Ray Bradbury – Sonbahar Ülkesi

Arka kapakta yazdığına göre Bradbury’nin ilk dönem öyküleri bunlar, bilimkurgudan uzak, psikolojik korku sayılabilecek öyküler. Olaylar Sonbahar Ülkesi’nde geçiyor, yılın son döneminin yaşandığı ülkede. Tepeler sisli, dereler puslu, ağaçlar kuşlu, işte ne bileyim, tekinsiz bir ülke. Halk sonbahar halkı, geceleri boş kaldırımda dolanıyorlar, başlarına bir iş gelecek yani, belli. “Cüce” ilk öykü, Karanlıkta 33 Yazar‘da da yer alıyor. Aimee ve Ralph lunaparkta çalışan iki sevgili, Ralph aynalarla dolu bir mekânın gişesinde duruyor. Başta eğlence trenlerinin ölmek için kullanışlı bir yol olduğunu söyleyerek havayı iyi bir geriyor, sonra cüce çıkıyor ortaya. Küçük adam ortalıkta kimseler yokken, geç saatlerde mekâna giriyor, kendinin büyük hallerini izliyor muhtemelen. Aimee adama sempati duymaya başlıyor, adamın yazar olduğunu öğreniyor falan, bir öyküde cinayet işleyen bir cüceden bahsedildiğini görünce iyice ilgisini çekiyor mevzu, cüceye ayna almaktan bahsetmeye başlıyor, Ralph’in sinirlerini bozuyor. Ralph sığır gibi bir arkadaş, gayet kaba, düşüncesiz biri. Sevgilisinin inceliklerini anlamıyor, örneğin kızın yaşamla ilgili hoş bir fikri var, cücenin lunaparkta gösteri yapmak için uygun olduğunu ama yazarlıkla uğraştığını, kendilerinin de başka bir yerde olabilecekken lunaparkta çalıştıklarını söylüyor, roller değişmiş gibi. Ralph hiç umursamıyor, hatta iyice sinirlendiği bir gün aynaları değiştiriyor, cüce kendini daha da küçülmüş olarak görünce sinir krizleri geçirip koşarak kaçıyor oradan. İlerleyen saatlerde Ralph ve Aimee evlerine gideceklerken Aimee bir silah görüyor, küçük bir el tutuyor silahı. Koşmaya başlıyor, oradan uzaklaşıyor. Son.

“Sıradaki” diğer öykülere göre daha gerici. Meksika’da tatil yapan Joseph ve Marie yeni evliler, yabancı topraklarda yerel zenginlikleri keşfetmeye çalışıyorlar, mumyaları görene kadar. Marie hiç istemiyor mezarlığa gitmeyi ama adamın baskısıyla gidiyor, yeraltı mezarlarından birine girip mumyaları seyrediyorlar. Fakir insanların cesetleri mezarın kirası ödenmeyince topraktan çıkarılıp sergileniyor, kadın için korkunç bir durum. Mezarlık ziyaretinden sonra kadının ölüm korkusu yüzünden yavaş yavaş delirmesini izliyoruz, arabaları bozulunca gidemiyorlar, adam da kayıtsızlığını yavaş yavaş artırıyor, kadın iyice korkuya kapılıyor ve eğer ölürse Joseph’ten kendisini o mezarlara koymamasını diliyor. Öykünün sonunda Joseph tek başına sürüyor arabayı, yandaki koltuk boş. Ağır ağır ilerleyen bir öykü, Marie’nin akıl sağlığını aşama aşama kaybetmesi ve fiziksel olarak güçsüzleşmesi çok iyi anlatılmış, adamın umursamazlığı da öyle.

“H. Matisse’in Uyanık Poker Fişi”, son derece sıkıcı, sıradan bir adamın bu özellikleriyle ünlenip sanatçı tayfasından zibidilerce ziyaret edilmesini anlatıyor. George Garvey yirmi yıldır eşiyle birlikte yaşıyor, olabildiğince yalnızlar, sonra Paris’ten dönen avangart sanatçılarca keşfediliyorlar ve evleri tapınağa dönüyor adeta, böylesi düz bir adamı görmek için sıra oluyor insanlar. Kendisi teşhirlik ürüne döndüğünün farkında, düzlüğüne rağmen zeki bir adam, mevzunun nereye kadar gideceğini merak ettiği için gelenleri bir daha gelmeleri için teşvik ediyor. “Garvey’nin bastırılmış bilinçaltı avangartcıların onun gibi biriyle hiç karşılaşmadıklarını ya da milyonlarcasına yaklaştıklarını ama birini incelemeyi hiç akıllarından geçirmediklerini yarı yarıya idrak etmişti.” (s. 68) Bir süre sonra fırtına diniyor, ziyarete kimse gelmiyor. Garvey panikleyince Matisse’e bir çek ve poker fişi yolluyor. Bir süre sonra çek bozdurulmadan geri geliyor, fiş de göz şeklinde boyanmış olarak çıkıyor mektuptan, ziyaret dalgası yine başlıyor. Sanatçı tayfası taşlamaca. Kitaptaki en matrak öykü bu.

“İskelet” kişilik bölünmesinin yarattığı bir faciayı inceliyor. İkinci kişilik iskelete yansıtılıyor, böylece adamımız kemiklerinin kendisinden nefret ettiğini düşünmeye başlıyor, gerilim adım adım yükseliyor, en sonunda adamın eşi eve gelince kocasını çok garip bir formda buluyor. İnsanın def edemeyeceği bir düşman, üstelik konağından çok daha güçlü, olabildiğince yapay, bilinçten doğduğu için gerçek.

