakterleri de katar hikâyeye. Diyelim eşi Almanya’ya gitmiş, orada başka bir aile kurmuştur, çocuklar tarlada çalışmaktan patlayacaklar, gelin iyi veya kötü, onun hikâyesi derken parçalar birleşiyor. Temel sorunun yol açtığı final, besbellidir her öyküde, yani noktanın yaklaştığı hissedilebilir çünkü keşfe açık başka alan, olay, karakter kalmamıştır. Formülü belliyse de her öyküde kullanmamıştır Başaran, “Kim Söyleyecek Benim Türkümü?” dört dörtlük bir öykü, biraz da bu sayede. Parasız yatılılığın yokluktan kurtulmak için tek umut olarak görüldüğü öykülere sağlam bir katkı, kırsaldan kurtulmanın daha da zor olması cabası. İstanbul’u ilk kez bir türküde duyduğunu söyler Fadik, yatalak anasının sıklıkla söylediği türküde, yarin İstanbul’u mesken tutup tutmadığını soran, aslında sormayan. “Tezek dumanı kaçmış gibi gözlerini siler” anne, dört beş yaşındayken babasını gören Fadik için gölge, yabancı babanın anlamı yok ama acıyı biliyor, dayılarını da görmemiş, belli ki kaçırma olayı. Komşu Hörü Bacı biraz değiştirip söylermiş aynı türküyü, Alaman’ı mesken tutmak veya tutmamak. Oğlu Alaman’a gideceğini söylermiş, babasını bulacak bulabilirse. Alaman’ı değil de İstanbul’u gördüğünü söylüyor Fadik, “gündüzcülerden” dinlemiş ışıltısını, çoklarını yuttuğunu söyleyince gülmüş gündüzcüler. Oraya var daha da türküsünü kimin söyleyeceğini merak ediyor Fadik, şimdi kim onun için türkü söyler? Beş’i bitirirken Dursun Öğretmen demiş, hani kafası çalışıyor biraz, sınavlara girse de okusa, köyden okumuş bir kız çıksa. Anasını tedavi ettirir belki Fadik, dört elle sarılıyor derslerine, anası sınavı kazanmasını istiyor. Üvey ana geldi mi veriverirler davarın birine, hayatı zindan olur, olmasın. Kazanıyor, baba isyan ediyor başta, bir de kız mı okutacak? Dursun’u dövmeye gidiyor sanıyorum, o mu ikna ediyor, köylüler mi, duruluyor da kızı alıp doğru İstanbul’a. Müdürü, muavini, Fadik’i gördükleri zaman burun kıvırıyorlar, oturup kalkmasını, yemek yemesini öğretecekler, uzun iş. Kırmızı tırnaklı kadın gözünü korkutuyor Fadik’in ama başaracak, başka çaresi yok. Baba da işin farkına varıyor, kızıyla ilk kez o zaman duygusal bir konuşma yapıyor, okusun da kurtarsın onları da boktan tezekten. Okul başlıyor, Fadik çok zorlanıyor başta. “‘Gündüzcüler’ Moda’dan, Erenköy’den, Suadiye’den… Özel arabalarla gelip gidenler var. Yukardan yukardan bakıyorlar bize. ‘Bırakın yatılılar ineklesin kardeşim, yazılıda bir kopya tamam.’ Tuzları kuru, öğretmenlere etmediklerini komuyorlar derslerde… Fıs fıs fıs, sinemaları, sevgililerini konuşmaklar, eteklerinin altına kopya hazırlamaklar…” (s. 72) İlk dönem fena, ikinci dönem yine toparlıyor ama iki üç dersten çakıyor Fadik, ne yazık ki öğretmenleri yüksek kanaat notu vermiyorlar, sıra arkadaşı Nilüfer’in nüfuzlu babası dahi okula gelip idareyle konuşuyor da fikrini değiştiremiyor öğretmenlerin. Köyden gelen köye dönsün, şehirde okuması neye gerek. Sınıf tekrarı, babasının parası yok. Köye dönse bir türlü, dönmese diğer türlü, Fadik çaresiz, türküsünü söyleyen de yok hem. Okul öyküleri hüzünlü, Başaran yıllarını okullarda geçirdiği için biliyor hikâyeleri, öyküleştirmiş. Edebiyat öğretmeninin hikâyesi mesela, Nedîm’in şiirlerini işliyor derste, yüzyıllar öncesinin manzaralarını çözümlüyor da dinleyen yok. Herkesin aklı başka yerde, kimse derse katılmıyor, öğretmen emekli olup gitmeyi düşünüyor o an. Olay başka, önceki gün sınıftan biri bıçaklanmış da onun üzüntüsüyle susuyormuş çocuklar. Geç düşüyor, öğretmen üzülüyor, bir de disiplin kurulu olayı var. Nedir, ders kitaplarından birindeki ifadelere itiraz edilmiş, merkezden o kitabın kullanılmamasına dair bilgi gelmiş ama bir öğretmen diretmiş, çocuklar karşı çıkmışlar, sonuçta birkaçı atılabilir okuldan. Müdür esip gürlemiş, birkaçını sallandırmak lazım geldiğini söylemediği kalmış bir. Daha da fenası, çıkışta saldırıya uğrayacak öğrenciler, haberi almışlar. Ortalık karışık, faşizme karşı omuz omza. Öğretmen önden çıkıyor ortalığı kolaçan etmek