“Kavanoz”da bir nesnenin yarattığı toplu cinneti görüyoruz. Charlie nam çiftçi, bir panayırda gördüğü kavanozu satın alıyor, kavanozun içinde garip bir şey var, ne olduğu belli değil. Charlie yaşadığı kasabanın insanlarının ilgisini çekmek için satın aldığı şeyi gösteriyor ve herkesi evine davet ediyor. Sonrası şenlik, kimi ölü doğan çocuğunu görüyor, kimi yaşamındaki başka bir travmayı görüyor kavanozda, insanlar deliriyor. Bir müddet sonra heyecan dalgası dinince Charlie kendi patolojisinin esiri olarak kavanoza eşinin bir parçasını koyuyor, son.

“Göl”ün bir benzerini Carys Davies’in Kuytu‘sunda okumuştum, çok şiddetli bir travmanın insanı olduğu gibi kendisine çekmesiyle ilgili bir öykü. Anlatıcı yeni evli, eşiyle birlikte çocukluğunun geçtiği muhitte balayına çıkıyorlar. Adam çocukken aşık olduğu kızı hatırlıyor, kız boğulduğu zaman dünyanın nasıl tepetaklak olduğunu falan, sonra gölden bir ceset çıkarılıyor, kızın bedeni on yıldan sonra bulunuyor. Adam eşinin yanına bir yabancı olarak dönüyor, üstelik çocukken kızla birlikte yaptıkları kumdan kalelerden birinin çok benzerini görünce oturup kaleyi tek başına yapmaya başlıyor. İnsan kuyu gibi bir şey, bir noktaya kadar duvarları gözükebilir ama aşağılara doğru baktıkça karanlıktan başka bir şey yok. Işığın ulaştığı yerden fazlasını görmemeli.

“Elçi”nin finali King’e ilham vermiş olabilir. Hasta, yatalak bir çocuğun iki yakını var, köpeği ve kendisini ziyaret eden Bayan Haight. Bir süre sonra ikisi de ortadan kayboluyor, çocuk çok üzülüyor. Bayan Haight’in trafik kazasında öldüğünü öğrenince yıkılıyor ama köpeğinin geri dönmesiyle teselli bulacak gibiyken bakıyor, köpek leş gibi toprak ve çürümüş et kokuyor. Sonra kapı aralanıyor, Martin’in misafiri giriyor içeri. Kimin geldiğini öykünün başındaki bir ziyaretin anlatımında kullanılan cümlelerin aynıları kullanıldığı için anlıyoruz, pek hoş. Küçük bir çocuğun istenci ölümü yaşamla birleştirebiliyor, tabii ucubeler çıkıyor ortaya ama olsun, yalnız değil artık.

“Küçük Katil” yine içeriden gelen bir tehlikeyi anlatıyor, yeni doğacak bir bebek bu sefer. Bol Freud soslu, doğum sonrası sendromlarının iblislikle karıştığı şahane bir öykü.

“Kalabalık”ta kaza geçirdiği zaman hemen etrafında toplanan kalabalığa odaklanan adamımız bu işte bir terslik olduğunu fark ederek geçmiş kazaların fotoğraflarını buluyor, baktığı zaman kendi gördüğü insanların elli yıl önce de aynı kıyafetlerle kazaları izlediğini görüyor. Bir kaza daha geçiriyor, aynı kalabalık toplanıyor, adamı ters çeviriyorlar ve kan kaybından ölüme yol açıyorlar. Adam ölmeden önce aralarına hoş geldiğini söylüyor falan, iyi bu da.

“Kutudaki Kukla” kitaptaki en ilginç, en fantastik öykü. Bilinmeyenlerle dolu bir ev, evin etrafında sakınılan patikalar, yollar, içeride garip bir anne ve öğretmen, harikalar diyarı gibi bir ortam. Tanrılıkla alakalı birtakım oluşlar, örneğin esas oğlanımız Edwin’in tanrı olmaya niyeti bu garip dünyada hiç garip gelmiyor, her şey olabilir. Edwin yasaklanan yerlere baktığı zaman öte dünyayı görüyor ve aklına ateş düşüyor resmen, oraya gitmesi gerekiyor. Sürprizli bir son, pek güzel.

“Tırpan” evrendeki yaşamla birlikte başlayan bir işin devralınmasını anlatıyor. Drew Ericson ve ailesi iş bulmak için seyahat ediyorlar, yol kenarında terk edilmiş gibi gözüken bir çiftliğe uğruyorlar. Yukarı çıkıp baktıklarında ölmüş bir adam, bir tırpan ve bir vasiyet buluyorlar. Ölü adam tırpanı alacak kişinin çiftliğe sahip olacağını vasiyet etmiş, hemen yerleşiyorlar. Adam tarlayla ilgilenirken buğdayların sürekli yenilendiğini görüyor, ne kadar biçerse biçsin hep yenileri çıkıyor. Metafor açık, öykü güzel. Başınızı sokacağınız bir evin karşılığı olarak acıya sebep olmak ister miydiniz?

Birkaç öykü daha var, iyi hepsi. Çok başarılı. Bradbury çünkü. Evet.