için, karşılaştığı iki öğrenci ne yapmaları gerektiğini soruyor. Kırılma ânıdır öğretmen için: evde eşi, çocukları, emekliliğe de pek bir şey kalmamış, yalapşap bir cevap verdiği zaman gençlerin gözlerindeki acımayı görüyor, kararını değiştiriyor, öğrencileri çıkarmak için okulun yan kapısını deneyebileceklerini söyleyip çocuklarla birlikte okula dönüyor. Tam o sıra saldırganlar toplanmışlar, taşlar hazır, hücum başlıyor, savaşın ortasında kalıyor öğretmen. Malum ikilem aslında, insanın doğru olanı yapması için köprüden önce son çıkış. Yakınlarda soruşturma geçirdiğim, savunma verdiğim için bilirim az, hani şişle kebabı kurtarmak için bir yere kadar kıvırıyor insan da bir son nokta var, onun ötesine geçince kendinden uzağa düşüyor. Kıymet verdiğim şeylere ihanet etmemek için yapılması gerekeni geç de olsa yaptım, bu öğretmen de yapıyor. Bazıları yapmıyor, karanlık tarafa geçiyor, geçici işçilerin anlatıldığı son öyküde olduğu gibi. Numara veriyorlar çiftliğin sahipleri, Bıcırdık Ahmet oluyor 270, Yabanobalı 130 oluyor, daimi işçiliğe geçmek için deli gibi çalışmaya başlıyorlar. Taş kırıyor 270, üstü başı bembeyaz, zaten hep ciğerlerinden hasta olurmuş işçiler. Amirin dinci olduğunu söylüyorlar, Nurculara yakınmış, ona biraz yamansalar, şöyle iyice bir çalışsalar, particilik gerekiyorsa onu da yapar 130, gider oy da çalar herhalde, geçici işçiliğe seçildikleri için bile hayatlarının kurtulduğunu düşünüyorlar. Öğreniyoruz ki 130 -tam çözemedim orayı, başka bir işçinin ölümüyle birlikte işi bırakmış olabilir 130- çok tehlikeli bir iş için gönüllü olmuş, girmiş fırının içine, üstüne düşen kiremitlerin altında kalmış. 270 de bırakıyor işi, lanet olsun daimiliği de, parası da, rahatı da.
Trakya’nın yazarıdır diyeceğim, eksik olacak, Ege’nin de yazarıdır Başaran, yörenin insanını, coğrafyasını iyi bilir. “Dilsiz Oyunu”nu biraz uzunca anlatacağım çünkü derinliği muazzam bu öykünün. Demeyi unuttum, muhacirlerin yeri çoktur hikâyelerde, özellikle yaşlı karakterlerin memleketlerinden nasıl kaçtıklarının anlatıldığı bölümler sözlü tarihin yazıya geçirilmiş halidir sanki. Bu öyküde Hafızaga’nın gençliğini, değişen dünyaya yaşlılığında uyum sağlayamamasını görürüz, bir de oyunu tabii. Balkan geleneği, aylı gecelerde ortalık bembeyazken oynanan, ağalara beylere korku salan bir oyun bu, hani yılda bir gün rollerin değişilmesiyle halkın gazının alındığı ritüel. “Tam pencere altına gidilecek gece… Yüreklerin sevgiyle kamaşacağı gece… Ama gitmiyor, gidemiyorlar. Aylı gecede köye doğru yayılan bir leke, Şükrü Bey’in çiftliği onları düşündürüyor… Komşulara acık vererek değişen tarla sınırları, gök ekinleri yiyen koyun, sığır sürüleri çıkmıyor akıllarından… Şükrü Bey’in her yana uzanan kirli elleri, soluklarını daraltıyor.” (s. 57) Gençlerbaşıdır o zamanlar, Hafızaga toplar arkadaşlarını, çiftliğe doğru yola koyulurlar. Oyun basit, yaptırıcı rolüne giriyor gençler, isteklerini yaptırıyorlar. Maksat tehdit etmek tabii, zalim ağalar gençleri çiftliklerinde, bahçelerinde gördükleri zaman gıklarını çıkaramıyorlar, âdetlere sövüyorlar, kaç zamandan sonra yine mi pörtledi o oyun yahu? Şükrü Bey jestlerle, mimiklerle gösterilen şeyleri yapmak zorunda, yapmazsa işine gücüne çomak sokulacak mutlaka, yaparsa ayrı dert, çektirdiği eziyetlere son vermek zorunda. Başlı başına yaptırım yani bu oyun, tabii yıllar sonra dünyanın çivisi çıkmışken anlamı yok gibi görünüyor. Hafızaga pek güzel namaz kıldırır, ezan okur, hocalık yaparmış da zamanla kaybetmiş inancını, Doğrucu Davut olarak dolanmaya başlamış, millet deli damgasını yapıştırıp geçmiş. Mahalleliyle konuşmalarından anlıyoruz bunları, gençlerbaşı olarak geri dönüp yamukları düzeltemez de artık, üstelik oyunun tedavülden kalkması gerektiğini söyleyenler çoğalmış. Namertler yani. Neyse ki o gece gençlerin toplanacağını öğreniyor Hafızaga, zamanın geldiğini düşünüyor, sömürgenleri hizaya getirmek lazım.
Denk gelmek beklenmesin bence, alıp okumak lazım bu öyküleri.











Cevap yaz